Yetmedi mi hâlâ; bu ülkede siyaset yapmayı, herhangi bir demokraside seçimleri kazanma yarışı sanma akılsızlığı... Sanki bu ülkede temsilî demokrasi, hukuk devleti varmış gibi siyasetçilik oynamak; kendi partisinin çıkarları için bir o yana bir yana sallanmak, kişisel ikbâl için bu ülkenin geleceğini hiçe saymak!.. Bu ülke tıpkı serbest fonlar gibi yönetiliyor, rejim portföy yönetim şirketleri gibi davranıyor!
Bu son fon skandalının mânâsı, yaklaşık 500 bin yurttaşın bir koyup yüz alma sevdasının sonucunda, tasarruflarının hiç olmasının çok ötesinde bir şey değil mi? Rejim tepeden tırnağa ponzi, bürokrasi de öyle, siyasî partilerin bir bölümü de böyle... Nasıl bir kazanç olursa olsun, bu uğurda her türlü insanî değeri anında satanlar bu ülkede at koşturuyor. Mesela sizce Adalar Belediyesi'nde oylarını satan belediye meclisi üyeleri mi, yoksa aç gözlü portföy yönetim şirketi yöneticileri mi daha büyük dolandırıcıdır? Veyahut bu fon dolandırıcılığına bizzat karışmış, bu portföy yönetim şirketleriyle iltisaklı iktidar yanlısı ya da karşıtı ekonomi gazetecileri ve finans yorumcuları mı?.. Aslına bakarsanız, 12 Eylül 1980'den bu yana olup bitenler, hep daha arsız, daha yolsuzların bu ülkeyi galebe çaldığı bir dönemi ifade ediyor. Neredeyse bu ülke yarım asırdır soyup soğana çevriliyor. Buradan ülkenin büyüklüğünü ve potansiyellerini anlamak mümkün; yiyorlar yiyorlar ama bitmiyor!

12 EYLÜL'DEN YADİGÂR KALAN BU REJİMLE BALLI BÖREK OLDU

Türkiye merkez sağ ya da merkez hükûmetler dönemlerinde de pek çok dolandırıcılıkla karşı karşıya kaldı. 12 Eylül Askerî Darbesi'nin hemen ardından kurulan, Bülend Ulusu'nun başbakanlığı üstlendiği darbecilerin teknokrat hükûmeti döneminde, 1981-1982 yıllarında 'Banker Skandalı' patlak verdi. Yüksek faiz vaadiyle binlerce kişi dolandırıldı ve skandal birçok bankerin batmasıyla sonuçlandı. Rejimin başında Tahsin Şahinkaya gibi yolsuzluklarıyla, Lockheed Martin havacılık şirketinden aldığı rüüşvetlerle dünyaca tanınmış bir orgeneral vardı! Yoksa öyle bu bankerler gökten zembille inmedi!. Millet ta o zamandan kolay zengin olma hayallerine yönlendirilmişti. Milleti bu hayallere yönlendirenler paraları yuttu, millet daha yoksullaştı.

Titan Saadet Zinciri skandalı, 1997-1998 yıllarında Mesut Yılmaz'ın başbakan olduğu ANASOL-D Hükûmeti döneminde yaşandı. Saadet zinciri yöntemiyle alt katmanlardan para toplayan ilk büyük paravan yapılanmalardan biri olarak tarihe geçti. Belki baş dolandırıcıyı Lamborghini otomobiliyle hatırlarsınız! Görgüsüzlüğün zirvesindeydi, görgüsüzlük o dönemde pek revaçtaydı. ANAP, Özal'dan devraldığı mirası tüm bürokrasiye yaymış, 'benim memurum işini bilir' düsturu her yere hâkim olmuştu!.. Koalisyonun merkez sol partisi Demokratik Sol Parti (DSP) de bu düzene pek ses etmiyordu. Hâlâ siyasette öyle böyle etkisi olan, işbitirici Hüsamettin Özkan da o dönemlerde en 'aktif' DSP'li değil miydi zaten?

