O yıl, 1994’te teknolojik alanda önemli olaylar yaşandı. Türkiye'nin ilk haberleşme uydusu Türksat 1A, Fransız Guyanası'ndan fırlatılışından kısa sonra teknik bir arıza nedeniyle okyanusa düştü. Şu anda ayarına, alıcısına durup dururken onlarca lira harcanan, günlük konuşmamıza TKGS’yi yerleştiren 4A uydusu görev yapıyor. Eh uydudan televizyon yayını yapılır da muhalif kanallara ceza yazacak kurum ihtiyacı duyulmaz mı? Bu “boşluk” Radyo ve Televizyon Üst Kurulu’nun kurulmasıyla dolduruldu. Amcaların “göster” diye gençlerle hömküreceği cep telefonunun şebekeleri hizmete açıldı. Ve internet Türkiye’ye geldi. Kullanıcıların başına açacağı dertleri tahmin etseydi gelir miydi bilinmez.
Bardağın hangi tarafı dolu olduğunun birbirine karıştırıldığı gelişmelere yol açtı internet. E-postalarla kendini gösterdi. Durmadı gençlerin yaşlıları kullandığı için kınadığı, burun kıvırdığı Facebook gibi sosyal ağlar, bloglar ve platformlar boy verdi. “Bunu mu demek istediniz?” sorularına muhatap etti. Ve eskisinden ne fayda gördük ki diyenlere rahmet okutacak yeni medya huzura çıktı. Herkesin bir takma adı oldu, profil resmiyle birlikte. Bir şeyleri etiketledi. Mesajında kelimeleri kullanmak yerine emojileri seçti.
Bununla kalsa yine iyi. Haberler, yorumlar, fotoğraflar. İnternetin öyle ya da böyle ev sahipliği yaptığı içerikler. Sahibini veya muhataplarını ilgilendirse söyleyecek söz yok. Ama dikkatli olmak gerek. Neyse, haber meselesine tekrar dönelim. Ama internet demişken yapay zekâdan bahsetmemek olmaz.
Sinema sektörü sanki adını 2001 yılında A.I. Artificial Intelligence filmiyle koymuş. A Space Odyssey,
Terminatör, Matrix filmlerinde kahramanların insanlığı kurtaracağı rahatlığıyla seyredildi. Ancak, uzmanlar, yapay zekânın yapabileceklerine insanlığın hazır olmadığı görüşünde. Bot saldırıları peş peşe geliyor. Avrupa önlemler alma peşinde. Yapay zekâ yarışının yavaşlatılması çağrıları var. Tabii Trump faktörünü ve Çin’i göz ardı etmemek şart.
Yapay zekâ aslında birçok konuda sorunlara çözüm bulunması gibi bir iyi niyet taşıyor diyebiliriz. Bir fıkra vardır yıllar öncesinden. Bilgisayara bilim insanları sorular soruyor ve cevabını hemen alıyormuş. Türk bilim adamının sorusu üzerine bilgisayar saçmalamaya, garip garip sesler çıkarmaya başlamış. Türk bilim adamına “Ne sordun?” demişler. “Önemli bir şey değil. Ne var ne yok?” diye sordum.
Ben de yapay zekâ ağabeylere bir soru sormak isterim kafaları karışmayacaksa. “İfade özgürlüğü nedir? diye. Bu soru nereden aklıma geldi hemen söyleyeyim. Dört harfli yanında bir matematik işareti olanlara yapılan yoğun operasyon sırasında bazı hesaplara getirilen yasak. Evrensel gazetesi, Uluslararası Af Örgütü'nün Türkiye şubesi, Medya ve Hukuk Çalışmaları Derneği (MLSA), Umut Sendikası, Ali İsmail Korkmaz Vakfı, Adalet İçin Hukukçular, HAK İnisiyatifi ve Barış Akademisyenlerinin X hesaplarına erişim engeli getirildi. Gerekçe milli güvenlik. Muhtemelen bunların mahkeme safahatı olacaktır. Ayrıntılara o zaman sahip olabileceğiz.
Yine de yapay zekâyı zorlamayalım. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin yardımıyla tarifini verelim: “Her ferdin fikir ve fikirlerini açıklamak hürriyeti hakkı vardır. Bu hak fikirlerinden ötürü rahatsız edilmemek, memleket sınırları mevzubahis olmaksızın malumat ve fikirleri her vasıta ile aramak, elde etmek veya yaymak hakkını içerir." Yüksek Mahkeme de kitap toplatmalarının ifade ve basın özgürlüğü ihlali olduğuna karar vermiş.
Olumsuzluk olmasın. İfade özgürlüğünden yararlanan bir kişi var. Görüşleri İmralı heyetince aktarılan Öcalan, Baş Danışman’ın verdiği bilgiye göre, Silahsızlanma ve Stratejik Koordinasyon Alt Komisyonu’nda görev yapacak. Bu da ifade özgürlüğünden yararlanmaya devam edeceğine işaret ediyor. Üstelik rahat çalışması için iki katlı binası da var. Açıklanan görevi statü olarak kabul ederse binaya geçecek. Gazetecileri de kabul edebilecek. Gazeteciler varsa canlı yayın imkânı da verilebilir.
Türkiye yeni yeni gelişmeler yaşayacak. Yeni demişken, Yeni Parti, durup dururken bir de adı nedeniyle uğraşmak zorunda kalacak. Çözüm için yapay zekâya gerek yok. Başına bir “En” koysalar yeter. Ama Livaneli’nin aylar sonra “Yiğidim aslanım” parçasına sahip çıkması, Yeni Parti’nin mitinglerde çalmamasını istemesi ilginç. Ağıtmış. Neyse, iki başka parça önerecek kadar geniş yürekli. Bir Ege kasabasındaki TV programında neyi söylemeyi tercih edecek acaba?
Livaneli’yi hemen canlı yayına almışlar. Genel intiba ya da iddia muhalefete muhalif olanlara sahip çıkan televizyon. Zaten merkez medya olacakmış artık. Tekrar o gruba demir atan gazetecinin fikri bu. İfade özgürlüğü var tabii ki. Genel Yayın Müdürü de aynı fikirdeymiş. Bu girişimi, bazı yazarlar korku diye açıklıyor. TMSF’nin el koyma ihtimaline karşı muhalefetten vazgeçmek. İktidarla ılımlı ilişkiler kurmak. Medya tarihini yapay zekânın yazması bile artık giderek zorlaşıyor.
Not: Yüreğimize mazot serpildi, Avrupa’da daha pahalı imiş.