Bekir Ağırdır’ın Oksijen gazetesinde yayımlanan 'Türkiye’yi Yeniden Düşünmek' yazısındaki analizlerin büyük bir bölümüne katılıyorum. Özellikle de kentleşme ve gecikmiş, hızlandırılmış ve savruk modernleşmenin bugünkü sosyal ve kültürel etkilerine... Bu değişimi salt siyaseten okumanın eksik kalacağı uyarısına ve 'aynı anda birden fazla Türkiye'nin varolduğu' saptamasına da... Belki ben de buna, köylülükten kentliliğe geçerken, ahlâki, sosyal ve kültürel açıdan kasabalılığa sıkışmış bir toplum olduğumuzu ekleyebilirim. Sadece Anadolu'nun yüksek nüfuslu illeri için değil, İstanbul, Ankara, İzmir gibi metropoller için de geçerli bu... Yine, "Siyasî partilere kimlik ve kutuplaşma ezberlerini bir kenara bırakarak değişen toplumun gerçek ihtiyaçlarına odaklanan yeni bir siyaset kültürü ve ortak gelecek vizyonu kazandırabilir mi?" sorusuna da, "Evet" dememek mümkün değil. Bunların hepsi doğru saptamalar ama sanırım Türkiye'nin bu rejim altında yaşadığı baskı ve yozlaşma ortamında, siyasetin ince ayarları olarak kalıyor Ağırdır'ın vurguladığı meseleler... Bu denli güçler ayrılığının ortadan kalktığı, demokrasinin bütün kurallarının hiçe sayıldığı, toplumun yüzde 80'ine yakınının açlık ve yoksullukla sınandığı bir süreçte, böylesi sosyolojik ve kültürel analizler sadece bir lüks müdür? Yoksa ana stratejide dikkate alınması gereken ayrıntılar mı? Yepyeni bir siyaset yapma tarzına geçmek ve halk adına değil de halkla birlikte bir mücadeleyi örgütlemek, bunu basit ve etkin bir kampanyayla hayata geçirmek, en doğru ve iktidara giden en kısa yol mudur? Analizlerde ayrıntılar da önemli ama yeni bir soluğu hissettirmek daha önemli sanki... Bana öyle geliyor!..
PINOCHET REJİMİNİ BİTİREN KAMPANYA
Ağırdır'ın yazısını okurken ve kendime bu soruları sorarken, aklıma düşen 'No' adlı film oldu. Şili'de diktatör Augusto Pinochet'ye karşı yürütülen reklam ve referandum kampanyasını konu alan filmi izlemişsinizdir, eğer izlemediyseniz mutlaka izlemenizi öneririm. Şilili yönetmen Pablo Larraín'in yönettiği 2012 yapımı bu film, bence bugünün Türkiyesi'nde siyasî mücadele yürüten herkes için önemli ipuçları içeriyor.
Kısaca filmin içeriğinden söz edeyim önce... 1988 yılında uluslararası baskılara dayanamayan işbirlikçi faşist Pinochet rejiminin, iktidarını sekiz yıl daha uzatmak için gittiği tarihî referandumda demokrasi cephesinin siyasî stratejisini ve kampanyayı konu alıyor 'No'. Rejim karşıtı muhalefet, halktaki korku ve karamsarlığı yıkmak amacıyla neşeli, umut dolu ve yaratıcı bir 'Hayır' kampanyası örgütler. Filmin çarpıcı bir yarı belgeseli andıran bir kurgusu vardır ve gerçekten öğretici olduğu kadar etkileyicidir de... 85. Akademi Ödülleri'nde 'En İyi Yabancı Dilde Film' dalında Oscar adaylığı kazanmış ve Cannes Film Festivali dahil birçok uluslararası festivalden ödülle dönmüş olması nedensiz değildir anlayacağınız.
DOĞRU STRATEJİYİ BULMAK KADAR SAHADA UYGULAMAK DA ÖNEMLİ
Sinema sanatı üzerine ahkâm kesmek değil amacım. Sadece o günlerde Şili'de baskıcı bir diktatörlüğe karşı verilen barışçıl demokratik bir mücadelenin, ne denli basit bir strateji üzerine oturduğuna, ancak iğneyle kuyu kazar gibi saha çalışmalarını zorunlu kıldığına vurgu yapmak niyetim.
1988 Şili referandumundaki 'Hayır' kampanyası, Pinochet'nin 15 yıllık baskıcı rejimine son veren, dünya siyasî tarihindeki en yaratıcı ve başarılı demokratik stratejilerden biridir çünkü! Umutsuz ve korku dolu bir halkı sandığa götürerek zafere ulaşan bu tarihî kampanyanın köşetaşlarını kısaca hatırlatayım... Pinochet rejimi, kendi kampanyasını 'Sí' (Evet) sloganıyla, 'istikrar, ekonomik büyüme ve kaos korkusu' üzerine kurmuştu. Rejim, muhalefetin kazanması halinde ülkenin komünist bir kaosa sürükleneceğini iddia ediyordu. Muhalif kanat ise rejimden kaynaklanan korku, işkence ve kayıpları sürekli vurgulamanın halkta sandığa gitmeme duygusu yaratacağını fark etti. Bu nedenle stratejiyi tamamen değiştirerek pozitif, renkli ve neşeli bir dil benimsediler.
Kampanyanın ana sloganı "Chile, la alegría ya viene", Türkesi ile "Şili, mutluluk yakında geliyor"du. Sembol olarak ise bir gökkuşağı seçilmişti. Gökkuşağının her bir rengi, diktatörlüğe karşı birleşen sosyalistler, merkez sağcılar, hıristiyan demokratlar gibi farklı siyasî, topulmsal ve kültürel kesimleri temsil ediyordu.
MEDYA DA ÖNEMLİ AMA SON SÖZÜ SOKAK SÖYLER
Uluslararası baskıların bir sonucu olarak rejim, televizyonda her iki tarafa da gece geç saatlerde 15'er dakikalık ücretsiz propaganda hakkı tanımak zorunda kalmıştı ve kampanyayı düzenleyen ekip, bu fırsatı çok iyi değerlendirmeyi bildi. Devlet medyasının tamamen Pinochet kontrolünde olduğu bir dönemde bu 15 dakika, muhalefetin halka ulaşabildiği önemli bir iletişim kanalı oldu. 'No' ekibinin hazırladığı neşeli reklamlar, dans eden insanlar, komedi skeçleri ve halkın sevdiği ünlülerin desteğiyle, bu yayınlar ülkede en çok izlenen programlar haline geldi.
Ancak bu zaferi getiren, sadece televizyon reklamları değil, arka planda devasa bir saha çalışmasıydı. Halk sandığa güvenmediği ve fişlenmekten korktuğu için kayıt olmaktan çekiniyordu. Kampanya sayesinde 7.5 milyondan fazla seçmen, yani seçmen yaşındakilerin yüzde 90'ından fazlası bir sisteme kaydedildi. Seçim günü Pinochet'nin hile yapmasını engellemek için, 35 binden fazla sandıkta gönüllü gözetmen görevlendirildi ve alternatif bir hızlı oy sayım sistemi kuruldu.
5 Ekim 1988'de yapılan referandumda, halkın yüzde 55.99'u 'hayır' oyu vererek Pinochet'nin görev süresinin uzatılmasınının önünü kesti. Bu zafer, diktatörlüğün sona ermesinin ve Şili'nin yeniden demokrasiye dönmesinin ilk adımı oldu. Kampanya, bugün bile dünya genelindeki birçok siyasî ve toplumsal harekete ilham vermeye devam ediyor.
YEPYENİ BİR SİYASET TARZI ŞART
Bu kampanya zaman içinde pek çok siyasî partiye veya taban hareketine ilham vermesine verdi ama mesele bunu sahada hayata geçirmekti. Söz gelimi, Türkiye'de 16 Nisan 2017'de düzenlenen anayasa değişikliği referandumunda, eğer başta ana muhalefet partisi olmak üzere, tüm muhalefet benzer bir kampanya yürütme berecerisine sahip olsaydı, her şey çok daha güzel olabilirdi. Yüksek Seçim Kurulu'nun (YSK) o mühürsüz zarfları ve oy pusulalarını geçerli sayma katakullisi ise böyle bir kampanyanın başarısının önünü kesemezdi. Ya da Şili'dekinin benzeri bir kampanya süreci yaşanmış olsaydı, bu sandık darbesine karşı direniş meydanlara, sokaklara yayılırdı. Ancak, bugün çok daha net biçimde görüyoruz ki, o dönemin muhalefet partilerinin kurmaylarında ne öyle bir beceri, ne öyle bir akıl ne de öyle bir yurtseverlik vardı.
