Latince “Historia magistra vitae est” diye bir deyim vardır. Tarih hayatın öğretmenidir. Bugün Türkiye'de yaşanan siyasal tartışmaları anlamak için geçmişte yaşanan bazı olayları hatırlamakta fayda vardır. Siyaset sadece bugünün meselesi değildir. Geçmişte yaşananlar, bugün karşı karşıya olduğumuz gelişmeleri anlamamıza yardımcı olabilir. Özellikle devlet gücü kullanılarak siyasal alanın şekillendirilmeye çalışıldığı olaylar ile eğreti siyasi mühendislik çabaları, bugünkü tartışmalar açısından önemli dersler barındırmaktadır. Memleketin son elli yılında neler oldu neler…
Güneş Motel Olayı: Vekil Transferleriyle İktidar Kurmanın Sınırı
Siyasal tarihimize "Güneş Motel Olayı" olarak geçen hadise en bilinen siyasal mühendislik olaylarından biridir. 1977 genel seçimlerinde Cumhuriyet Halk Partisi yüzde 41'in üzerinde oy alarak birinci parti olmuş, 213 milletvekili çıkarmıştır. Bülent Ecevit 40. Hükümeti kurmuş olmakla birlikte, TBMM’den güvenoyu alamamıştır. Bunun üzerine 41. Hükümet Demirel başbakanlığında Milliyetçi Cephe Hükümeti olarak kurulmuştur. 1977 sonlarında Ecevit belediyeye ait Güneş Motel’de 12 AP’li milletvekili ile görüşmüş, bunlardan 11’i MC hükümetinin düşürülmesi için güvensizlik oyu vermiştir. Bunun üzerine 41. Hükümet düşmüş ve Bülent Ecevit başkanlığında 42. Hükümet kurularak, 229 oy ile güvenoyu alabilmiştir. CHP’ye katılan 11 vekilin 10 tanesine 42. Hükümette bakanlık görevi verilmiştir. Bu bakanlıkların pek çoğu kamu kaynakları ve ekonomik kararlar üzerinde etkili olan akçalı bakanlıklardır. Transfer bakanların altısı yolsuzluk sebebiyle Yüce Divan’da yargılanmıştır.
O dönemde muhalefet, bunun seçmen iradesine aykırı bir yöntem olduğunu savunmuştur. Nitekim seçmenler bu kişileri Adalet Partisi milletvekili olarak seçmişti. Seçimden sonra yaşanan bu transferler, seçmenin oy verirken öngördüğü siyasal tabloyu değiştirmiş; bu nedenle Güneş Motel Olayı uzun yıllar boyunca siyasal ahlak ve siyasal meşruiyet eleştirilerin merkezinde yer almıştır.
Bugün Adalet ve Kalkınma Partisi, iktidara muhtaç olarak değil ama iktidar sahibi, daha ziyade iktidarını ne pahasına olursa olsun sürdürmek isteyen çeyrek asırlık bir parti olarak, anormal bir siyasetçi transferi içinde. 31 Mart 2024 yerel seçimlerinden bugüne kadar 11 vekil ve 90 üzerinde belediye başkanı transferi ile Türkiye tarihinde görülmemiş bir siyaset mühendisliğine girmiş durumda. İşin garibi, Güneş Motel pazarlığıyla bakanlığa gelenler, sonrasında Yüce Divan’da hesap verirken; AKP’ye geçenler hakkında açılan davalarda beraat kararı çıkıyor yahut iktidar yanlısı medya tarafından büyük manşetlerle ilan edilen yolsuzluk iddiaları, transfer sonrası bıçak gibi kesiliyor. Bugün iktidara transfer neredeyse bir “aklanma” işlevi görüyor. Geçmişte hükümet kurmak için yapılan transfer ne kadar kötü şöhretle anılıyorsa, bugünün iktidarı uzatma amacıyla yapılan ve aynı zamanda aklanma işlevi gören transfer furyası da benzer bir şöhretle anılacaktır.