BÜROKRATLAR BİLMEDEN BUNLARIN OLMASI İMKÂNSIZ

Sonra daha da beteri geldi!.. 2001'de yaşanan kriz, herhalde Türkiye'de bankacılık sisteminin geldiği en berbat noktayı temsil ediyordu. Siyasî istikrarsızlıklar, kamu bankalarının görev zararları ve özel bankaların kötü yönetimi ve finans bürokrasisinin de bilgisi dahilinde hortumlamalar bir araya gelerek Türk bankacılık sistemini tamamen çökertmişti. Tam 24 banka bu süreçte kapandı. Dönemin gevşek denetim mekanizmalarından yararlanan bazı banka sahipleri, topladıkları mevduatları paravan şirketler aracılığıyla kendi ceplerine aktarmıştı. Sicili malûm Uzan Ailesi'nin kazığı da davul zurnayla geldi. 2003'te Türkiye İmar Bankası skandalı patlak verdi. Hazine bonosu kisvesi altında halka gizli ve kayıtsız tahvil satılarak devlet ve binlerce vatandaş zarara uğratılmıştı.

Bu arada borsada onlarca manipülasyon yaşandı. Pek çok yurttaş evini, arabasını satmış, piyasa çakallarının ağına düşmüştü. Kaç 'keriz silkeleme' oldu, kimler yaptı, hepsi belli de, çoğunun yanına çarptıkları kâr kaldı.

Sonrasında acı ilacı içen millet oldu. Dibin dibini görüp tekrar normale dönülecekken, AK Parti'nin ABD ve Avrupa Birliği'nin (AB) reklamlarıyla iktidara gelmesinin yolu da böylece açılmış oldu. Hani demokrasi, şeffaflık AK Parti ile gelecekti falan filan!..

'TOSUNCUK' BİR REJİM SORUNUYDU FON SKANDALI REJİMİN NET SONUCU

Sonrasında AK Parti belediyelerden bakanlıklara, kamu şirketlerinden sivil toplum kuruluşlarına, nerede bir fırsat varsa oraya, yolsuzluk yapmakta rakipsiz olduğunu ispatladı. Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi'ne (CHS) geçilmesinden aylar önce, ponzi artık öylesine yaygınlaşmıştı ki, trajikomik bir hâl aldı. 'Tosuncuk' kör göze parmak bir soygun yaptı. 2018'deki Çiftlik Bank rezaletinden söz ediyorum. Dijital oyun tabanlı devasa bir ponzi sistemiyle yüz binlerce kişi dolandırıldı.
Finans sistemi böylesine tıngırdarken, kripto varlık piyasalarında bir skandal olmaması mümkün değildi. Önüne gelen token çıkarıyordu, küçük çaplı dolandırıcılıklar, büyük bir skandalı müjdeliyordu! Ekonomi yönetimiyse sadece seyrediyordu ve tabii k iktidara yakın çevrelerin bu alanda da baş rolü üstlendiğini bilmeyen yoktu. 2021 yılında, Türkiye'nin ilk büyük kripto para borsası vurgunlarından biri yaşandı. Thodex'in kurucusu yurtdışına kaçtı.

BİRKAÇINI HARCAYIP YOLA DEVAM EDERLER

Ve şimdi de baş sorumlularının hükûmet, ekonomi yönetimi ve düzenleyici ve denetleyici kurum Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) olduğu aşikâr olan bir başka skandalla karşı karşıyayız. SPK'nın yönetimine ve 131 fonu kuran ve yöneten şirketlerin sahipliğine baktığınızda, karşınıza başta AK Parti olmak üzere, Cumhur İttifâkı'nı oluşturan partilerin siyasetçileri, akrabaları, eşi dostu çıkıyor. Bu iş hasıraltı edilemeyecek kadar büyük olduğu için, yandaş medyada "Faillerini falakaya yatırın" diye esip üfüren şovmenlere bakmayın, onlar da bu danışıklı dövüşte emirleri uyguluyor. Kaçarı olmayanlar gözatına alındı, sorumluların bir bölümünün mal varlıklarına el konuldu ve büyük ihtimâlle hapis yatacaklar. Ancak siyasî bağlantıları yukarıya doğru gitmeyecek, asla ortaya çıkarılamayacak. Bu siyasal islamcı rejimi ve bağlaşıklarını neredeyse çeyrek asırı bulan iktidarları döneminde, bir parça tanımışsak eğer, bu iki kere iki dört kadar net!

