Biraz aceleye getirilmiş, sanki yangından mal kaçırır gibi bir gelişme olmadı mı şu Mekke Ortak Savunma Anlaşması'nın imza töreni?.. Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif ve Pakistan Genelkurmay Başkanı Asım Munir’in Suudi Arabistan ziyareti sürer ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Suudi Arabistan’a günübirlik çalışma ziyareti yapacağı açıklanmışken, Reuters ve AFP'den öğrendik bu anlaşmanın imzalanacağı...

HÜRMÜZ'Ü BY-PASS EDECEK PROJELERİN JANDARMALIĞI MI?
Her ne kadar Ankara, Riyad ve İslamabad'dan yapılan açıklamalar, aylardır bu anlaşmanın üzerinde taraf ülkelerin yetkililerinin çalıştığını belirtse de, zamanlama sürpriz oldu. Sanki ipucunu veren, Suudi Arabistan ordusundan bir üst düzey yetkisinini açıklaması... Özetle anlaşmanın uzun süredir gündemde olduğunu, ancak bölgedeki son gelişmelerin süreci hızlandırdığını söylemiş. Son gelişmelerle kast ettiği herhalde ABD-İsrail ittifâkının İran İslam Cumhuriyeti'ne saldırmasıyla başlayan savaş olamaz. Savaşın başından bu yana süren, Suudi Arabistan'a ve Körfez ülkelerine yönelik İran'ın ve Tahran ile eşgüdüm içindeki 'Direniş Ekseni' bağlaşıklarının saldırıları da yeni değil. ABD'nin başta Suudi Arabistan olmak üzere, Körfez ülkelerini koruyamadığının ortaya çıkmasıysa, e o da yeni bir gelişme sayılmaz. Peki ne oldu da apar topar bu anlaşma imzalanıverdi ve sonrasında bu üç ülkenin dışişleri bakanları, anlaşmanın 'ortak bir hedef'e yönelik olmadığını açıklamak zorunda hissettiler?

YENİ ROTALAR İÇİN GÜVENLİK ARAYIŞI
Bu savaş gösterdi ki, küresel tedarik zincirinde önemli dargeçitlere egemen olanlar bir şekilde galip geliyor. İran, Hürmüz Boğazı'nı kapatarak ve savaşı Körfez ülkelerine yayarak bunu başardı. Suudi Arabistan'ın Doğu-Batı Hattı gibi alternatiflerinin de ya yetersiz kalacağı ya da işlevsiz hale geleceği anlaşıldı. İran, Hürmüz Boğazı'nı nasıl kapatabiliyorsa, görüldü ki Yemen'deki Ensarullah güçleri de Bab-el Mendeb Boğazı'nı birkaç gemiyi vurarak kapatabilir. Hem Kızıldeniz hem de Süveyş Kanalı bir anda işlevini yitirebilir. Yani, her iki dargeçite alternatif oluşturacak yeni rotalar gerektiği anlaşıldı. Ancak yeni rotalar belirlenirken, bunların güvenliğini sağlamak da olmazsa olmazdı. İşte bence bu acelenin bir sebebi de bu!

TAM ANLAMIYLA NATO-ME DEĞİL AMA YENİ DENGELER İÇİN ZEMİN

Biraz filmi geriye saralım. Ankara'da düzenlenen 36. NATO Devlet ve Hükûmet Başkanları Zirvesi'nde kapalı kapılar ardında bu anlaşmanın bir an önce yapılması gerektiği konuşulmuş olabilir mi? Bu sürpriz olmaz, hatta ABD Başkanı Donald Trump'ın 'Erdoğan'ın hatırı için NATO Zirvesi'ne katıldığı'nı iddia ediyordu ya bu pespaye medyanın kanaat önderleri, belki de Trump'ın gelme sebebi, bundan altı yıl önce 2020'de ilk başkanlık döneminde dile getirdiği 'NATO-ME' yani 'Ortadoğu NATO'su' (NATO Middle East) projesiydi. Öyle sevindirik olmuştu ki emperyalist ayakçısı yandaş medyanın kanaat önderleri, arada 'büyük patronunun bölge taşeronu' olarak NATO ile yakın ilişkiler içinde, bölgeyi nizam ve intizama sokacak yeni bir paktın ağabeyinin Türkiye olacağını ilan ettiler. Böbürlenerek tabii ki!

Öncelikle belirteyim; bu NATO-ME arada bir dile getirilen bir proje, işin ilginci bunu canı gönülden savunanlardan bazıları da butlan kararı öncesinde CHP'de, bugünse Yeni Parti'de yer alan siyasetçiler! Belki hatırlarsınız, CHP Milletvekili Utku Çakırözer, NATO Parlamenterler Asamblesi’ne 'İran tehdidi' konulu, 28 sayfalık bir rapor sunmuştu. Raporun sonuç ve öneriler kısmında; NATO’nun Suudi Arabistan, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) gibi Körfez ülkelerini kapsayacak şekilde genişletilmesi tavsiyesinde bulunulmuştu.

ARADA YALPALAYAN ÜÇ 'SALINCAK ÜLKE'
Ancak Mekke Ortak Savunma Anlaşması'na 'NATO-ME' yakıştırması yapmak biraz kaba bir yaklaşım olur. NATO bu anlaşmaya yol verir, destek de verir ama her üç ülkenin de 'salıncak ülkeler' olduğunu asla aklından çıkarmaz. Zira gerek Pakistan gerekse Suudi Arabistan'ın Çin ile ilişkileri güçleniyor, Türkiye ise Rusya ile bağlarını koparmadan batı yörüngesinde hareket etmeyi tercih ediyor. Ve hemen hemen büyük güçlerin olurunu alabilecek ve bir o kadar da yakından izlenecek bir ittifâktan söz etmek mümkün, en azından şimdilik!
Şimdi şöyle bir sürece bakalım... Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında savunma işbirliği konusunda bir süredir görüşmeler yürütülüyordu. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, ocak ayında yaptığı açıklamada; üç ülke arasında temaslar olduğunu, ancak o aşamada imzalanmış bir anlaşma bulunmadığını söylemişti. Fidan, Türkiye’nin hedefinin daha geniş kapsamlı bir bölgesel güvenlik platformu oluşturulması olduğunu belirtmişti.
Suudi Arabistan ile Pakistan, zaten 2025’te stratejik karşılıklı savunma anlaşması imzalamıştı. Bu anlaşmada, taraflardan birine yönelik saldırının, iki ülkeye yönelik saldırı sayılacağı açıkça ifade edilmişti.

MISIR OLMADAN OLUR MU?
Pakistan, nükleer silaha sahip tek islam ülkesi, Suudi Arabistan'ın trilyonlarca doları var. Türkiye ise hem personel hem de silah gücüyle dünyanın sayılı ordularından, savunma sanayisinin de parlayan yıldızı... Anlaşma; askerî işbirliğini, savunma sanayisi ortaklıklarını ve güvenlik koordinasyonunu en üst seviyeye çıkarmayı hedefleyen bir askerî pakt niteliği taşıyor. Gerisi ise biraz muğlak...
Mısır'ı hariç tutarsak, Batı Asya'nın en güçlü ülkeleri bu anlaşmaya imza koyanlar... Bu anlaşmada Mısır'ın da bir ihtimâl yer alması bekleniyordu ama olmadı. Bir iddiaya göre, Veliaht Prens Muhammed bin Selman, Mısır'ın bu anlaşmada yer almasına karşı çıkmış. Yine de bu ortak savunma anlaşmasının genişletilmesi planlanıyor. En yakın aday Katar, Ankara Mısır'ın da ittifâk içinde yer almasını ya da bir esnek ortaklık kurulmasını istiyor, Ürdün de adaylar arasında...

BATI ASYA İÇİN OLDUĞU KADAR GÜNEY ASYA İÇİN DE ÖNEMLİ
Mekke Ortak Savunma Anlaşması, Batı Asya ve Güney Asya'daki güç dengelerini kökten değiştirebilecek gelişmelere sebep olma potansiyeli taşıyor. Peki bölgede ABD-İran geriliminin en üst düzeye ulaştığı ve vekil güçlerin saldırı tehditlerinin arttığı konjonktürde, bölge ülkelerinin bu anlaşmaya vermesi muhtemel stratejik tepkiler neler olabilir?

İran ve 'Direniş Ekseni' açısından derin güvenlik endişesi yaratacağı kesin, Tahran'dan gelen ilk açıklamalar da bunu işaret ediyor. İran, özellikle nükleer güç Pakistan ve güçlü bir savunma sanayisine sahip Türkiye'nin Suudi Arabistan ile ortaklık kurmasını, kendisine karşı oluşturulmuş doğrudan bir 'çevreleme' hamlesi olarak görüyor. Yemen'deki Ensarullah veya Irak'taki Haşdi Şabi vasıtasıyla, Tahran yönetimi bu anlaşmaya, vekil güçleri üzerinden asimetrik yanıtlar veya diplomatik uyarılar verebilir.
Türkiye ve Pakistan'ın İran ile uzun bir sınırı paylaşması ve iki ülkenin tarihsel olarak dengeli bir ilişki sürdürme çabası nedeniyle her iki ülke de, Tahran'ı bu ittifâkın kendisine karşı olmadığı yönünde ikna etmeye çalışacaklardır. Zaten imza atıldıktan hemen sonra, 'ittifâkın ortak hedef algısı' olmadığına ilişkin demeçler bu çabayı gösteriyor.

İSRAİL İÇİN BİR YANI KÖTÜ BİR YANI HİÇ FENA DEĞİL!..
Bölgede nükleer güç Pakistan ile NATO üyesi Türkiye'nin askerî teknolojisinin Suud sermayesiyle birleşmesi, İsrail tarafından uzun vadeli bölgesel bir tehdit olarak görülüyor. Aslına bakarsanız, Tel Aviv bu ittifâk öncesinde bile Türkiye'yi 'baş tehdit' olarak tarif etmeye başlamıştı. Diğer yandan Tel Aviv, İran'ın bölgedeki yayılmacılığına karşı sünni ağırlıklı güçlü bir blok kurulmasını, taktiksel olarak kendi güvenliği açısından dolaylı bir tampon olarak da görebilir.

Bu anlaşma, sadece Batı Asya'yı değil, Güney Asya'daki güç dengelerini de etkileyecek bir potansiyele sahip. Hindistan, ezelî rakibi Pakistan'ın arkasına Suudi finansmanını ve Türkiye'nin İHA-SİHA başta olmak üzere, gelişmiş askerî teknolojilerini almasından büyük rahatsızlık duyacaktır. Riyad ile son yıllarda ekonomik ve stratejik bağlarını güçlendiren Yeni Delhi, bu durumun Suudi-Hindistan ilişkilerine etkisini yakından izleyecek ve savunma dengelerini korumak için diplomatik hamleler yapacaktır.

BÜYÜK GÜÇLER ŞİMDİLİK YAKIN TAKİPTE KALACAK

Katar, bu ittifâk içinde yer alması en muhtemel Körfez ülkesi... Ankara ile Doha arasındaki ilişkilerin sıkılığı malûm. Eğer ki Doha, İran'ın herhangi bir misilleme yapmayacağına emin olursa, Türkiye'nin de desteğiyle ittifâkta yerini alabilir. Bahreyn ve Ürdün gibi ülkeler, benzer askerî eğitim, teçhizat ve güvenlik şemsiyesi anlaşmalarına dahil olmak için halihazırda ilgi gösteriyor. Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), bölgede çok baskın bir Suudi-Türk-Pakistan ekseninin oluşmasına karşı temkinli yaklaşacaktır, ancak kendi güvenlik mimarisini korumak için bu yeni blokla esnek bağlantılar kurmanın yollarını da arayacaktır.

Washington, bir yandan İran'a karşı bölgede güçlü bir bölgesel savunma hattının kurulmasını memnuniyetle karşılayabilir; ancak diğer yandan bölgedeki iki güçlü müttefikinin, ABD'nin güvenlik garantilerine bağımlılığını azaltma ve dengeleme stratejilerini uygulama hamlesi olarak bunu bir kenara not edecektir.

Moskova, Batı Asya'da ABD etkisinin bir ölçüde zayıfladığını gösteren bu bölgesel ittifâkı jeopolitik olarak çok kutupluluğun bir parçası olarak değerlendirecek muhtemelen... Her üç ülkeyle ilişkilerini sıkı tutmaya devam edecektir.

BÖLGE EKONOMİSİNİ DÖNÜŞTÜRECEK

'İslam NATO'su' da denen, aslına bakarsanız din eksenli bir göndermeyle isimlendirilecekse 'Sünnî NATO'su' daha denk düşüyor ama bu askerî bloklaşmanın önünde fırsatlar ve engeller oldukça fazla... Gerek anlaşmayı imzalayan üç ülke gerekse ABD, Hindistan, İsrail, Avrupa Birliği (AB), Rusya Federasyonu, Çin Halk Cumhuriyeti ve Körfez ülkeleri açısından avantajlar ve riskler var.
Bu anlaşmanın 'Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru' (India-Middle East-Europe Economic Corridor-IMEC), 'Kalkınma Yolu Projesi', Çin'in 'Kuşak ve Yol Girişimi'nin (Belt and Road Initiative-BRI) bir kolu olan 'Orta Koridor'un geleceğine ilişkin etkileri büyük önem taşıyor.

Anlaşma, bölgesel ve küresel ekonomiyi önemli ölçüde şekillendirme potansiyeli taşıyor. Bu ittifâk, Pakistan'ın Gwadar Limanı (Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru-CPEC) ile Suudi limanları arasındaki deniz ticareti güvenliğini pekiştirerek mal ve enerji akışını hızlandıracaktır. İran-ABD gerilimi ve Husi füze tehditlerine karşı ortak bir savunma kalkanı oluşturulması, NEOM gibi Körfez'deki devasa mega projelerin ve küresel doğrudan yatırımların güvenliğini garanti altına alacaktır.

