Evet, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları siyasidir.

Ancak burada “siyasi” sözcüğüyle neyin kastedildiğini doğru anlamak gerekir. Bir kararın siyasi olması, onun hukuk dışı, keyfî veya bir hükûmetin talimatıyla verilmiş olduğu anlamına gelmez. İnsan haklarının tanınması, devlet iktidarının sınırlandırılması ve bireyin devlete karşı korunması zaten başlı başına siyasi tercihlerdir. AİHM kararları da bu tercihlerin hukuk yoluyla hayata geçirilmesidir. Dolayısıyla “AİHM kararları siyasi midir?” sorusu yerine “AİHM kararları hukuka mı dayanıyor, yoksa siyasi talimatlarla mı veriliyor?” sorusunu sormak gerekir. Eğer iddia bu kararları siyasi talimatla alındığı yönündeyse, bunun somut olarak kanıtlanması gerekir.

İNSAN HAKLARINI TANIMAK SİYASİ BİR TERCİHTİR

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni hazırlamayı düşünmek siyasidir. İnsan haklarının devletlerin iç meselesi olmaktan çıkarılması gerektiğini savunmak siyasidir. Devletlerin egemenlik yetkilerini insan hakları lehine sınırlandırmak siyasidir. Devletlerin, uluslararası bir mahkemenin kendileri hakkında vereceği bağlayıcı kararları önceden kabul etmesi de siyasidir.

Kısacası insan haklarını tanımak, korumak ve ihlal etmemeyi taahhüt etmek siyasi bir tercihtir.

Bunun tersi de siyasidir. İnsan haklarını yalnızca iktidarın izin verdiği ölçüde tanımak, mahkeme kararlarını işine geldiğinde uygulayıp işine gelmediğinde “siyasi” ilan etmek ve devletin güvenliğini her türlü hakkın üzerinde görmek de bir siyasi tercihtir. Fakat bu ikinci tercih, demokratik hukuk devletinin değil, otoriter devlet anlayışının “siyasi” tercihidir.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, İkinci Dünya Savaşı’nın yarattığı yıkımın ardından doğan demokratikleşme ve insan haklarını uluslararası güvence altına alma iradesinin ürünüdür. Birleşmiş Milletler 1945’te kurulmuş, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi 1948’de kabul edilmiş, Avrupa Konseyi ise 1949’da oluşturulmuştur. Türkiye, Avrupa Konseyinin ilk üyelerinden biridir; Avrupa Konseyi’nin kuruluşu 5 Mayıs 1949, Türkiye’nin üyeliği 9 Ağustos 1949.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi 4 Kasım 1950’de Roma’da imzaya açıldığı için “Roma Sözleşmesi” olarak da anılır. Türkiye, Sözleşme’yi aynı gün imzalamış ve 18 Mayıs 1954’te onaylamıştır. Bireysel başvuru hakkını 28 Ocak 1987’de, o dönemdeki Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin zorunlu yargı yetkisini ise 22 Ocak 1990’da kabul etmiştir. Bunların hiçbiri Türkiye’ye zorla kabul ettirilmiş değildir. Türkiye, kendi siyasi iradesiyle bu sisteme katılmıştır.

Türkiye’nin AİHS ve AİHM serüvenlerindeki köşe taşlarının tümü sağ iktidarlar döneminde olmuştur. Kamuoyunda algı yaratılmaya çalışıldığı gibi, tek parti dönemi Ce-ha-pe’sinin konuyla hiçbir şekilde ilgisi yoktur. Tam tersi Sözleşmeye taraf Demokrat Parti, bireysel başvuru ve zorunlu yargı yetkisinin kabulü Özal dönemidir. Ötesi Türkiye, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (AİHS) ölüm cezasının her koşulda kaldırılmasını öngören 13 Numaralı Protokolü 9 Ocak 2004 tarihinde imzalamış, onay belgesini 20 Şubat 2006 tarihinde Avrupa Konseyi'ne sunarak resmen taraf olmuştur. 2004 Ceza Kanunu Reformunda ölüm cezası hiç gündeme gelmemiş, yani AKP iktidarında ölüm cezası tümüyle kaldırılmıştır. Daha da ötesi, yine AKP iktidarında yapılan 5170 sayılı Anayasa Değişikliği Kanunu ile Anayasanın 90. Maddesinin son fıkrasına şu cümle eklenmiştir. “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası antlaşma hükümleri esas alınır.” Yani Sözleşmeye kati suretle uy diyen, bunu anayasal bir zorunluluk haline getiren yine kuruluş AKP’sidir. Çok ilkeli iktidar partisi, kendi aleyhine olduğunu düşündüğünde ilkelerinden vazgeçmekte zerre tereddüt görmemektedir.

