Hayır demenin bin bir bahanesi varken, popülist davranmayı tercih etmeyip, eleştirileceğini bile bile zor olanı seçmek kolay değildir. Üzücü olan şu ki; güya ülkenin en milliyetçi partisinin genel başkanı “Kurucu Önder Öcalan” dediğinde, milliyetçiliği kimseye bırakmayan insanlar elleri patlarcasına alkışlıyor. Buna karşılık bütün çekincelerini açıkça ortaya koyarak “Partimin menfaatleri için ülkenin barışına set çekemem” diyen bir muhalefet lideri, ilk hatasında —ki burada hata değil, ilkesel bir tutum görüyorum— kendi seçmeni tarafından silinebiliyor.
Sağ partilerin yaklaşık 75 yıldır kesintisiz biçimde iktidar çevresinde bulunmasının, buna karşılık AKP’ye muhalif olanların iktidara gelememesinin nedenlerinden biri tam da budur.
Türkiye’de PKK sorun mudur?
Evet. 48 yıl önce kurulan, 42 yıldır silahlı eylem yapan, binlerce insanın ölümüne vesile olan bir terör sorunudur. PKK, silahlı eylemlerine 1984 yılında başladı. AKP, bundan 18 yıl sonra, 2002’de iktidara geldi. AKP’nin iktidardaki yaklaşık 24 yılı da hesaba katıldığında, 42 yıldır Türkiye’nin hayatını belirleyen silahlı bir çatışmadan söz ediyoruz.
Bu 42 yıl boyunca çatışma, kan, gözyaşı ve patlayan bombalar gördük. Türkiye’de neredeyse hiçbir mahalle, hiçbir köy yoktur ki yoksul bir ailenin çocuğu asker veya polis ve hatta başka mesleklerden şehitler olmamış olsun. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun yoksul köylü çocukları dağa çıkarıldı; onların da hayatları henüz baharında söndürüldü.
Ben 48 yaşındayım. PKK neredeyse benimle yaşıt. Cumhuriyet ise 103 yaşında. Başka bir ifadeyle, Cumhuriyet tarihinin neredeyse yarısı bu çatışmayla geçti. Sorun öldürmekle, bombalamakla, köyleri boşaltmakla, ağır silahlar kullanmakla, uçak sortileriyle ve sınır ötesi harekâtlarla çözülemedi. İlker Başbuğ’un ifadesiyle —PKK’nın mevcudu 5 bin kişi kabul edildiğinde, 35.000 kayıpla— örgüt yedi defalarca ortadan kaldırılmış olmalıydı. Fakat örgüt yeniden insan devşirdi, şiddet yeniden üretildi ve çatışma devam etti.
On binlerce örgüt mensubu öldürüldü; askerler, polisler, korucular, öğretmenler, kamu görevlileri ve siviller şehit oldu. Sayılar konusunda farklı açıklamalar bulunsa da değişmeyen gerçek şudur: On binlerce insan öldü ama sorun çözülmedi. Demek ki bugüne kadar uygulanan yöntemi aynen sürdürerek farklı bir sonuç elde etmeyi beklemek mümkün değildir.
Silahın çözemediğini siyaset çözmek zorundadır
Bu aşamadan sonra sorunun parlamentoda tartışılarak, konuşularak ve yasal bir zemine bağlanarak çözülmeye çalışılması gerekir. Bunun adı teslimiyet değil, siyasettir.
Dünyada silahlı örgütlerin müzakere yoluyla çözümü ilk değildir. En önemli örnek, Kuzey İrlanda’da IRA’nın 1994’te ilan ettiği ateşkesin ardından Birleşik Krallık (İngiltere) ve İrlanda hükümetleriyle bölgedeki siyasal partilerin katıldığı müzakerelerin, 10 Nisan 1998 tarihinde Hayırlı Cuma Anlaşması (Good Friday Agrğement) ile sonuçlanmasıdır. Anlaşma; siyasal katılımı, güç paylaşımını, güvenlik reformunu ve mahkûmların koşullu salıverilmesini içeren kapsamlı bir barış düzeni kurmuş; IRA silahlı faaliyetlerini sona erdirdiğini açıklayarak, 2005’te silahlarını bağımsız bir uluslararası komisyonun gözetiminde kullanılamaz hâle getirmiştir.