12 Eylül Darbesi ve Siyasetin Yeniden Dizaynı
12 Eylül sabahı yönetime el koyan Millî Güvenlik Konseyi, Türkiye'de yaşanan siyasal çatışmaların temel sorumluları arasında siyasi partileri görüyordu. Askerî yönetime göre 1970'li yılların kutuplaşması, koalisyon krizleri, sokak çatışmaları ve siyasal istikrarsızlık büyük ölçüde siyasi partilerin faaliyetlerinden kaynaklanmıştı. Bu nedenle darbenin ilk günlerinden itibaren yalnızca hükümet değil, bütün siyasal hayat hedef alındı. Önce siyasi partilerin faaliyetleri durduruldu. Ardından siyasetçilerin açıklama yapmaları, toplantı düzenlemeleri ve parti faaliyetleri yürütmeleri yasaklandı.
1981 yılında çıkarılan 2533 sayılı Siyasi Partilerin Feshine Dair Kanunla Türkiye'deki bütün siyasi partiler kapatıldı. Böylece Cumhuriyet tarihi boyunca faaliyet göstermiş olan Cumhuriyet Halk Partisi de dahil olmak üzere, dönemin etkin partileri Adalet Partisi, Millî Selamet Partisi, Milliyetçi Hareket Partisi ve diğer bütün partiler hukuken ortadan kaldırıldı. Askerî yönetim yalnızca mevcut partileri kapatmakla yetinmedi, eski siyaseti tasfiye ederek, yeni siyaseti baştan aşağı inşa etmek istedi. 1983 yılında çıkarılan Siyasi Partiler Kanunu son derece merkeziyetçi bir anlayışla hazırlandı. Bugün hâlâ yürürlükte olan bu kanun, genel başkanlara olağanüstü yetkiler tanıyan bir yapıya sahiptir. Parti teşkilatlarının oluşumundan aday belirleme süreçlerine kadar pek çok konuda genel merkezler ve genel başkanlar son derece güçlü hale getirildi. Her seferinde “5 generalin hazırladığı anayasa” diyerek yeni anayasa talebini dile getirenler, iktidar gücüne sahip oldukları halde, dünyanın en anti-demokratik siyasi partiler kanunundan siyaseten yararlanmaya devam ederler. O gün yapılan siyasal mühendislikten Türkiye kendini 43 yıldır kurtaramamıştır. Bu kanun üzerinden asliye hukuk mahkemeleri eliyle siyasal partilerin felç edilmesi ve işleyemez hale getirilmesi bugün CHP örneğiyle tekrar karşımıza çıkmaktadır. Anayasal güvenceye sahip partilerin olağanüstü kurultaylarının taşra asliye hukuk mahkemelerince engellenmesi ise 2016 yılında MHP’de mevcut genel başkanının başkanlık koltuğunu koruması şeklinde karşımıza çıkmıştı. Eğer bu konulara asliye hukuk mahkemelerinin karar yetkisi olacaksa, siyasi partilere tanınan anayasal güvence ve başka mercilere itirazı bile mümkün olmayan kesin hüküm doğuran seçim yargısının sağladığı hukuki istikrar nerede kalacaktır?
Askerî yönetimin siyasete ikinci büyük müdahalesi seçim sistemi alanında ortaya çıktı. 1983 sonrasında uygulamaya konulan yüzde 10 ülke barajı, uzun yıllar boyunca dünyanın en yüksek seçim barajlarından biri olarak kaldı. Bu barajın temel gerekçesi siyasal istikrarın sağlanmasıydı. Savunucularına göre küçük partilerin Meclis’e girmesini zorlaştırmak koalisyonları azaltacak ve güçlü hükümetler ortaya çıkaracaktı. Bununla birlikte yüzde 10 gibi yüksek bir baraj milyonlarca seçmenin oyunun parlamentoda temsil edilmemesi sonucunu doğurabiliyordu. Nitekim ilerleyen yıllarda birçok seçimde milyonlarca oy Meclis dışında kaldı. Böylece siyasal istikrar adına temsil adaletinden önemli ölçüde vazgeçilmiş oldu. