Türkiye'nin yakın tarihine bakarken yalnızca siyasi partilerin, hükümetlerin ve seçimlerin hikâyesini anlatmak yetmez. Cumhuriyet'in güvenlik kurumları, istihbarat yapısı ve devletin dış tehditlere karşı geliştirdiği refleksler de bu tarihin önemli bir parçasıdır.
Kaşif Kozinoğlu'nun hayatı bu açıdan dikkat çekici bir örnektir.
Kozinoğlu, asker kökenli bir istihbaratçı olarak özellikle Türkiye'nin dış güvenlik alanındaki faaliyetlerinde görev yapmış, MİT'in dış operasyonları içerisinde önemli sorumluluklar üstlenmiştir. Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından Orta Asya'da ortaya çıkan yeni dengeler, Kafkasya, Afganistan ve Türk dünyası Türkiye açısından yalnızca dış politika başlıkları değil, aynı zamanda güvenlik ve istihbarat meseleleri haline gelmişti.
İşte Kozinoğlu'nun görev yaptığı dönem, Türkiye'nin bu yeni jeopolitik tabloyla karşı karşıya kaldığı yıllardır.
Burada meseleye yalnızca bir istihbaratçının biyografisi olarak bakmamak gerekiyor.
Çünkü MİT'in tarihi aynı zamanda Cumhuriyet'in devlet anlayışının da bir parçasıdır. Milli istihbarat, Türkiye'nin bağımsızlığı, toprak bütünlüğü ve ulusal güvenliği açısından stratejik bir kurumdur. Bu nedenle MİT'in görev alanı, herhangi bir siyasi iktidarın günlük politik hesaplarının ötesinde değerlendirilmelidir.
Kozinoğlu'nun yaşamı da bize tam olarak bunu hatırlatıyor.
Doğu Perinçek'in yayımladığı Kaşif Kozinoğlu'nun Mezara Götürmediği Sırlar kitabında yer alan mektuplar, bu açıdan yalnızca bir tutuklunun yaşadıklarını anlatan belgeler olarak okunmamalıdır. Mektuplar, Türkiye'nin o dönemde yaşadığı büyük devlet krizine, istihbarat kurumları üzerindeki tartışmalara ve Ergenekon-Silivri sürecine ilişkin önemli bir tanıklık niteliğindedir.
Ancak burada önemli bir ayrım yapmak gerekir:
Devlet ile hükümet aynı şey değildir.
Cumhuriyetçi devlet anlayışının temel meselelerinden biri de budur. Devlet kurumlarının siyasallaştırılması, hangi iktidar döneminde gerçekleşirse gerçekleşsin, uzun vadede Cumhuriyet'in kurumsal yapısına zarar verir.
Kozinoğlu'nun Silivri'de tutuklu bulunduğu dönemde hayatını kaybetmesi, bu nedenle sadece kişisel bir trajedi olarak değerlendirilemez. O dönem Türkiye'de yargı, güvenlik bürokrasisi, medya ve siyaset arasında yaşanan büyük kırılmanın sembolik olaylarından biri olarak tarihe geçmiştir.
Bugünden geriye baktığımızda ise daha geniş bir soru sormak gerekiyor:
Türkiye Cumhuriyeti, kendi devlet hafızasını nasıl koruyacak?
Atatürk'ün kurduğu Cumhuriyet'in temel fikri; bağımsızlık, milli egemenlik, akıl ve kurumlaşmadır. Devletin istihbarat kapasitesi de bu çerçevenin dışında düşünülemez. Türkiye'nin güvenliği, ne dış güçlerin hesaplarına ne de içerideki siyasi mücadelelerin günlük ihtiyaçlarına teslim edilebilir.
Asıl mesele, Türkiye'nin bağımsız devlet kapasitesidir.
Bugün dünyanın yeniden büyük güç rekabetlerine sahne olduğu bir dönemde MİT'in, TSK'nın, Dışişleri'nin ve diğer devlet kurumlarının liyakatli, güçlü ve kurumsal bir yapıya sahip olması her zamankinden daha önemlidir.
Cumhuriyetçilik tam da burada anlam kazanıyor:
Devleti kişilere değil, kurumlara; günübirlik çıkarlara değil, Cumhuriyet'in temel değerlerine emanet etmek.
Kaşif Kozinoğlu'nun hikâyesinden çıkarılabilecek en önemli derslerden biri de budur.
Devletin gizli görevlerinde çalışan insanların hikâyeleri çoğu zaman kamuoyuna yıllar sonra ulaşır. Fakat Cumhuriyet'in devlet hafızası, unutulmaması gereken bu hikâyeleri de geleceğe taşıyabilmelidir.
Çünkü bağımsızlık yalnızca sınırları korumak değildir.
Tam Bağımsızlık, kendi devlet aklını ve kendi karar verme iradeni koruyabilmektir.