AİHM ULUSAL MAHKEMELERİN YERİNE GEÇMEZ

Avrupa insan hakları koruma sisteminde asıl sorumluluk ulusal makamlara ve özellikle ulusal mahkemelere aittir. AİHM, ulusal mahkemelerin üzerinde çalışan genel bir temyiz mahkemesi değildir. Sözleşme sistemi “ikincillik ilkesi”ne (principle of subsidiarity) dayanır.

İnsan haklarını öncelikle devletin kendisi koruyacaktır. İhlal meydana geldiğinde bunu ilk olarak ulusal idari ve yargısal makamlar giderecektir. AİHM, ulusal sistem hak ihlalini önleyemediğinde veya etkili biçimde gideremediğinde devreye girer. Avrupa Konseyi de Sözleşme’nin uygulanmasında birincil sorumluluğun taraf devletlere ve ulusal mahkemelere ait olduğunu açıkça belirtmektedir. Dolayısıyla AİHM’nin bir devlet aleyhine ihlal kararı vermesi, kural olarak o devletin iç hukuk düzeninin ihlali önleyemediği veya gideremediği anlamına gelir.

Devlet, “ihlal” kabul edilen meseleleri kendi hukuku içinde çözebilmiş olsaydı, çoğu durumda Strasbourg’a gidilmesine de gerek kalmayacaktı. 2010 Anayasa değişikliği ile Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru yolu açılarak, Türkiye’den AİHM başvuru sayısı ve haliyle ihlal oranı ve ödenecek tazminat miktarı azaltılmak istenmiştir. Ancak her zamanki gibi iyi niyetle başlayan bireysel başvuru, kötü yönetim nedeniyle yürütmenin aleyhine olmaya başlamıştır. Bu sefer Anayasa Mahkemesi hedef tahtasına konmuştur. Mesele şu ki, ne olursa olsun asla hesap vermemeyi kafaya koymuş, “dediğim dedik çaldığım düdük” anlayışını devlet kademesinin her aşamasında benimsemiş bir iktidarı memnun edecek bir mahkeme henüz kurulmuş değildir. Bazen lafı edilen “milli hukuk” düzeninden murat da AİHM’de görevlendirdikleri ve Türkiye aleyhine yapılan her başvuruda insan hakları ihlalini savunma vazifesi edinmiş, özetle “devlet yapmışsa vardır bir bildiği” düsturu ile karar veren hakimler topluluğu olsa gerek. Ancak gittikçe otoriterleşmek zorunda olan bir iktidarın birazcık hukuk ve adalet kırıntısı taşıyan “yerli ve milli” hakimlerden bile hoşlanmayacağı, gün gelip otokratik oligarşi kendini tehditte hissettiğinde adaletin kırıntısına bile tahammül edilemeyeceği, bugünden görülmektedir.

İNSAN HAKLARININ MUHATABI DEVLETTİR

AİHM’ye gidildiğinde bir şahıs, şirket, belediye başkanı veya siyasi parti doğrudan “şikâyet edilmez.” Başvuru, Sözleşme’ye taraf olan devlet aleyhine yapılır. Zira insan haklarını koruma yükümlülüğünün asli muhatabı devlettir.

Bir kişi öldürüldüğünde devlet yalnızca öldürmemekle değil, yaşamı koruyacak makul tedbirleri almakla ve ölümü etkili biçimde soruşturmakla da yükümlüdür. İşkenceyi sadece yapmamak değil, işkence iddialarını etkili biçimde araştırmak zorundadır. Kadınları şiddetten korumak, ifade ve basın özgürlüğünü güvence altına almak, haberleşmenin gizliliğine saygı göstermek, farklı din ve inançlara eşit davranmak, mülkiyet hakkına keyfî biçimde müdahale etmemek devletin görevidir.

Bu nedenle AİHM kararlarının konusu kaçınılmaz olarak devlet politikalarıdır. Kolluğun nasıl çalıştığı, yargının bağımsız olup olmadığı, tutuklamanın cezalandırma aracına dönüşüp dönüşmediği, basının susturulup susturulmadığı, gösterilerin dağıtılma biçimi ve mülkiyete hangi gerekçelerle müdahale edildiği hem hukuki hem de siyasi meselelerdir.

Devletin bulunduğu yerde siyaset vardır. Devlet iktidarının sınırlarının belirlendiği yerde ise daha da yoğun biçimde siyaset vardır.

Bu nedenle AİHM kararları siyasidir. Ancak kararların siyasi sonuçlar doğurması, onların hukuki karar olma niteliğini ortadan kaldırmaz.

“SİYASİ KARAR” SUÇLAMASININ GERÇEK ANLAMI

Türkiye’de “AİHM siyasi karar veriyor” sözü çoğu zaman bilimsel veya hukuki bir tespit olarak kullanılmıyor. Bu sözle gerçekte şöyle denilmek isteniyor: “Mahkeme bizim istediğimiz sonucu vermedi; o hâlde kararı hukuken tartışmak yerine mahkemeyi itibarsızlaştıralım.”

Bir AİHM kararı elbette eleştirilebilir. Mahkemenin olayları değerlendirme biçimi, delillere yaklaşımı, takdir marjının geniş veya dar oluşu, benzer olaylarda farklı ölçütler kullanması ve içtihadındaki tutarlılık tartışılabilir. Nitekim AİHM kararları akademisyenler, hukukçular ve bizzat mahkemenin kendi yargıçları tarafından sürekli eleştirilmektedir. Karşıoyların varlık nedeni de budur.

Öte yandan, hukuki eleştiri başka, “Karar siyasidir, dolayısıyla uygulamam” demek başkadır. Bir devlet, Sözleşme’ye taraf olurken yalnızca hoşuna giden kararları uygulamayı taahhüt etmez. Mahkemenin kendi aleyhine vereceği kararları da uygulamayı kabul eder. Zaten uluslararası yargının anlamı budur. Devletin haklı olup olmadığına yine devlet karar verecekse uluslararası mahkemeye ihtiyaç yoktur. Esasen “AİHM siyasi karar veriyor” diyenlerin çoğu, “Biz otoriter bir devlet olarak insan haklarına önem vermiyoruz; işimize geldiğinde bu hakların tillahını ihlal ederiz” diyemiyor. Bunun yerine ihlali tespit eden mahkemeyi suçluyor.

Diyedursunlar!

SON ON YILIN BİLANÇOSUNA BAKMAK GEREKİR

15 Temmuz 2016’nın üzerinden on yıl geçti. Bu sürede Türkiye’nin insan hakları alanındaki uygulamasına bakıldığında sorulması gereken çok sayıda soru var.

Yaşam hakkı etkili biçimde korunuyor mu? Kadınların sürekli şiddete ve cinayete maruz kalması karşısında devlet gerekli koruyucu tedbirleri alıyor mu? İşkence ve kötü muamele iddiaları bağımsız ve etkili biçimde soruşturuluyor mu? Çıplak arama iddiaları neden hâlâ gündeme geliyor? Özel hayatın ve haberleşmenin gizliliğine saygı gösteriliyor mu? Basın ve ifade özgürlüğü gerçekten güvence altında mı? Düşüncesini açıklayan kişiler cezalandırılma veya tutuklanma korkusu yaşıyor mu? Din ve vicdan özgürlüğü yalnızca çoğunluğun benimsediği inançlar için mi geçerli?

