Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşamış, öğretmenlik, okul yöneticiliği ve yazarlık yapmış Jacques Loria’nın gözlemlere dayanan hatıratı olan Türkiye’de Sansür Eğlenceleri kitabında II. Abdülhamit döneminde yaşanan bir sansür vakasını aktarılır. Gümrük memuru, Alman yolcunun eşyalarını ararken, bir paket görür. Yolcu pakette tavuk olduğunu belirtir. Memur paketi açar, tavuğun sarılı olduğu yağlanmış gazeteyi görür. Gözleri fal taşı gibi açılır ve “Bir gazete ha? Bilmiyor musun ki Osmanlı memaliğine gazete girdirmek yasaktır” der. Gazeteyi katlayıp alır.
Sansürün hedefinde sadece gazeteler değil, kitaplar da vardır. Aynı kitaptan aktaralım: “Bir kitapçı dükkânına girip de (falanca kitabı istiyorum) diyecek olursanız, kitapçı (ben öyle kitaplar satmam) cevabını verir. Gözünüzü kitapçının gözlerine dikerek dersiniz ki: Anladım, anladım. Bana emniyet edebilirsiniz, ben hafiye değilim. Haydi, şu kitabı getiriniz. Kitapçı etrafına göz gezdirir... Başka bir kimse bulunmadığından emin olduktan sonra dükkânın arkasına gider ve orada gizli bir dolaptan istenilen kitabı alır, kemal‐i ihtiyat ile bir gazeteye sararak müşteriye verir ve: Rica ederim, paltonuz altına koyunuz. Kimse görmesin.”
Sadece kitap ve süreli yayın değil, kitapçıları, hurufat dökümcülerini de dâhil edecek peş peşe sansür yasaları çıkarılır, Basmahane Nizamnamesi, Matbaalar Nizamnamesi gibi. Memnu ya da zararlı sayılan kitapları basan, bulunduran ya da okuyan herkesin cezası sürgündür. Henüz icat edilmediğinden etkin pişmanlıktan da yararlanamazlar. Kitapların kaderi de yakılmaktır. Ancak Maarif Nezaret avlusunda yakılan kitapların çıkardığı duman öylesine fazladır ki yangın çıktığı düşüncesiyle tulumbacılar binaya koşar. Sonunda kitapların bir hamamın külhanında yakılması ile bu mahsurların kalkacağına karar verilir.
Gazete ya da kitap ardından televizyon, sonra sosyal medya sansürü farklı nedenler ileri sürülse de günümüzde de sürüyor. Yüzlerce yayın ve kitap, sivil veya askeri iktidarların gadrine uğrar. İnsan düşünen bir varlıktır. Ancak bir kişinin düşüncesi, düşünce özgürlüğü kavramı ile bağdaşmaz. Bu özgürlük ancak özgürce ifade edilebildiği sürece değer kazanır. Bu değer, her zaman olumlu tepkilerle karşılanmaz. Bu tepkinin sonucu ifade özgürlüğünün sansüre uğramasıdır.
Sansür devlet ya da iktidar tarafından muğlâk ifadeler taşıyan yasalarla yerine getirilir. Gözaltı, tutuklanma, eserlerin basılmadan engellenmesi, bazen imhası ile sonuçlanır bireyler veya örgütler için. Anayasa’nın ya da Anayasa Mahkemesi’nin pek de dikkate alınmadığı bir durumda yasalar çoğunlukla iktidardan yanadır zira. Yeni icat yasalar da kullanılır: “Halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma suçu, gerçeğe aykırı bir bilgiyi toplumda endişe, korku veya panik yaratmak amacıyla alenen yaymak.” Sosyal medyanın da zabt-u rabt altına alınması için yapılan çalışmaları da unutmamak gerekir. Bu tür uygulamaların sonucu da şüphesiz halkın haber alma özgürlüğünün geçersiz kılmasıdır.
İfade özgürlüğünde önemli görevi medya üstlenir. Kısıtlayıcı düzenlemelerin kaldırılması için hiç olmazsa bir kısmı mücadele eder. Diğerleri mezarlık yanından geçerken başını havaya dikip ıslık çalanlar gibidir. Basın özgürlüğü için değil kendi özgürlüğü için kullanır kalemini. Eskimiş amiral gemisinin yağcısı (Yanlış anlaşılmasın. Makine dairesi temizliği, yağlama ve torna-kaynak işlerinden sorumlu kişi) arkası yarın dizisi senaristi gibi her bölüme yeni bir hikâye oluşturur. Osmanlı’dan beri enkaz altında kalan basın özgürlüğü için tek ses çıkarmadan.
Türkiye Barolar Birliği Başkanı Erinç Sağkan, 2026-2027 Adli Yıl Açılış Töreni'nde ifade özgürlüğünden bahsederken, “Ülkemizdeki ifade hürriyetini ilgilendiren yargı pratikleri özgürlük alanlarını genişleten ve koruyan değil aksine daraltan ve baskılayan bir noktaya varmıştır” dedi. Sağkan, son dönemde kişi özgürlüğünü sınırlayan tutuklama ve bazı adli kontrol tedbirlerinin ölçüsüz şekilde uygulanmasına dikkati çekti. İzin verilen ve izin verilmeyen düşünce ayrımının yapıldığına da işaret etti.
İzin verilmeyen düşünceleri anlamak zor değil. Mesela Girne’deki kurtarma gemisine bir haber kanalını almamak. Başka ne var? Bir kitap. İBB Başkanı’nın savunmasını içeren. İddialara göre, mahkeme kararının toplatılmasından iki gün sonra geldiği kitap. Toplamaya gelenlere mahkeme kararı sorulduğunda “Mahkeme kararı arkadan gelir” cevabının verilmesi. Bu cevap eski bir bakanın metruk binaların yıkılması konusunda söylediklerini hatırlatıyor: Arkadaş sen gece yık, mahkeme kararı bizim arkamızdan gelsin.
İzinle sorunları olacaklar arasında üç muhalif kanal ve bir ajans var. Onların arasında transfer rüzgârı esiyor. Transfer sezonunun bugün sona erdiği futboldaki gibi uçuk rakamlardan söz ediliyor. Ne de olsa serbest piyasa. Umarım rakamlar medya kuruluşlarında çalışanlar arasında uçurumlar yaratmaz. Gerçi yaşanan tecrübelere bakarsak, benzer transferleri gelecek yayın döneminde de görmek mümkün olacak. Ayrıca medyanın bir endüstri olduğu ve kârın her şeyden önce geldiği, gazetecilerin küçük burjuva olduğu gözden kaçırılmamalı.
Biz yine de Anayasa'nın 28. Maddesindeki “basın hürdür ve sansür edilemez” hükmüne inanmayı sürdürelim.
Not: Benim babam senin babanı döver.