Fon skandalı, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin sayılı dolandırıcılıklarından biri olarak anılacak. AK Parti'nin üst yönetiminden tutun Cumhur İttifâkı ile iltisaklı olanlara, bürokrasiden organize suç örgütlerine, uluslararası işbirlikçilerden iktidar yanlısı medyaya kadar pek çok kişinin bu işin içinde olduğunu artık bilmeyen yok. Ve bu skandal patlak vermeden, başta Morgan Stanley Capital International (MSCI) gibi endeks sağlayıcı uluslararası kurumlar neredeyse bir yıldır bu manipülasyonlarla ilgili sert uyarılar yaptığına göre, olup bitenden başta Semaye Piyasası Kurulu (SPK), Borsa İstanbul yönetimi, genel olarak ekonomi bürokrasisi ve hükûmet yetkililerinin bîhaber olması asla mümkün değil. Yani çok geniş bir yasadışı operasyon ve geniş bir suç ağından söz ediyoruz.
Yukarıdan aşağıya, aşağıdan yukarıya iz sürmek gerekiyor. Hele ki şu süreçte örtbas için harıl harıl çalışan birileri varken... Birkaç kurban vererek bu skandaldan kurtulma hesabını yapanlara bu kez fırsat vermemek gerek. Zira şu 25 yıldaki yolsuzlukların haddi hesabı yok ve bugüne kadar bir şekilde sıyrılmayı başardılar. Bir de utanmazca dün CHP'yi, bugün de YENİ Parti'yi yolsuzluklardan arındırma iddiasıyla siyasî operasyon çekiyorlar değil mi?
1970'LERİN İTALYASI: P2 VE GLADIO ELELE
Bu olup bitenleri izlerken, 1980'lerde İtalya'da yaşananlar aklıma geldi. Bildiğiniz üzere, İtalya dendi mi akla, mafya, Vatikan, faşistlerin kalıntıları ve merkez sağ iktidarların işbirliğiyle, ülkenin nasıl soyulup soğana çevrildiği gelirdi. Yolsuzlukla içiçe geçen siyasetin en bariz örneklerinden biriydi, 1980'ler öncesinde İtalya'daki düzen.
Örnek olarak Orta Amerika'nın işbirlikçi faşist diktatörlükerini ya da Filipinler, Endonezya ve Nijerya gibi adı geçti mi ilk akla gelenin; yolsuzluk, rüşvet ve kayırmacılık olduğu ülkeleri de verebilirim ama bu rejim Avrupa Birliği'ne (AB) girmek için ter döküyor ya, o sebeple örneği Avrupa'dan seçtim. Öyle Kosova, Arnavutluk gibi ülkelerle kıyaslamak ayıp olur ya, o sebeple AB'nin 2.74 trilyon dolarlık gayrı safi yurtiçi hasılasıyla (GSYH), en büyük üçüncü ülkesi İtalya ile bir kıyaslama yapmak gerek! Tabii sözünü ettiğim dönemde, 1970'lerde bu ülke tarihinin en çalkantılı süreçlerinden birini yaşıyordu; 'Kurşun Yılları' (Anni di Piombo) olarak adlandırılan bu dönemde, derin bir siyasî ve ekonomik kriz içindeydi.
BEŞ BİRBİRİNE BENZEMEZ GÜÇ VE PARA İÇİN BİR ARADA
Tüm bu kargaşanın uluslararası ve ulusal sebepleri vardı ve tam bu zaman diliminde masonların kurduğu, sağ partilerin yöneticilerinden istihbarat servislerine, ordudan Vatikan'a, mafyadan sanayicilere ve bankacılara uzanan, emperyalistlerle işbirliği içindeki derin bir şebeke, ülkeyi avucunda oynatıyordu.
'Propaganda Due' (P2), bilindik adıyla 'P2 Mason Locası'nın bileşimine dikkat edin; ezelî düşmanların çıkarları için bir araya nasıl gelebildiğini görürsünüz. Mesela tarihsel olarak faşistler ve Vatikan, masonlardan nefret eder ama bu örgütte anti-komünizm hesabına bir arada her türlü işi çeviriyorlardı. Buna cinayetler de dâhildi, o işi ise mafya hallediyordu! Bu karanlık koalisyon, 1877 yılında 'İtalya Büyüt Doğusu' (Grande Oriente d'Italia) bağlı olarak kurulmuş, ancak zamanla amacından saparak anti-komünist ve gizli siyasî bir yapılanmaya dönüşmüş örgütün çatısı altında birleşmişti.
KALKINMANIN DA, DEMOKRASİNİN DE ÖNÜNDEKİ EN BÜYÜK ENGELDİ
Oysaki ülke, İkinci Dünya Savaşı ve öncesinde faşist Benito Mussolini'nin bıraktığı bir enkazın üzerinde hızlı bir sanayl hamlesine girişmişti. 1950'lerden sonra ve özellikle 1960'larda sanayi temelli bir kalkınmanın etkileri hissediliyordu. Ancak hem ABD'nin hem de bağlaşıklarının, yani Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü'nün (NATO) canını sıkan bir mesele vardı; İtalyan Komünist Partisi (Partito Comunista Italiano-PCI) oldukça güçlüydü, işçi sınıfı hareketi de öyle! Bu güç sayesinde, önemli kazanımlar elde etmişlerdi, bu da hem sermayeyi hem de devleti ele geçirmiş olanları fazlasıyla rahatsız ediyordu.
DIŞ GÜÇLER OLMADAN OLUR MU?
P2 ile NATO arasındaki bağlantı, Soğuk Savaş döneminde İtalya'yı sarsan en büyük 'derin devlet' skandallarından biri... P2, NATO'nun İtalya'daki gizli anti-komünist stratejilerinin yürütücü aklı ve insan kaynağı deposu haline geldi.
İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra NATO ve CIA koordinasyonunda, olası bir Sovyet işgaline karşı Batı Avrupa ülkelerinde 'Stay-Behind' (Cephe Gerisi) adı verilen gizli paramiliter direniş ağları kuruldu. Bu yapının İtalya'daki adı Gladio'ydu. 1981'de ele geçirilen P2 üye listesi, İtalyan askerî istihbarat servislerinin başkanlarının, genelkurmay düzeyindeki generallerin ve amirallerin neredeyse tamamının, bu örgütün üyesi olduğunu ortaya çıkardı. Gladio operasyonunu askerî olarak yöneten elit kadroyla P2'nin tepe yönetimi aynı kişilerden oluşuyordu. Dolayısıyla, NATO'nun gizli planları, İtalya'da P2 üyesi generaller eliyle uygulanıyordu.
İŞLEVİ BİTİNCE İPİ ÇEKİLDİ
Locanın varlığı ve faaliyetleri uzun yıllar gizli kaldıktan sonra, 1976 yılında İtalya Büyük Doğusu tarafından resmî olarak masonluktan ihraç edilmiş olmalarına rağmen, faaliyetlerine yeraltında devam eden örgüt, 1981'deki skandalın ardından İtalyan Parlamentosu tarafından soruşturuldu. Ocak 1982'de çıkarılan özel bir yasayla gizli örgüt statüsünde tamamen yasaklandı ve dağıtıldı. Çünkü dünya değişiyordu, komplolar için böyle fazla kanlı ve karanlık işlere girmiş örgütler eskisi kadar gerekli değildi.
Mart 1981'de polis tarafından Licio Gelli'nin evine ve iş yerine yapılan baskınlarla örgütün yapısı gün yüzüne çıkarıldı. Aramalarda 962 kişilik gizli bir üye listesi ele geçirildi. Bu listede yer alan isimler İtalya'da büyük bir şoka neden oldu. Gelecekte İtalya Başbakanı olacak ünlü iş insanı Silvio Berlusconi, İtalyan kraliyet hanedanı üyesi Vittorio Emanuele, üç kabine bakanı ve çok sayıda milletvekili, askerî istihbarat ve gizli servis başkanları dahil 43 general ve amiral, yargıçlar, üst düzey bürokratlar, ünlü bankacılar ve ülkenin en büyük gazetesi Corriere della Sera'nın yöneticileri ve tabii hiçbir zaman ortaya çıkarılamayanlar...