Silahlı örgüt mensuplarına hiçbir güvence vermeden onların silah bırakmasını beklemek gerçekçi değildir. Dağa çıkan insana, silahını bıraktığında başına ne geleceği konusunda bir güvence verilmezse niçin insin ki? Üstelik “çerçeve yasa” ile getirilen çözüm mekanizması koşullu salıverme (şartlı tahliye) niteliğinde, yani ipin bir ucu yine devletin elindedir. Kişi, koşullu salıverme şartlara uymadığı takdirde bu imkânı kaybedebilir.
Elbette ki, koşullu salıverme uygulaması, risk içeren bir tercihtir. Fakat hayatımızdaki bütün diğer önemli kararlar gibi barış da risksiz değildir. Kırk iki yıldır denenmiş ve sonuç vermemiş yöntemleri sürdürmenin de bir riski, hatta ağır ve kanıtlanmış bir maliyeti vardır.
Bu bir af mı?
Teknik olarak kanun bir af kanunu değildir. Af kanunu için meclisin 3/5 oranında (360) oy gerekir. Bu yasa 467 oy ile kabul edilmiştir. Yani kabul oyu verenler af kanunu çıkarabilecek çoğunluktadır. Ancak öyle yapılmamıştır, bu bir af kanunu değil infaz düzenlemesini değiştiren (şartlı tahliye) kanunudur.
Türkiye’de son yıllarda af kanunu ile yapılması gereken düzenlemeler, topluma “Hükümet suçluya af çıkarıyor” izlenimi vermemek için, yargı reformu/yargı paketi adı altında Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanunda (Ceza İnfaz Kanunu) değişiklik yaparak aşılmaktadır. Hem teknik olarak adı af kanunu olmadığı için 360 oy gerekmeksizin AKP+MHP oyları yeterli olmakta, hem de “hükümet af çıkarıyor, suçluları salıyor” algısını yaratmadan, kolaylıkla ülkücü mafya, türlü adi suçlular, organize suç üyeleri, hatta terör örgütü üyeleri infaz sürelerinin çok çok altında bir sürede dışarı salıverilmektedir.
Af kanunu ile yapılması gereken işlemlerin infaz kanunu değişiklikleriyle gerçekleştirilmesi doğru bir hukuk tekniği değildir. Af ile infaz düzenlemesi aynı şey değildir. Buna rağmen Türkiye’de “af” kelimesinin yaratacağı siyasal tepkiyi önlemek amacıyla infaz düzenlemeleri üzerinden örtülü aflar çıkarılması yeni bir uygulama değildir.
Alaattin Çakıcı’nın, Kürşat Yılmaz’ın ve başka organize suç mensuplarının tahliyesini mümkün kılan devlet, bunu infaz düzenlemeleriyle yaptı. Bu düzenlemelerden çok sayıda adli suçlu ve organize suç mensubu da yararlandı. Hizbullah veya IŞİD bağlantılı kişilerin tahliyeleri de kimi zaman özel af kararlarıyla, kimi zaman infaz rejimindeki değişikliklerin sonucunda gerçekleşti.
Devlet, kamuoyunun çoğu zaman farkına bile varmadığı bu tahliyeleri sessiz sedasız yaparken bugün PKK’nın tasfiyesi amacıyla çıkarılan düzenlemeyi sanki Türkiye tarihinde eşi görülmemiş bir tavizmiş gibi sunmak tutarlı değildir.
Devlet mafya mensuplarını, katilleri, cinsel suç faillerini ve farklı terör örgütleriyle bağlantılı kişileri çeşitli infaz düzenlemeleriyle serbest bırakabiliyorsa, 42 yıllık silahlı çatışmayı sona erdirecek bir çözüm için birtakım koşullu tahliye imkânlarının tartışılması da tek başına ihanet sayılamaz.
Asıl mesele, bunun gizli pazarlıklarla değil, Mecliste tartışılan, şartları belirlenmiş ve denetlenebilir bir kanunla yapılmasıdır.