BECERİNİN GARANTİSİ KATILIM
Belki bu kez hem beceri, hem akıl hem de mücadele ruhunu yakalayabiliriz. Eğer ki halkın katılımını sağlayabilirsek... Bugün bağımlı yargının ve kolluk güçlerinin sopasıyla ve artık miadını doldurmuş güvenlikçi ve gerici demagojilerle ayakta durmaya çalışan bu gerici otoriter rejimi, sandığa gömmenin yolu, benzer bir kampanyadan geçiyor olabilir. Ve bunun için zorluklar içinde de olsa bir çıkış yolu var. YENİ Parti'nin girdiği örgütlenme yolu, böylesi bir imkân veriyor. YENİ Parti siyasette iki önemli fark yaratıyor. Birincisi; 600 bin üyesinin 400 bini dijital yoldan partiye üye olarak aylık aidat ödeme sistemine entegre oldu. Böylece siyasetin finansmanı konusunda Türkiye’de bir siyasî parti ilk kez böylesi büyük bir bağımsız halk gücünü arkasına almış oldu. Bu halkın YENİ Parti’ye duyduğu güven ve umudun da önemli bir göstergesi...
İkinci önemli adım ise partinin aldığı kararla, genel başkanını tüm üyelerin oylarıyla seçecek olması. İl başkanı o ildeki tüm üyelerin, ilçe başkanı ise o ilçedeki tüm üyelerin oylarıyla seçilecek. Özgür Özel, YENİ Parti'nin halka yedi sözü olduğunu söyledi ya, bu da yepyeni bir şey. Onun ağzından aktarayım: "Millet adına karar veren değil, milletle birlikte karar veren bir siyaseti müjdeliyoruz. Partiler arasında serbest rekabeti, güvenilir seçimleri mümkün kılan ve sonrasında millet kimi seçerse o seçilmişe itibar eden bir anlayışı taşıyoruz. Milletin oyuna hürmet eden bir siyasî ahlâkı yerleştirmek üzere yola çıkıyoruz".
Bir cümlesini daha ekleyeyim bu sözlere: "Biz bu binayı Ankara'da tuttuk, Ankara'da kurduk ama ne bu binanın tapusu, ne bu hareketin tapusu, ne YENİ Parti'nin tapusu hiçbirimizin üzerine değildir. Bu partinin sahibi millettir, tapusu da Cumhuriyetimizi kuran Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün üstüne kayıtlıdır".
GENEL MERKEZE KAPANIP ZEVZEK ZEVZEK KONUŞARAK OLMUYOR
Köhnemiş, ahlâkını yitirmiş ve halkı hiçe sayan siyaset tarzına karşı böyle bir taze kan gerekiyor bu ülkenin ana muhalefetine... Kemal Kılıçdaroğlu, Gürsel Tekin gibi partiyi babasının malı sananlardan kurtulmuş bir ana muhalefet, işte böyle bir kampanyayı şimdiden başlatacak esnekliğe sahip olabilir. Halk adına değil halkla birlikte, genel merkez binasına kapanıp zevzeklik yaparak değil, meydanlarda, sokaklarda, halkın içinde dürüst söylemlerle...
YENİ Parti Genel Başkanı Özgür Özel'in son bir sözüyle bitireyim; "Gelinen noktada biz arkada binaları, imkânları, makamları değil; biz arkada kaybetmeye alışmayı, muhalefette olmayı, birbiriyle didişmeyi ve birilerine rakip, tehdit olmaksızın bir görevde olma anlayışını bıraktık". Aslında bu sözler benim geleceğe yönelik umut beslememi sağlıyor. Berbat, kirli, ahlâksız bir siyaset anlayışından, kibirsiz, halkla iç içe, sokakta yürütülen ve kazanmaya yönelik bir siyaset tarzına geçebilirse ana muhalefet, nasıl Şili halkı Pinochet rejimine "Hayır" dediyse, bu millette bu karanlık rejime "Hayır" diyecektir.