Siyasal katılım hakkının parçası olan hak ve özgürlükleri (ifade, örgütlenme, toplanma, yürüyüş, protesto vb) geçtim, liberal düşüncenin en temel kabul ettiği mülkiyet hakkına yapılan müdahaleler gerçekten kamu yararına mı dayanıyor? Örneğin insanların dedelerinden ve atalarından kalan toprakları acele kamulaştırma yoluyla ellerinden alınıp bir yol, hastane veya demiryolu için değil de özel şirketlerin ticari faaliyetleri için tahsis ediliyorsa burada yalnızca teknik bir idare hukuku meselesi yoktur. Devletin kimin mülkiyetini, kimin ekonomik çıkarı için feda ettiği sorusu vardır. Bu da son derece siyasi bir sorudur.

AİHM bu tür bir müdahalenin Sözleşme’ye uygun olup olmadığını incelediğinde “siyaset yapmış” olmaz. Devletin siyasi tercihinin insan hakları hukukunun sınırları içinde kalıp kalmadığını denetlemiş olur.

SÖZLEŞME’DEN ÇIKMAK MÜMKÜN MÜDÜR?

Elbette bir devlet, Sözleşme’de öngörülen usule uyarak sistemden ayrılmayı seçebilir. Fakat bunun siyasi ve hukuki sonuçlarını da üstlenmek zorundadır.

Rusya, Ukrayna’ya yönelik saldırısının ardından 16 Mart 2022’de Avrupa Konseyinden çıkarılmış; 16 Eylül 2022’de de Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne taraf olma niteliğini kaybetmiştir. Ancak AİHM, Rusya’nın taraf olduğu dönemde gerçekleşen ihlaller bakımından yetkisini korumaktadır.

Bugün Avrupa Konseyinin 46 üyesi bulunmaktadır. Bunların arasında bütünüyle veya kısmen Asya coğrafyasında yer alan Türkiye’nin yanı sıra Gürcistan, Ermenistan, Azerbaycan ve Kıbrıs da vardır. Dolayısıyla Avrupa Konseyi, Avrupa Birliği değildir; üyeliği yalnızca Avrupa Birliği ülkeleriyle sınırlı olmadığı gibi ekonomik bütünleşme amacıyla da kurulmamıştır. Temel dayanakları insan hakları, demokrasi ve hukuk devletidir.

Bir ülke isterse kendisini bu değerler sisteminin dışında konumlandırabilir. Fakat hem Sözleşme’nin tarafı olarak kalıp hem de bağlayıcı kararları “siyasi” diyerek uygulamamak hukuken savunulabilir bir tutum değildir.

AİHM DÜŞMANLIĞIYLA “YENİ ANAYASA” YAPILAMAZ

Anayasa, her şeyden önce iktidarı sınırlandırmak ve temel hakları güvence altına almak için yapılır. Anayasacılığın iki temel amacı vardır:

  1. Siyasal iktidarı sınırlandırmak.
  2. Hak ve özgürlükleri güvence altına almak.

AİHM’ye ve insan haklarının uluslararası denetimine düşmanlık besleyen bir yönetimin “yeni anayasa” söylemine bu nedenle ihtiyatla yaklaşmak gerekir. Kendisini ulusal ve uluslararası hukukla bağlı görmeyen, aleyhine verilen kararları uygulamak yerine mahkemeyi suçlayan bir iktidarın sınırlı hükûmet ve güvence altına alınmış özgürlükler vadetmesi inandırıcı değildir. İnsan hakları mahkemesinin kararlarından rahatsız olmak, çoğu zaman mahkemenin siyaset yaptığını değil, iktidarın hukukla sınırlandırılmaktan hoşlanmadığını gösterir.

Evet, AİHM kararları siyasidir. Çünkü insan hakları siyasidir. Devlet iktidarını hukukla sınırlandırmak siyasidir. Bireyi devlete karşı korumak siyasidir. Bir devletin, kendi mahkemeleri ihlali gideremediğinde uluslararası denetimi kabul etmesi de siyasidir. AİHM kararlarının siyasi olması, onların keyfî veya uygulanması isteğe bağlı kararlar olduğu anlamına gelmez. Devletler Sözleşme’ye siyaseten taraf olur, Mahkeme hukuken karar verir ve devletler verdikleri siyasi söz gereğince bu kararlara uyar.

Mesele bundan ibarettir.