Herkesin dünyadan ve siyasetten beklentisi farklıdır. Beklentiler içerik olarak da düzey olarak da farklı olabilir. Bir insan siyasete karşı bütünüyle kayıtsız olabilir, hiçbir şey beklemeyebilir. Bir başkası ise hayatını neredeyse siyasete endeksler; ülkenin bütün meselelerinin kendi siyasal tercihleri doğrultusunda çözülmesini ister. Kiminin önceliği ekonomi, kimininki adalet, kimininki güvenlik, kimininki laiklik, kimininki ise kimlik, inanç veya yaşam tarzı olabilir.

Türkiye’de siyasal tercihler tartışılırken herkesin aynı koşullarda yaşadığı, aynı sorunlardan etkilendiği ve aynı önceliklere sahip olduğu varsayılıyor. Aynı öncelikleri paylaşmayan insanlar kolaylıkla “cahil”, “akılsız”, “irrasyonel” olarak yaftalanıyor ve hatta bu düşmanlaştırmaya kadar varabiliyor. İnsanların hayatları aynı değil ki siyasal öncelikleri aynı olsun.

Gelir düzeyi iyi, geçim sıkıntısı çekmeyen, eğitimli ve belirli bir mesleki kariyere sahip birine “Türkiye’nin en önemli sorunu nedir?” diye sorulduğunda; adalet, demokrasi, ifade özgürlüğü, yargı bağımsızlığı veya basın özgürlüğü cevabını verebilir. Bu kişi hayatının temel ihtiyaçlar bakımından güvence altında olduğunu düşünür ve siyasal düzenin niteliğiyle daha yakından ilgilenebilir. Öte yandan, ay sonunu getiremeyen, çocuğunun beslenme çantasını dolduramayan, kirasını ödemekte zorlanan veya işini kaybetme korkusu yaşayan biri için basın özgürlüğü aynı derecede öncelikli olmayabilir.

TELE1’e kayyım atanması benim için otokrasinin yerleşme ve kalıcılaşma teşebbüsünün önemli bir göstergesidir. Geçim derdindeki bir başkası içinse bu mesele, günlük sorunlarının çok gerisinde kalabilir. Bu, onun kayyım uygulamasını onayladığı veya özgürlüklerin ortadan kaldırılmasını istediği anlamına gelmez. Yalnızca öncelik sıralamasının farklı olduğunu gösterir.

Benzer şekilde bir seçmen, AKP’nin imam hatip politikasını veya eğitimin dinselleştirilmesini destekliyorsa ekonomideki kötüleşmeyi ikinci plana atabilir. Bir başkası milliyetçilik, güvenlik veya devletin bekası söylemini önceleyebilir. Bazı seçmenler ise, mevcut iktidar değiştiğinde hayatlarının daha kötü olacağını, sahip oldukları imkânları kaybedeceklerini veya kendilerinin dezavantajlı duruma düşeceğini düşünebilir. Bu nedenle iktidarın ekonomiyi kötü yönetmesini veya adaletsiz uygulamalarını görmezden gelebilir. Nitekim muhaliflerin “neden hala AKP %30 altına düşmüyor?” sorusunu sormamaları gerekir. Belli ki o seçmen grubu için ekonomi birinci belirleyici değil ve hala lider kültü önemli.
Burada seçmeni toptan irrasyonellikle suçlamak açıklayıcı değildir. Seçmenin rasyonelliği, bizim rasyonellik ölçülerimizle aynı olmak zorunda değildir. İnsan bazen ekonomik çıkarını, bazen kimliğini, bazen inancını, bazen güvenlik duygusunu, bazen de alıştığı düzenin devamını önceleyebilir. Bazıları lider sever. Seçmen davranışını anlayabilmek için önce insanların neyi öncelediğini anlamak gerekir.

BENİM BUGÜNKÜ ÖNCELİĞİM
Benim bugün Türkiye’de bir siyasi partiden temel beklentim çok açıktır. Yirmi beş yıllık iktidarın kurduğu otokratik oligarşiyi değiştirebilecek gerçek bir iktidar alternatifi olması.

Çeyrek asra yaklaşan kesintisiz bir iktidar, yalnızca devlet kurumlarının yapısını değiştirmedi. Toplum üzerinde de ağır bir psikolojik etki yarattı. Özellikle genç kuşaklarda ve muhalif seçmende, “Bu iktidar seçimle değişmez” düşüncesini pekiştirdi. İnsanların bir bölümü, iktidarın ne yaparsa yapsın yeniden kazanacağına; muhalefetin ise ne yaparsa yapsın kaybedeceğine inanmaya başladı. Bu duygu siyasal bir kanaatin ötesine geçen, toplumsal bir travmaya dönüştü.

Bu nedenle benim bugünkü önceliğim, yüz maddelik bir ideolojik uygunluk listesi hazırlayıp bütün maddeleri eksiksiz karşılayan bir parti bulmak değildir. Böyle bir parti zaten yoktur. Benim önceliğim, bu düzeni değiştirebilecek; iktidarın seçim yoluyla el değiştirebileceğini gösterebilecek ve toplumdaki öğrenilmiş çaresizlik duygusunu kırabilecek bir siyasi seçeneğin ortaya çıkmasıdır.
Bazıları bu tutuma ideolojik “ilkesizlik” ve hatta daha ileri giderek “omurgasızlık” diyebilir. Oysa bu tutum ilkesizlik değil; içinde bulunduğumuz siyasal koşullarda öncelik belirlemektir.

Bir seçmen hayatı boyunca aynı partiye oy verdiğinde “tutarlı”, değişen koşullara göre tercihini değiştirdiğinde “omurgasız” sayılıyorsa, burada siyaset değil takım taraftarlığı vardır. Gerçek siyasal tutarlılık, aynı partiye sonsuza kadar bağlı kalmak değildir. Tutarlılık, temel değerlerinizi ve önceliklerinizi koruyarak bunları gerçekleştirebilecek araçlar arasında doğru tercih yapabilmektir.
Eğer önceliğim demokratik iktidar değişimini sağlamaksa, bunu gerçekleştirme ihtimali en yüksek seçeneğe yönelmem gayet tutarlıdır. Asıl tutarsızlık, şartlar bütünüyle değiştiği hâlde yalnızca alışkanlık, sembol veya eski aidiyet nedeniyle aynı yerde durmaya devam etmektir.

SİYASAL TERCİH BİR KATALOGDAN SİPARİŞ VERME İŞİ DEĞİLDİR
Siyaset bizim düşündüğümüz kadar karmaşık işlemiyor aslında. Önümüze yüz binlerce seçenek konulmuyor. Elimize bir aday kataloğu verilmiyor ki “Kaşı şöyle olsun, gözü böyle olsun, uzun veya kısa boylu olsun, gözlüklü ya da gözlüksüz olsun, dine bakışı böyle, ekonomiye yaklaşımı şöyle olsun” diyerek bize en uygun kişiyi seçelim.
Böyle bir dünya yok.

Biz siyasete atılmış, ülkeyi yönetme iddiasında bulunan sınırlı sayıdaki parti ve aday arasından tercih yapıyoruz. Cumhurbaşkanlığı seçiminde de yüz binlerce kişi arasından kişiliğimize ve düşüncelerimize en uygun olanı belirlemiyoruz/belirleyemiyoruz. Aday olmanın anayasal ve yasal şartları, parti desteği, örgütlenme kapasitesi, maddi imkânlar, kamuoyu görünürlüğü ve yüz bin seçmen imzası gibi eşikler daha baştan aday sayısını azaltıyor.

Vatan Partisi bunun çarpıcı örneklerinden biridir. Türkiye’de çok uzun süredir faaliyet gösteren, çok sayıda il ve ilçede örgütlü bulunan ve seçimlere kendi adı ve amblemiyle katılan bir siyasi partiden söz ediyoruz. Genel başkanı Doğu Perinçek, 2018’de yüz bin imza eşiğini ancak CHP seçmeninin desteği aşarak cumhurbaşkanı adayı olabildi (gerçi aday olur olmaz ilk icraatı CHP’ye küfretmek oldu, o ayrı bir mesele). 2023’te aynı eşiğe ulaşamadı. Bu örnek, örgütlü ve tanınan bir siyasi partinin genel başkanının dahi cumhurbaşkanlığı adaylığı için gerekli toplumsal ve örgütsel desteği her seçimde bulamayabildiğini gösteriyor.