VATİKAN'IN KİRLİ ÇAMAŞIRLARI
P2, İtalya'nın karanlık dönemlerindeki pek çok organize suç ve suikastla doğrudan ilişkilendirildi. Banco Ambrosiano'nun iflası bunlardan biriydi. Vatikan Bankası ile ortaklığı bulunan ve 'Tanrının Bankeri' olarak bilinen Roberto Calvi'nin yönettiği bankanın şüpheli çöküşünden söz ediyorum. Daha sonra Calvi, 1982'de Londra'daki Blackfriars Köprüsü'nün altında asılı olarak bulundu. Ölümünün P2 tarafından gerçekleştirilen bir infaz olduğu düşünülüyor. Daha da beteri var; 1980 yılında 85 kişinin öldüğü Bologna tren istasyonu bombalamasının soruşturmasını saptırmak ve failleri gizlemek... Bunlar öne çıkan birkaç suç sadece, yoksa yüzlerce yolsuzluk, provokasyon, kayırma ve rezillik saymakla bitmiyor.
'PARALEL DEVET YAPILANMASI'NIN HER TARİFİNE BİRE BİR UYUYOR
P2; siyaset, iş dünyası, medya ve yargıyı tamamen ele geçirerek anayasal düzeni arkadan dolanan sinsi örgütlenme modeli nedeniyle, günümüzde de dünya genelindeki birçok 'paralel devlet yapılanması'nın en önemli tarihsel emsâli olarak gösteriliyor.
Burada dikkat edilecek önemli bir nokta var; bu yapılanmalar dokuz canlı; hiçbir zaman kalbine kazık çakılmıyor, o sebeple vampir bir anda yeniden ortaya çıkabiliyor. Silvio Berlusconi'nin nasıl iktidara geldiğini ve nasıl rezaletlere imza attığını hatırlayın. Bu bildiğimiz isim, bir de sonraki dönemde iş dünyasından siyasete bu kara düzeni farklı maskelerle sürdürenler var. Hiçbir zaman bitmiyorlar.
P2'NİN POSTMODERN YERLİ VE MİLLÎSİ!..
Şimdi çok hızlı bir yakın tarih özeti geçeyim... Bu olaylar 1970'lerde yaşandı. Türkiye'de de bir Gladio vardı ve tabii NATO ve CIA tarafından kurulmuş anti-komünist örgütler... Bu örgütlerle güvenlik bürokrasisi ve ordu içinde yer alan bazı isimler de... 70'lerin sonunda adım adım askerî darbenin yolu böyle döşendi. İktidardaki sağ partilerin bu gidişatta önemli bir rolü vardı, bugün demokrasi havarisi geçinen iş dünyası örgütlerinin de! Bu süreçteki gizli ellere P2 diyelim. Darbeden sonra Türkiye'de demokrasi güçlerine ve sosyalistlere büyük bir darbe vuruldu. Sovyetler Birliği'ni çembere alacak 'Yeşil Kuşak' projesi için dikensiz gül bahçesi gerekiyordu. Türk-İslâm Sentezi sosuyla serbest piyasa ekonomisini bu millete yutturan Turgut Özal'ın partisiydi. ABD, NATO, AB işi garantiye almak için Gülen Cemaati'nin güçlenmesini sağladı. Tüm hükûmetler de önünü açtı. Koalisyonlar, beceriksiz merkez sağ hükûmetler, derken büyük yolsuzluklar, devlet içinde çeteler, faili meçhûller, eroin trafiği, Susurluk, derin devlet, sefil medya ve 2001 Bankacılık Krizi!.. Bu dönemdeki yapıya da P3 desek olur yani! Bu iş böyle yürümüyordu.
Birbiriyle çekişen ama emperyalizmin emriyle bir arada hareket edebilenlerle, sonunda postmodern bir iktidar değişikliği mecburî istikamet oldu. Gülen Cemaati ile birilerini eşleştirmek gerekiyordu, o da Adalet ve Kalkınma Partisi'ydi. 'Ilımlı islâm'ın muhafazakâr demokrat olduğu propagandası ve bir grup gerizekalı liberalin desteğiyle, bu millete bunu da yutturdular. Emperyalizmin 'Genişletilmiş Ortadoğu Projesi' (GOP) için buna gereksinimi vardı. Bu da P3.5 olsun!
HER ZAMAN KULLANIŞLI BİR BERLUSCONİ BULUNUR!
Paralel yapılanma, dış güçler için işbirlikçiyi sigortalamak anlamına gelir. Bir gün birisi, diğer gün ötekisi bu rolü üstlenir. Arada maraza da çıkar tabii, hem güç paylaşımı hem de para yüzünden; 15 Temmuz gibi... Paralel yapılanmaların finansmanı ise yolsuzluklarla sağlanır. Her zaman işin içinde mafya da vardır, medya da, iş dünyası da, bürokrasi de, hükûmetin içinden ve yanından olanlar da... Büyük hesaplaşma paralel yapılanmayla yaşandı ve sonrasında da rejim değişikliği oldu malûm. Yeniden 'derin devlet' iktidara bir yerinden katıldı. Cumhur İttifakı kuruldu. Cemaat FETÖ oldu, bazı tarikatlar yerini aldı. Siyasî ayağının bir bölümü ise hâlâ yerinde duruyor. ABD ve AB ile bazı gerilimler yaşandı ama bir şekilde idare edildi. Bu da olsun P4...
Bugün yaşananlar sadece bir sonuç... Yeğencilik, yağmacılık, adrese teslim ihaleler, parti devletinin inşası olur da, fon skandalı olmaz mı? Soru şu; bu skandalın böyle ortaya dökülmesinin ardında bu kara düzenin ortakları arasında bir hesaplaşma mı var, yoksa bu rejimin miadı doldu da, yerine yenisi mi inşa aşamasında? Çünkü böylesi tasarlanmış siyasî mühendislikler her zaman şapkadan bir Silvio Berlusconi çıkarır, paralelini de unutmaz! Belki de ufukta P4.5 vardır!
Sanırım derdimi anlattım. Bu kısır döngüden çıkmanın yolu, olup biteni çekirdek çitleyerek izlemekle olmuyor. Kurtarıcı beklemek yerine, halkın siyasete müdahale etmesi gerek! Muhalefete destek vermek yetmez, onları ırsî hastalıklardan da kurtarmak için siyasete girmek gerek, vebaya bağışıklık böyle kazandırılır!
KARARTARAK AKLAMAYA KARŞI UYANIK OLMA ZAMANI
Şimdi sadece Fatma Betül Sayan Kaya'nın hesap vemesi için değil, işin içinde kim varsa hesap sormak ve takibi asla bırakmamakla başlanabilir siyasete müdahaleye... Yoksa bu kirli siyasî ortamda bu da unutulacak.
Ahtapotun bir vantuzu değil, kolu kopsa yeniden çıkıyor, yoluna devam ediyor! Bunu yaparken, feda ettiği kolun koptuğu yerdeki yarayı dezenfekte ediyor, ki iltihâp olmasın ve ölümüne sebep vermesin. Dezenfeksiyonun buradaki karşılığı karartma ve aklama diyeyim! Şu anda bunu yapmaya çalışıyorlar. Uyanık olmamız gereken nokta da tam bu işte!
Bu ülkeyi darü'l harp sayanların bitmeyen tıkınmasına son vermenin başka bir yolu yok!..