Çerçeve Yasa’da ne var ne yok?
Tartışmayı öncelikle kanunun gerçek içeriği üzerinden yürütmek gerekir. Çerçeve Yasa’dan;
1. Federasyon,
2. Abdullah Öcalan’a af,
3. Mevcut Cumhurbaşkanının görev süresinin uzatılması
Çıkmıyor.
Bunlar kanunda yoktur. İleride bu yönde başka teklifler getirilebileceği endişesi, bunların bugünkü kanunun içinde bulunduğu anlamına gelmez.
Federasyona geçilmesi veya Cumhurbaşkanının görev süresinin değiştirilmesi anayasa değişikliği gerektirir. Öcalan’a ya da başka bir kişiye af çıkarılması ise Anayasa’nın aradığı nitelikli çoğunlukla kabul edilecek ayrı bir af kanununu (360 oy) gerektirir. İstenmiş olsaydı bu konuda açık bir hüküm de kanuna konulabilirdi. Konulmamıştır.
Dolayısıyla bugün itibarıyla ne federasyon kurulmuştur ne Cumhurbaşkanının görev süresi uzatılmıştır ne de Öcalan’a af çıkarılmıştır. Bunlar daha sonra gündeme getirilirse o zaman ayrıca ve açıkça itiraz edilir. Gelecekte ortaya çıkabilecek bir ihtimale dayanarak bugün mevcut olmayan hükümleri kanunda varmış gibi anlatmak hukuk değil, siyasal manipülasyondur.
Peki, kanuna hiç mi itirazım yok?
Elbette var.
Birinci itirazım, düzenlemenin yalnızca PKK’ya yönelik olmasıdır. Eğer hedef gerçekten “Terörsüz Türkiye” ise yaklaşım bütün terör örgütlerini kapsamalıdır. Türkiye’de faaliyet gösteren bütün silahlı örgütlerin tasfiyesine ve şiddetin sona erdirilmesine yönelik genel, eşitlikçi ve tutarlı bir politika geliştirilmelidir.
İkinci itirazım, bütün kontrolün yürütmeye ve yürütmeye bağlı kamu görevlilerine bırakılmasıdır. Kimlerin düzenlemeden yararlanacağı, şartların gerçekleşip gerçekleşmediğinin nasıl belirleneceği, kararların hangi ölçütlere göre alınacağı ve bunların nasıl denetleneceği açık olmalıdır. Yürütmenin takdirini denetleyecek bağımsız, çoğulcu ve hesap verebilir bir mekanizma kurulmadan uygulamanın keyfîleşmesi önlenemez. İnsanların özgürlüğünün idarenin “insafına” bırakılması kabul edilemez. Ayrıca teknik olarak yargının vereceği kararlar idarenin takdirine bırakılmıştır. Bunun çerçeve bir yasa olduğundan hareketle, Milli Güvenlik Kurulu’nun kararlarını esas alan vesayetçi mekanizmanın bağımsız yargı kontrolüne bırakılmasına yönelik yeni kanuni düzenlemelerin yapılması, hukuk devleti ilkesine daha uygun olacaktır.
Üçüncü itirazım, meselenin yalnızca güvenlik politikası olarak ele alınması ihtimalidir. “Terörsüz Türkiye” deniliyorsa yalnızca silahlı örgütlerin tasfiyesi değil, masum insanların terörist muamelesi görmesine yol açan ölçüsüz güvenlikçi yaklaşım da sona erdirilmelidir. Demokratikleşme, eşit yurttaşlık, hukuk devleti ve temel hak güvenceleri sürecin ayrılmaz parçaları olmalıdır.
Çıkış Garantisi: Sırrı Süreyya Önder Sübabı
Kanun’un 10. maddesi, sürecin yürütülmesinde görev alanlar bakımından bir tür çıkış garantisi öngörmektedir:
MADDE 10 – (1) Bu Kanun kapsamında verilen görevler, ilgili kamu kurum ve kuruluşlarınca ivedilikle yerine getirilir.
(2) Bu Kanunun amaç ve faaliyetleri kapsamında verilen görevleri yerine getiren kişilerin, bu görevleri nedeniyle hukukî, idarî veya cezaî sorumluluğu doğmaz.
Anayasa hukukunda “çıkış garantisi”, olağanüstü veya geçiş dönemlerinde sorumluluk üstlenen kişilerin, süreç sona erdikten ve siyasal koşullar değiştikten sonra yaptıkları işlemler nedeniyle cezalandırılmayacaklarına ilişkin güvencedir. Bunun en bilinen örneklerinden biri, 12 Eylül 1980 darbesini gerçekleştiren Millî Güvenlik Konseyi üyeleri ile darbe döneminde görev yapanlar hakkında yargı yolunu kapatan 1982 Anayasası’nın geçici 15. maddesiydi. 2010 Anayasa değişikliği ile kaldırılmış ve darbecilerin yargılanmasının önü açılmıştır.
Kanun’un 10. maddesi bir çıkış garantisi oluşturmakta; sürecin yürütülmesinde görev alacak kamu görevlileri ve diğer kişilerin, daha sonra siyasal iklimin değişmesi hâlinde hukukî, idarî veya cezaî takibata uğrama endişesi taşımadan hareket edebilmelerini amaçlamaktadır. Bir bakıma süreç için bir emniyet supabı tesis edilmektedir.
Bu güvence, Sırrı Süreyya Önder tecrübesi düşünüldüğünde daha anlaşılır hâle gelmektedir. Önder, 2013 Çözüm Süreci’nde İmralı görüşmelerini yürüten heyette yer almış; buna rağmen süreç sona erdikten sonra, 2013 Nevruz’unda yaptığı ve çözüm sürecinin bağlamından ayrı değerlendirilen konuşma nedeniyle “terör örgütü propagandası” suçundan üç yıl altı ay hapis cezasına mahkûm edilerek cezaevine konulmuştur. Önder, devletin bilgisi ve iradesi dâhilinde yürütülen bir barış sürecinde sorumluluk alan kişiler, siyasal koşullar değiştikten sonra bu faaliyetleri nedeniyle cezalandırılırsa gelecekte hiç kimse benzer bir süreçte sorumluluk üstlenmek istemeyeceğini, haklı olarak ileri sürmüştür.
Onuncu madde, tam da bu tecrübenin tekrarını önlemeye yönelik görünmektedir. Bu nedenle maddede sorumsuzluk güvencesi bulunması ilke olarak anlaşılabilir ve hatta gereklidir. Ancak hükmün kapsamı sınırsız yorumlanmamalıdır. Güvence yalnızca kanunun verdiği görevlerin hukuka uygun biçimde yerine getirilmesinden doğan sorumluluğu kapsamalı; görevle ilgisi olmayan eylemleri, kişisel suçları, keyfî işlemleri veya ağır insan hakları ihlallerini cezasız bırakan mutlak bir dokunulmazlığa dönüşmemelidir. Aksi hâlde süreci korumak için getirilen emniyet supabı, hukuk devleti ilkesini devre dışı bırakan bir sorumsuzluk zırhı hâline gelir.
467 oy küçümsenebilir mi?
Kanun, yalnızca AKP ve MHP’nin oylarıyla kabul edilmiş değildir. DEM Parti, Yeni Parti, Yeni Yol Partisi ve başka milletvekilleri de kendi gerekçeleri ve şerhleriyle sürece katılmıştır. Toplam 467 milletvekilinin desteği, 600 üyeli Meclisin yaklaşık yüzde 78’i demektir. Cumhuriyet tarihinde bir kanunun kabulünde 467 oy sıradan bir sayı değildir.
Bu desteği veren her partinin aynı niyetle hareket ettiği söylenemez. Her birinin farklı gerekçeleri, beklentileri ve çekinceleri vardır. Fakat farklı siyasal aktörlerin ortak bir meselede buluşması, bunların tamamının AKP’nin Erdoğan’ın peşine takıldığı anlamına gelmez.
Yeni Parti, bu süreçte bulunma nedenini Türkiye’nin barışı olarak açıklıyor. DEM Parti, silahların susmasını ve anaların ağlamamasını istiyor. Diğer partiler de şerhlerini koyarak sorunun gizli pazarlıklarla değil, Mecliste çözülmesi gerektiğini savunuyor. Bunların tamamını “Erdoğan büyük bir oyun kurdu ve bütün muhalefeti kuyruğuna dizdi” şeklinde açıklamak, yalnızca Erdoğan’ı olduğundan daha kudretli göstermekle kalmaz; Meclisteki bütün partileri ve milletvekillerini iradesiz figürlere indirger. TBMM’nin büyük çoğunluğu için “emperyalizmin emrine girdi” şeklinde eleştiri getirmek mesnetsiz bir genelleme, ötesi insafsızlıktır.
Her şeyi “oyun kurma” ve “oyun bozma” diliyle açıklamak
Türkiye’de siyasal olayları sürekli komplo, büyük oyun, hamle, karşı hamle, tuzak ve oyun bozma kavramlarıyla açıklama alışkanlığı gelişti. Oysa hayat her zaman böyle işlemez. Bir parti komisyona girmiş, tartışmalara katılmış, önerilerde bulunmuş ve çekincelerini kayda geçirmiş olabilir. Sonunda da “Demokratikleşme bakımından eksiktir ama silahların bırakılması için başlangıç olarak desteklenebilir” diyebilir. Bunun için mutlaka Erdoğan’ın oyununa gelmiş olduğu anlamına gelmez.
Özgür Özel’in tavrını da Erdoğan’ın büyük oyununu bozan olağanüstü bir stratejik deha olarak sunmaya gerek yoktur. Özgür Özel barıştan yana olduğunu, partisinin komisyona katıldığını ve düzenlemenin oluşumunda sorumluluk aldığını söylemiştir. Yapılan şey bundan ibarettir.
Üstelik Yeni Parti bu süreçte iktidardan herhangi bir siyasal nezaket de görmemiştir. Belediyelerine yönelik operasyonlar sürmüş, tutuklamalar devam etmiş, partiye yönelik yargısal ve idari müdahaleler hiç durmamıştır. Bütün bunlara rağmen “İktidar bize kötülük yaptı; öyleyse ülkenin yakaladığı barış fırsatına hayır deriz” dememek, iktidara teslimiyet değil, parti menfaatini ülkenin menfaatinin önüne koymamaktır.
Hayır demek burada en kolay olandır. Zor olan, eleştirileceğini bilerek, tüm eleştiri ve hayal kırıklıklarını göğüsleyerek sorumluluk almaktır.
Özgür Özel eleştirilemez mi?
Elbette eleştirilebilir.
Bence tavrını daha açık anlatabilirdi. “Bu konuda milletvekillerimizi bağlayan toplu bir parti kararı almayacağız. Ben ve parti yönetimi, ilkesel olarak evet demeyi doğru buluyoruz. Milletvekili arkadaşlarımız ise kendi değerlendirmeleri ve seçmenlerinin talepleri doğrultusunda oy kullanabilirler. Hayır oyu da halkımızın meşru tercihidir.” Diyebilirdi ve bunu daha açık anlatabilirdi.
Böyle bir açıklama, ortaya çıkan ikili görüntüyü daha anlaşılır hâle getirebilirdi. Nitekim en fazla “hayır” oyu, 54 milletvekiliyle yine Yeni Parti içinden çıkmıştır. Bu durum, partinin farklı görüşlere alan açtığını göstermekle birlikte bu alanın neden ve nasıl açıldığının daha açık anlatılması gerektiğini de ortaya koyuyor.
Yeni Parti’nin ayrıca anayasal sorumluluğu vardır. Anayasa Mahkemesinde iptal davası açılabilmesi için gereken 120 milletvekili sayısı, mevcut Meclis aritmetiğinde onun desteği olmadan fiilen sağlanamamaktadır. Cumhurbaşkanının ve iktidar grubunun kendi çıkardıkları kanuna karşı dava açmayacakları düşünüldüğünde, anayasal denetimi harekete geçirme gücü büyük ölçüde Yeni Parti’nin elindedir.
Dolayısıyla Yeni Parti, barış sürecini desteklerken hukuk devleti, denetim, belirlilik ve temel haklar bakımından kanundaki sorunlu hükümleri Anayasa Mahkemesine taşıma sorumluluğunu da unutmamalıdır. Bir kanunun siyasal amacını desteklemek, onun her hükmünü anayasaya uygun kabul etmek anlamına gelmez.
Özgür Özel’i kusursuz görmüyorum. Fakat karşı çıkmak için onlarca gerekçesi ve binlerce bahanesi varken, doğru olduğuna inandığı konuda siyasal risk almasını önemli buluyorum.
Bu süreç anayasa pazarlığına dönüşebilir mi?
Asıl haklı endişe burada başlamaktadır.
PKK’nın tasfiyesine yönelik düzenlemelerin DEM Parti’yi Cumhur İttifakı’na yaklaştırması ve iktidarın bu yakınlaşmayı anayasa değişikliği için kullanmaya çalışması elbette mümkündür. Siyasette pazarlıklar ve hesaplar hiçbir zaman sona ermez.
Anayasa değişikliğinin halkoyuna sunulabilmesi için en az 360, doğrudan kabul edilebilmesi içinse en az 400 milletvekilinin desteği gerekir. Mevcut dağılımda AKP, MHP ve DEM Parti’nin toplamı referandum eşiğine yaklaşabilir veya onu aşabilir. Fakat 400 oya kendiliğinden ulaşılması mümkün görünmemektedir. Bunun için başka partilerden destek veya milletvekili transferleri gerekir.
Daha önemlisi, federasyon meselesi sıradan bir anayasa değişikliği değildir. Anayasa’nın 3. maddesi, Türkiye Devleti’nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütün olduğunu düzenler. Dördüncü madde ise bu hükmün değiştirilmesini ve değiştirilmesinin teklif edilmesini yasaklar. Dolayısıyla üniter devlet yapısını ortadan kaldırmayı amaçlayan bir federasyon teklifi, anayasal teklif yasağıyla karşılaşır.
TCK’nin 309. Maddesi anayasal düzeni cebir ve şiddet yoluyla değiştirmeye teşebbüs suçunu düzenlemektedir. İlk üç maddenin değiştirilmesine yönelik teşebbüs, iktidar partisinin sistem üzerindeki fiili ağırlığı dikkate alındığında “cebir” unsurunun gerçekleştiğini kabul etmek için yeterlidir. Nitekim böyle bir teşebbüs, sadece bir siyasal düşüncenin açıklanması veya tartışılması değil, Anayasa’nın öngördüğü düzeni cebir ve şiddet kullanarak ortadan kaldırmaya teşebbüs edilmesi suçunu oluşturur.
Cumhurbaşkanının görev süresinin uzatılması da bu kanunun içinde değildir. Böyle bir düzenleme getirilirse kendi koşulları, amacı ve sonuçları bakımından ayrıca değerlendirilmelidir. AKP’nin ileri süreceği yeni anayasa paketine kimsenin kolayca itiraz edemeyeceği özgürlük, barış veya demokratikleşme hükümleri koyup bunların arasına kendi siyasal geleceğine hizmet eden, mevcut cumhurbaşkanının görev süresini uzatmaya yönelik hükümler yerleştirmeye çalışması mümkündür. Türkiye, geçmişte de olumlu düzenlemelerle tartışmalı hükümlerin aynı paket içinde seçmene sunulduğu anayasa değişiklikleri gördü.
Ancak gelecekte böyle bir paket getirilebileceği ihtimali, bugün kabul edilen her kanuna hayır demeyi gerektirmez. Tuzak niteliğinde bir anayasa değişikliği geldiğinde ona karşı çıkılır. Bugünkü kanunun içinde olmayan hükümler, ileride getirilebilir diye bugünden kabul edilmiş sayılamaz.
AKP’nin samimiyet ölçüsü
Bu sürecin samimi olup olmadığı, AKP’nin onu kendi iktidarının devamına bağlayıp bağlamayacağıyla anlaşılacaktır.
AKP;
⎯ Barışı Erdoğan’ın yeniden adaylığına,
⎯ Yeni bir anayasa pazarlığına,
⎯ Muhalefetin etkisizleştirilmesine,
⎯ Demokratik düzenin daha fazla tasfiyesine,
⎯ Parti değiştirmelere ve milletvekili transferlerine
bağlamazsa, sürecin gerçekten silahlı çatışmayı sona erdirmeyi amaçladığı düşünülebilir. “Barış istiyorsanız Erdoğan’ın görev süresini de uzatacaksınız” denilirse o zaman barış, siyasal şantajın aracına dönüştürülmüş olur. Buna elbette karşı çıkılmalıdır.
Endişe duymak insanidir. AKP’nin geçmiş uygulamaları dikkate alındığında kuşkulanmak için yeterince neden de vardır. Fakat ihtiyatlı olmakla, henüz gerçekleşmemiş bütün ihtimalleri olmuş gibi anlatmak aynı şey değildir. DEM Parti ileride Cumhur İttifakı’yla hareket edebilir. Bu onun siyasal tercihi olur. Fakat bunu yapabilecek olması, bugünkü Çerçeve Yasa’nın federasyon getirdiğini veya Erdoğan’a ömür boyu cumhurbaşkanlığı verdiğini göstermez.
Halkın tepkisi ve siyasal manipülasyon
Halkın önemli bir kesiminin kanuni düzenlemeye karşı olduğu söylenebilir. Fakat kamuoyunun neye karşı olduğunu da sormak gerekir. İnsanlar kanunun gerçek içeriğine mi karşıdır, yoksa kendilerine anlatılan federasyon, özerklik, Öcalan’a doğrudan af ve Erdoğan’a ömür boyu iktidar iddialarına mı?
Kanunda bulunmayan unsurlar üzerinden oluşturulan tepki, bilinçli bir halk iradesi olarak sunulamaz. Özellikle İYİ Parti ve Zafer Partisi çevresinde geliştirilen dil, düzenlemenin gerçek içeriğini tartışmak yerine milliyetçi korkuları harekete geçirmeye yönelmiştir. Bu, halkın kaygılarını küçümsemek anlamına gelmez. Tam tersine, halkın doğru bilgiye ulaşmasını sağlamak gerekir. İnsanlara “Kaygılanmayın, hiçbir risk yok” demek de doğru değildir. Risk vardır; fakat riskin ne olduğu dürüstçe anlatılmalıdır.
Gerçek risk, bu kanunun doğrudan federasyon kurması değildir. Gerçek risk, barış sürecinin ileride iktidarın anayasal ve siyasal hesaplarına alet edilmesidir. Bu ihtimale karşı uyanık olmak gerekir.
Ayrıca şunu da belirtmek gerekir ki, bir kişinin PKK mensuplarının koşullu salıvermeden yararlanmasına karşı çıkması da son derece insanidir. Hiçbir manipülasyonu kabul etmeksizin, tek başına “PKK’lıların salınmasına karşıyım” demek, saygıyı hak eden demokratik bir tercihtir.
Sağ neden sürekli kazanıyor?
MHP Genel Başkanı “Kurucu Önder Öcalan” dediğinde yılların ülkücüleri alkışlıyor. Erdoğan sabah “ak” dediğine akşam “kara” dese aynı kitle yine elleri patlarcasına alkışlayabiliyor. Buna karşılık muhalif seçmen, kendi partisinin veya liderinin en küçük hatasını bile nihai bir kopuş nedeni sayabiliyor.
Selahattin Demirtaş’ın dokunulmazlığının kaldırılmasını isteyen AKP’ydi. Onu tutuklayan ve yaklaşık on yıldır cezaevinde tutan da AKP iktidarıdır. Fakat Demirtaş’ın içeride olduğunu dile getiren Yeni Partili Murat Emir, DEM Parti Milletvekili Saruhan Oluç’tan, sanki tutsaklığın müsebbibiymiş gibi tepki görebiliyor. Eşeğini dövemeyen, semerini dövüyor.