Demek ki; önümüzde yüzlerce cumhurbaşkanı adayı olmayacak. Öne çıkmış, parti veya seçmen desteği bulmuş, örgütlenme ve kampanya imkânlarına sahip birkaç aday olacak. Biz de bu az sayıdaki adaydan birini tercih edecek veya hiçbirini tercih etmeyeceğiz. Bazen seçimler birini seçmek kadar, hayatımıza her yönüyle etki edecek konuma aday birini seçtirmemek amacı da taşıyabilir.
Siyasi partiler bakımından da durum aynıdır. Hiç kimsenin bir siyasi partiyle yüzde yüz uyum içinde olması mümkün değildir. Dahası, aynı siyasi partinin üyelerinin bile her konuda aynı düşünmesi beklenemez. Siyasi partilerin işlevi, birbirinin kopyası olan insanları bir araya getirmek değildir. Benzer temel değerleri ve siyasal hedefleri paylaşan farklı insanları ortak bir program ve iktidar amacı etrafında toplamaktır. Örneğin ben eğitimin esas olarak kamusal bir hizmet ve ücretsiz olması gerektiğini düşünebilirim. Özel okulların istisnai nitelikte kalmasını, nitelikli kamusal eğitimin bütün çocuklara eşit biçimde ulaştırılmasını savunabilirim. Sağlık hizmetlerinin piyasaya bırakılmaması ve kamusal nitelik taşıması gerektiğine inanabilirim. Gelir dağılımındaki eşitsizliğin azaltılmasını, çalışanların korunmasını ve sosyal devletin güçlendirilmesini isteyebilirim. Bunların tümünü belli ölçülerde karşılayan bir sosyal demokrat parti bana yakındır. Ancak o partinin her politikasını, her adayını, her söylemini ve her yöneticisini beğenmek zorunda değilim. Partiye oy vermek, ona kayıtsız şartsız teslim olmak değildir. Oy vermek, belirli bir tarihsel anda mevcut seçenekler arasında önceliklerimize en fazla karşılık veren seçeneği desteklemektir.
Aynı şekilde oy verme davranışı her zaman bir partiyi iktidara getirme arzusuyla açıklanamaz. İnsanlar bazen belirli bir seçeneğin iktidara gelmesini engellemek için de oy kullanırlar. Bu, son derece doğal, meşru ve demokratik bir davranıştır. AKP’nin yeniden iktidar olmamasını istemek ve bunun için en güçlü alternatifi desteklemek de başlı başına bir siyasi motivasyon olabilir.


YENİ PARTİ’NİN VAADİ
Bugün benim açımdan en güçlü iktidar alternatifi Yeni Parti olarak görünüyor. Bu tercih yalnızca “AKP gitsin de kim gelirse gelsin” düşüncesine dayanmıyor. Yeni Parti’nin sosyal demokrat bir çizgide bulunması, laikliği ve seküler hayat tarzını koruması, Cumhuriyet’in kurucu değerlerinden uzak olmaması, insanları kimlikleri üzerinden ayrıştırmaması ve mevcut mağduriyetleri gidermeye yönelik vaatler ortaya koyması da önemlidir.

Ekonomi politikasında benim için çok temel bir hedef yeterince açıklayıcıdır. Kaynak dağılımını düzeltmek, kamucu bir yaklaşım ve sosyal adalet sağlamak. Türkiye’de mevcut ekonomik düzen, zengini daha zengin, yoksulu daha yoksul hâle getiriyor. Burada sözünü ettiğim şey, bütün geliri gram gram ölçerek herkese eşit dağıtmayı amaçlayan bir düzen değildir. Yeni Parti’nin sosyalizm veya komünizm getirme iddiası da yoktur. Ancak vergi yükünü, kamu harcamalarını, sosyal yardımları ve ekonomik imkânları daha adil biçimde dağıtmayı; toplumun en alt ve en üst kesimleri arasındaki uçurumu azaltmayı hedeflemesi benim için anlamlıdır.