Eğer ki kamuoyu baskısı dinmez ve bu kriz genişleyerek devam ederse, belki bir-iki siyasetçi de topun ağzına gelir, göstermelik birkaç dava açılır hepsi o... Hani şu beş dönem boyunca başkentin kanını emen belediye başkanına açılan göstermelik soruşturma gibi, daha fazlasını beklemeyin.

BUNDAN SONRA OLUŞACAK ZARARLARI ÖNLEMEK İÇİN

Fonlarda buharlaşan paranın miktarına takılmayın sadece, bu tepetaklak ekonomiye verdiği zararlara da... Yani yürümeyen dezenflasyon sürecinde, hesapta sıkı para politikasından taviz vermediğini iddia eden Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası'nın (TCMB) piyasaya likidite enjeksiyonunu, Türkiye Varlık Fonu (TVF) ve kamu bankalarının borsayı kurtarmak için yaptıkları yüksek hacimli hisse alımlarından doğacak zararları da sallayın. Bu ne ilk olacak ve ne de son, zira bu rejimin ayakta kalmasının önkoşulu kleptokrasi ve nepotizm! Buna bir de milyarlarca doları beceriksizliklerle heba ettiklerini ve edeceklerini ekleyin, bu da nepotizmin doğal sonucu liyâkatsizlikten kaynaklanıyor.
Yani mesele bir siyasî mücadele meselesi değil, bir bekâ meselesi... Bir ülke göz göre göre yağmalanıyor. Ve muhalefet en geniş cephede bu rejime son vermek için bir araya gelemiyor!

MESELE YOLSUZLUKLARIN KAYNAĞINI KURUTMAK DEĞİL Mİ?

Bu fon skandalını basit bir propoganda malzemesi olarak görmek, büyük aymazlık değil midir? Tabii ki rezaleti ortaya çıkarmak önemli, ancak asıl yapılması gereken, basit siyasî hesapları artık bir kenara koyup, hatta ideolojileri de arka cebe yerleştirip, ulusal birleşik cephenin formüllerini bulmak olmalı... Belki de adı, 'Yolsuzluklara Karşı Ulusal Cephe' olmalı!.. Milliyetçisinden muhafazakârına, kurucu partinin mirasçısı olduğunu iddia eden iki partiden irili ufaklı sosyalist partilere kadar herkes, en azından 2028 Baharı'nda olacağı varsayılan seçimlerde tek bir hedefte birleşmeli, yoksa iktidara gelinmesi hedeflenen ülke, çekirge istilâsından çıkmış tarladan ibaret olacak!
Hem nicelik hem de nitelik açısından geçmişteki dolandırıcılıklarla, 2018 sonrası olanlar arasındaki farkı anlatmak için, Titan'ın kurucusu Kenan Şeranoğlu'nun Çiftlik Bank rezaletine yönelik söylediklerini hatırlatayım: "Ben bile böylesini görmedim, çıldıracağım ya! Bu insanlar tokatlıyor, dolandırıyor, kandırıyor ve hepsi krallar gibi kaçıp gidiyor. Ben böyle üçkağıtları bilmiyordum. Bugün öğrendim ki böyle üçkağıt yapmak lazımmış Türkiye’de". Öyleyse bu sözler muhalefetin kulağına küpe olsun, bir araya gelsinler ki bir zahmet, artık bu millet çıldırmasın! Belediyeleri alenen çalıyorlar, daha ötesi var mı!..