Elbette buradan “Muhalifler de biat etsin” sonucu çıkarılamaz. Sağ seçmenin sorgulamadan itaati örnek alınması gereken bir davranış değildir. Sol seçmenin eleştirel olması, düşünmesi, itiraz etmesi ve kendisine dayatılanı kabul etmemesi değerlidir. İnsanlar haklı olarak “Ne yapalım, ilkesiz mi olalım; düşüncemizi söylemeyelim mi; eleştirmeyelim mi; tıpış tıpış sandığa mı gidelim?” diyebilir. Elbette hayır.
Mesele eleştirmek ile siyasal örgütü her tartışmada parçalamak arasındaki farktır. Bir partiyi, lideri veya topluluğu eleştirmek başka; ilk anlaşmazlıkta onu bütünüyle değersizleştirerek ortak siyasal gücü dağıtmak başkadır.
İnsan gücünü yalnızca liderden değil, örgütten alır. Lider bugün Özgür olur, yarın Ahmet, Mehmet veya —keşke bir kadın olsa— Sinem olur. İsimler değişebilir. Asıl mesele, ortak siyasal gücün korunması ve iktidar seçeneğinin ayakta tutulmasıdır. Sağ partiler, yanlış da yapsa kendi birliklerini koruyarak iktidar hedefinden vazgeçmiyor. Muhalifler ise en küçük hatada liderlerini, partilerini ve birbirlerini tasfiye ederek bütün enerjilerini iç tartışmalarda tüketiyor. Bu itiraz hâli bir türlü iktidar iradesine dönüşmüyor.
Kimin iktidar olduğundan önce, kimin artık iktidarda olmaması gerektiği
Türkiye’de bugün temel hedef, otokratik ve oligarşik iktidar yapısından kurtulmak ve seçim yoluyla iktidarı değiştirmek olmalıdır. Hatta bu aşamada kimin iktidar olacağından önce, kimin artık iktidarda olmaması gerektiği önemlidir.
Muhalefet partilerinin hatası eleştirilemez değildir. Ancak her günlük tartışmada bütün enerjiyi muhalefetin eksiklerine yöneltmek, iktidarın yaptığı ağır hukuksuzlukları ikinci plana iter. Muhaliflerin görevi kusursuz bir parti veya kusursuz bir lider aramak değildir. Böyle bir parti de lider de yoktur. Asıl görev, demokratik yollarla iktidar değişikliğini mümkün kılacak gerçek bir alternatifi korumak ve güçlendirmektir. Mümkünse muhalefetin ideolojik ayrıma gitmeden bir mutabakatla topyekün hareket etmelidir.
PKK’nın tasfiyesi bütün siyasi partiler açısından tarihsel bir sorumluluktur. Elbette bunun nasıl yapılacağı tartışılır. Kanunun kapsamı, hukuk tekniği, denetim mekanizması ve demokratikleşme boyutu eleştirilir. İleride kurulabilecek anayasa pazarlıklarına karşı da sonuna kadar direnilir.
Ancak 42 yıldır kanla çözülemeyen bir sorun, Mecliste konuşularak ve geniş bir siyasal mutabakatla çözülmeye çalışılıyorsa bunu sadece “Erdoğan’ın oyunu” diyerek değersizleştirmek doğru değildir. 2013’te başlayan süreç, iktidarın seçim hesabına kurban edildi. “Seni başkan yaptırmayacağız” sözü söylendiğinde masa devrildi ve çatışma yeniden başladı. O gün muhalefet, “Kapalı kapılar ardında pazarlık yapmayın; gelin bu meseleyi Mecliste çözelim” demişti. Bugün en azından komisyon Mecliste kurulmuş, konu tartışılmış, partiler çekincelerini dile getirmiş ve bir kanun yapılmıştır. İyi veya kötü; fakat demokratik siyasetin içinde yapılmıştır.
Bizim halk olarak demokratik siyasete güvenmekten başka çaremiz yoktur.
Benim tek dileğim gerçekten terörün bitmesidir. Bir memleket evladının daha burnunun kanamaması, masum insanların terörist muamelesi görmemesi ve “terör” denilen bu çirkin kelimenin artık hayatımızdan çıkmasıdır.
Bu lanet bitecekse bırakın birtakım tavizler de olsun. Barışın illaki bir bedeli olabilir; fakat kırk iki yıldır ödediğimiz kanın bedelinden daha ağır olamaz.