Elbette bir parti iktidara gelince bütün vaatlerini yerine getiremeyebilir. Kaynaklar yetersiz kalabilir, uluslararası ve ekonomik şartlar değişebilir, öngörülemeyen krizler ortaya çıkabilir, vaatler bir iktidar dönemini aşan uzun erimli projeler olabilir. Vaatlerin yerine getirilmesi siyasal tutarlılık ve güvenilirlik bakımından önemlidir. Seçim kampanyası metnindeki her cümlenin birebir uygulamaya geçirilmesi zordur. Asıl mesele, partinin temel programının, önceliklerinin ve kadrolarının ülkenin sorunlarını çözmeye uygun olup olmadığıdır.
“Bunlar devleti yönetebilir mi?” sorusu, art niyetli bir kurnazlık, mevcut iktidarın devamını istemenin örtülü şeklidir. Hiç kimse annesinin karnından yönetici doğmuyor. AKP 2002’de iktidara geldiğinde merkezi iktidar tecrübesine sahip değildi. Bununla birlikte içinde daha önce siyaset yapmış insanlar bulunuyordu; ancak parti olarak ilk kez ülkeyi yönetmeye başlamıştı. Bugün de siyasal gelişmeleri yakından takip eden, alanında uzmanlaşmış ve kamu yönetimini bilen çok sayıda insan ne yapılması gerektiği konusunda fikir sahibidir.
Yeni Parti ekonomi konusunda Prof.Dr. Yalçın Karatepe ve büyük bir ekibe güveniyor. Hukuk ve adalet konusunda Prof.Dr. Şule Özsoy Boyunsuz’un birikimi ortada. Güvenlik politikalarının hem daha özgürlükçü hâle getirilmesi hem de polis ve jandarmanın çalışma koşulları ile özlük haklarının iyileştirilmesi konusunda Murat Bakan’ın yıllardır çözüm önerileri belli. Eğitim alanında Suat Özçağdaş, mevcut politikaların eksikliklerini eleştirmenin yanında öğretmenlerin, öğrencilerin ve eğitim sisteminin sorunlarına ilişkin çözüm önerileri sunuyor. Tarım politikalarında Sencer Solakoğlu sahayı çok iyi bilen bir çiftlik sahibi. Bu kadroların ve çözüm önerilerinin daha görünür olması gerektiği doğrudur. Fakat “Daha önce ülkeyi yönetmediler” gerekçesiyle bir siyasi seçeneği baştan yetersiz saymak, demokratik iktidar değişimini imkânsızlaştırır. Bu mantıkla hareket edersek yalnızca hâlen iktidarda olanlar yönetme ehliyetine sahip sayılır ve hiçbir muhalefet partisi iktidar olma şansı kalmaz.

31 MART’IN GÖSTERDİĞİ GERÇEK
31 Mart 2024 yerel seçimleri, Türkiye’de alternatif bir yönetimin mümkün olduğunu gösterdi.
AKP, 14 ve 28 Mayıs 2023 seçimlerinden iktidarını koruyarak çıkmıştı. Milletvekili seçiminde tek başına Meclis çoğunluğunu sağlayamasa da birinci parti olmuş; MHP ile birlikte parlamento çoğunluğunu korumuştu. Erdoğan ikinci turda yeniden cumhurbaşkanı seçilmişti. Depremin, ekonomik krizin ve toplumsal yorgunluğun etkilerine rağmen iktidar devam etmişti.
Böylesine güçlü bir merkezi iktidar, 2024 yerel seçimlerine de devlet imkânlarını orantısız biçimde kullanarak girdi. Bakanlar, kamu kaynakları ve iktidarın medya gücü seçim kampanyasının merkezinde yer aldı. İktidar, 2023’te kazandığı genel seçimin ardından yerel seçimlerde de büyük bir zafer elde edeceğini düşünüyordu.
Sonuç bunun tam tersi oldu. CHP, ülke genelinde yüzde 37,8 civarında oy alarak 1977’den sonra ilk kez birinci parti hâline geldi; İstanbul ve Ankara dâhil 14 büyükşehri kazandı. CHP’nin 2019’da kazandığı il belediyelerinden kaybettiği tek istisna Kırklareli merkez oldu; burada CHP adayı MHP adayına karşı sadece 403 oy ile kaybetti. CHP, mevcut belediyelerinin büyük çoğunluğunu korumakla kalmadı; yeni büyükşehirler ve iller kazandı.
Bu başarı yalnızca parti amblemiyle açıklanamaz. Vatandaş belediye hizmetleriyle her gün karşılaşır. Yol, park, kaldırım, ulaşım, çevre düzenlemesi, kreş, kent lokantası, sosyal yardım ve başka hizmetler, yerel yönetimi insanların gündelik hayatının parçası hâline getirir. Belediyecilikte ortaya konulan görece başarılı bir performans, seçmenin merkezi yönetim konusunda da farklı bir seçeneği düşünmesini sağlar.