Bu üçlü savunma ittifâkı, küresel ticaret koridorlarından Kalkınma Yolu Projesi’nin elini güçlendirirken, IMEC için ciddi bir revizyon baskısı ve jeopolitik meydan okuma olacak, bu da aşikâr.

KALKINMA YOLU PROJESİ'NİN ÖNÜNDEKİ ENGELLER KALKIYOR

Bölgedeki ABD-İran savaşı nedeniyle, Hürmüz Boğazı ve Kızıldeniz'deki deniz trafiğinin felç olduğu bu dönemde, yeni askerî paktın iki dev projeye önemli etkileri olacak. Irak’ın Basra Körfezi’ndeki Büyük Faw Limanı’ndan başlayıp Türkiye üzerinden Avrupa’ya uzanan Kalkınma Yolu Projesi, bu ittifâkla lojistik bir koruma kalkanına kavuşmuş oluyor. Kalkınma Yolu Projesi aynı zamanda Orta Koridor ile de eklemlenecek gibi görünüyor. Türkiye ve Suudi Arabistan’ın bu pakt altındaki yakınlaşması, projenin finansmanı ve Körfez ayağının istikrarı için doğrudan çarpan etkisi yaratabilir.
ABD-İran savaşı ve vekil güçlerin saldırıları nedeniyle Irak ve Basra hattındaki güvenlik riskleri zirveye çıkmıştı. İttifâkın sağlayacağı askerî koordinasyon, Kalkınma Yolu’nun geçiş güzergâhındaki asimetrik tehditleri bastırmak için güçlü bir caydırıcılık sunabilir. Suudi Arabistan’ın Kalkınma Yolu altyapısına ve Irak’taki lojistik ağlara daha fazla yatırım yapmasını da sağlayabilir.

IMEC'İN GELECEĞİ PEK KALMADI

ABD ve Hindistan destekli orijinal IMEC rotası, Türkiye’yi tamamen devre dışı bırakarak Hindistan-Körfez-İsrail (Hayfa) üzerinden Avrupa’ya ulaşmayı hedefliyordu. Ancak Türkiye’nin, IMEC'in merkezindeki Suudi Arabistan ve projenin başlangıç noktası olan Hindistan'ın ezelî rakibi Pakistan ile askerî ittifâk kurması, projenin orijinal mimarisini jeopolitik olarak sarsıyor.

Haziran 2026'da Türkiye ve Suudi Arabistan arasında imzalanan ve tarihî Hicaz Demiryolu hattını canlandırmayı amaçlayan demiryolu anlaşması, İsrail ve Hayfa Limanı'nı tamamen by-pass ediyor. Suudi Arabistan'ın batısından Ürdün ve Suriye üzerinden Türkiye'nin Akdeniz limanlarına bağlanacak olan bu alternatif rota, IMEC'in İsrail ayağına vurulan en büyük darbe olarak kabul ediliyor.

ÇİN BU İŞTEN KAZANÇLI ÇIKAR
ABD, Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi'ne (BRI) karşı IMEC’i hayatî bir koz olarak görüyordu. Pakistan’ın arkasına Suudi Arabistan finansmanını ve nükleer işbirliği garantisini alarak ittifâka katılması, Yeni Delhi’nin Batı Asya ve Körfez üzerindeki ticarî ve jeopolitik planlarını, dolayısıyla IMEC’in işlevselliğini doğrudan baltalıyor.

Batı ve Hindistan eksenli IMEC projesi bölgedeki savaş ve yeni ittifâklar nedeniyle tamamen işlevsizleşme riskiyle karşı karşıya kalırken, bölgesel sahipliğe dayanan Kalkınma Yolu ve Türkiye-Körfez karayolu ve demiryolu projeleri en güvenli alternatifler olarak öne çıkıyor.

DOĞU AKDENİZ'DEKİ DENGELER BİR KEZ DAHA DEĞİŞİYOR
Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında ittifâkın önemli bir etkisi de Doğu Akdeniz'deki güç dengelerini değiştirecek olması... Bu ittifâk Doğu Akdeniz'de Türkiye'yi çevrelemeyi amaçlayan Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY), Yunanistan ve İsrail'in 'Askerî Ortak Eylem Planı'nı jeopolitik ve stratejik olarak etkisizleştiriyor. Doğu Akdeniz'deki güç dengeleri yeni baştan şekillenecek gibi görünüyor. Hele bir de Türkiye-Suriye-Irak arasında Mekke Ortak Savunma Anlaşması'na benzer bir anlaşma imzalanırsa... Halen bu anlaşmaya yönelik olarak üç ülke yetkilileri arasında görüşmeler sürüyor.