Muhalif belediyelerin varlığı, “AKP dışında kimse yönetemez” propagandasını fiilen çürüttü. Bu belediyeler kusursuz değildi; hataları, eksiklikleri ve tartışmalı kararları elbette vardı. Ancak beş yıllık yönetimin ardından seçmenin karşısına yeniden çıktılar ve oylarını büyük ölçüde korudular, hatta artırdılar. Zafer elde ettiler.

İstanbul bunun en çarpıcı örneğidir. Ekrem İmamoğlu’nun karşısında yalnızca Murat Kurum yoktu. Kampanyaya bakanlar ve bizzat Cumhurbaşkanı da güçlü biçimde katıldı. Buna rağmen İmamoğlu, Murat Kurum’dan bir milyon daha fazla oy aldı. İstanbul’da ortaya çıkan bu sonuç, Türkiye ölçeğinde iktidara alternatif olabilecek bir yönetim kapasitesinin bulunduğunu gösterdi.
Kasım 2023’te CHP yönetiminde gerçekleşen değişim de özellikle gençlerde önemli bir heyecan yarattı. Bunu kabul etmek istemeyenler olabilir; fakat sahada gözlenebilen bir kuşak hareketliliği var. Erdoğan ile İmamoğlu ve Özgür Özel arasında neredeyse bir kuşak farkı bulunuyor. Erdoğan 1954, Özel 1974 doğumlu. Aralarında yirmi yıl var. AKP iktidarı da artık bir kuşak kadar uzun süredir devam ediyor. Çocukluğundan beri yalnızca Erdoğan iktidarını görmüş insanlar yetişkin oldu; bu kuşak doğal olarak yeni yüzler, yeni bir yönetim görmek istiyor, yeni sesler duymak istiyor.

CHP, 24 yıllık AKP iktidarı boyunca her gün sistemli bir olumsuz propagandaya maruz kaldı. AKP’nin en üst düzey yöneticilerden parti teşkilatlarına, iktidara yakın medyadan sosyal medya hesaplarına kadar sürekli biçimde suçlandı, aşağılandı ve şeytanlaştırıldı. Buna rağmen 31 Mart’ta birinci parti olabildiyse mesele yalnızca ekonomik tepki ile açıklanamaz. Toplumdaki değişim arzusunu da görmek gerekir.

1 NİSAN’DA ÇIKARILAN “DERS”
Demokratik ve hakkaniyetli bir siyasal düzende, pek çok belediyeyi kaybeden iktidar partisi için 31 Mart seçimlerinden çıkarılacak dersler belliydi. Yanlış politikaları gözden geçirmek, daha iyi adaylar belirlemek, belediyecilik anlayışını değiştirmek ve seçmenin güvenini yeniden kazanmaya çalışmak.
Fakat iktidarın çıkardığı ders bu olmadı.
1 Nisan 2024 tarihinden bugüne kadar geçen iki yılı aşkın iktidar partisi uygulaması bize gösteriyor ki, o gün alınan ders tam olarak şu imiş. “Halk serbest bırakıldığında -yanlış- partilere oy verebiliyor. Bundan sonra halkın yanlış partilere oy vermesine müsaade edilmemeli. En iyisi yanlış partilerin siyasal faaliyetlerine müsaade edilmemeli.” O hâlde seçimle kaybedilen belediyeler, merkezi iktidarın gücü kullanılarak sarsılmalı, “silkelenmeli”, iş göremez hâle getirilmeli veya başka başka yöntemlerle yönetimi geri alınmalıydı.
Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer’in 30 Ekim 2024’te gözaltına alınması, ardından tutuklanması, görevden uzaklaştırılması ve yerine kayyum atanması, bu sürecin en önemli başlangıç noktalarından biri oldu. Ardından muhalif belediyelere ve özellikle İstanbul Büyükşehir Belediyesine yönelik soruşturmalar, operasyonlar ve idari müdahaleler genişledi.
Ekrem İmamoğlu’nun diplomasının 18 Mart 2025’te iptal edilmesi ve ertesi gün gözaltına alınarak daha sonra tutuklanması da bu siyasi bağlamdan bağımsız değerlendirilemez. Diploma iptali, cumhurbaşkanı adaylığı için üniversite mezuniyeti şartı bulunması nedeniyle doğrudan adaylığını engelleyebilecek bir sonuç taşıyordu. Kararın, CHP’nin İmamoğlu’nu cumhurbaşkanı adayı olarak belirleyeceği ön seçimin hemen öncesinde alınması da bu tartışmayı güçlendirdi. Bundan sonra “Ortada siyasi bir operasyon yok, yalnızca yolsuzluk soruşturmaları var” tartışmasına sıkışmanın anlamı kalmadı. Tek tek dosyalardaki hukuki iddialar elbette yargılamanın konusu olabilir. Ancak bütün bu işlemlerin zamanlaması, yöneldiği kişiler, siyasal sonuçları ve birbirini takip eden yapısı görmezden gelinemez. Seçimle yenilemeyen rakibin, idari ve yargısal araçlarla etkisizleştirilmesi söz konusudur.

İMAMOĞLU VE KİŞİSEL HIRSLAR
İmamoğlu’nun cumhurbaşkanlığı adaylığını yalnızca “kişisel hırs” ile açıklamak da aynı ölçüde yüzeysel bir değerlendirme olacaktır.
Elbette siyaset kişisel motivasyon, iktidar arzusu, ego ve yönetme iddiası içerir. “Türkiye’yi ben yönetebilirim” diyerek öne çıkan bir siyasetçinin kişisel hedeflerinin bulunması şaşırtıcı değildir. Yönetme arzusu olmayan bir insan zaten siyasetin en üst makamlarına talip olmaz. İmamoğlu da sonuçta egoları, hedefleri, doğruları ve yanlışları olan bir siyasetçidir.

Fakat adaylığını yalnızca kişisel hırsına bağlamak, 31 Mart sonrasında ortaya çıkan siyasal mücadeleyi ve iktidarın “silkeleme” politikasını gözden kaçırmamızı sağlar. Kontrol altındaki yaygın ve sosyal medya ile “sadece CHP’li belediyelerde yolsuzluk var” algısı gerçeğe dönüşür ve “kim bilir kaç cehapeli daha cumhurbaşkanlığı hevesiyle telef olur.”

İktidar, seçimle yenemediği en güçlü rakibine karşı hukuk ve ahlak sınırlarını zorlayan siyasal hamleler yapıyorsa muhalefetin de buna karşı strateji geliştirmesi doğaldır. İmamoğlu’nun İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı kimliğini aşarak CHP’nin ve hatta CHP seçmeninin ötesine ulaşan bir cumhurbaşkanı adayına dönüştürülmesi böyle bir stratejik tercihtir.

Bu strateji bir ölçüde başarılı da olmuştur. İmamoğlu bugün dünyada yalnızca cezaevinde bulunan bir büyükşehir belediye başkanı olarak tanınmıyor. Erdoğan’ın en güçlü rakibi, seçim kazanma ihtimali yüksek bir cumhurbaşkanı adayı olarak biliniyor. Tutuklanması hem seçmen motivasyonu hem de ulusal ve uluslararası kamuoyunda oluşan imaj bakımından iktidarın hesapladığından farklı bir sonuç doğurması mümkündür.

Burada kişisel hırs elbette vardır; fakat yalnızca kişisel hırs yoktur. Siyasi bağlam, iktidarın hamleleri, muhalefetin stratejik tercihleri ve toplumdaki değişim talebi vardır. Bütün bunları görmezden gelip meseleyi bir kişinin egosuna indirgemek siyasal analiz yapmak olmaz.


TEMEL MOTİVASYONU DOĞRU BELİRLEMEK
Yukarıda bahsedildiği gibi, çok az sayıdaki siyasi seçeneğe mahkûmuz. Demokrasi zaten kusursuz seçeneklerin yarıştığı bir düzen değildir. Sınırlı, eksik, kusurlu fakat gerçek seçenekler arasından tercih yaptığımız bir düzendir.
Yeni Parti’nin herkesi yüzde yüz memnun etmesi mümkün değildir. Benim de bütün politikalarını, adaylarını veya açıklamalarını beğenmem mümkün değildir. Ancak bir siyasi tercihte bulunurken önce temel motivasyonumu belirlemem gerekir.
Benim bugünkü temel motivasyonum, yirmi beş yıldır devam eden, kurumları denetimi altına alan, siyasal rekabeti giderek eşitsizleştiren ve toplumda “Bu iktidar değişmez” travması yaratan otokratik oligarşinin seçim yoluyla değiştirilmesidir.
Yeni Parti bugün bu değişimi gerçekleştirebilecek en güçlü seçenek olarak görünmektedir. Toplumun farklı kesimlerine ulaşabilecek, gençleri ve siyasetten uzaklaşmış insanları sandığa götürebilecek bir enerjisi vardır. Yerel yönetimlerde alternatif bir yönetimin mümkün olduğunu göstermiştir. Devleti yönetebilecek kadrolara sahiptir. Sosyal demokrat, laik ve Cumhuriyet’in kurucu değerleriyle barışık bir çizgide bulunmaktadır. Ekonomide gelir dağılımını düzeltme, eğitimde kamusal niteliği güçlendirme, hukukta adaleti yeniden tesis etme ve güvenlik politikalarını özgürlüklerle bağdaştırma iddiası taşımaktadır.
Bunlar benim için küçümsenecek gerekçeler değildir.
Elbette vaatlerini izleyeceğim. Yanlışlarını eleştireceğim. Kadrolarını, adaylarını ve politikalarını sorgulayacağım. Bir partiye destek vermek, aklımızı ve eleştiri hakkımızı parti genel merkezine teslim etmek anlamına gelmez. Tam tersine demokratik destek, gerektiğinde hesap sormayı da içerir.
Bugün seçim yaparken hayalimdeki kusursuz partiyi değil, gerçek dünyadaki seçenekleri dikkate almak zorundayım. Benimle her konuda aynı düşünen bir aday aramıyorum. Böyle bir aday ancak ben olabilirim.Benim de yüz bin imza toplamam, örgüt kurmam ve milyonlarca insanı ikna etmem mümkün değil.
Bu nedenle önümdeki seçeneklere bakıyorum. Hangisi Türkiye’yi yönetebilir? Hangisi en geniş toplumsal desteği oluşturabilir? Hangisi iktidarı değiştirebilir? Hangisi demokratik rekabeti yeniden kurabilir? Hangisi yirmi beş yıldır biriken korkuyu, çaresizliği ve değişmezlik duygusunu kırabilir?
Bugün bu soruların cevabı benim için Yeni Parti’dir.
Bu bir takım tutma hali değildir. Bir kahraman arayışı hiç değildir. Kusursuz aday beklentisi de değildir. Bu, mevcut koşullar altında yapılmış açık, bilinçli ve rasyonel bir siyasal tercihtir.
Ben bir partiden bütün dünyayı bir anda değiştirmesini beklemiyorum. Önce Türkiye’de iktidarın seçimle değişebildiğini yeniden görmeye ihtiyacım var. Otokratik oligarşinin sona ermesi, devlet kurumlarının kişisel iktidarın araçları olmaktan çıkarılması ve siyasal rekabetin yeniden mümkün hâle gelmesi gerekiyor.
Bunlar gerçekleşmeden parti tüzüğü ve programı üzerine tartışmalar ikinci planda kalıyor.
Benim bugünkü beklentim budur. Ne eksik ne fazla.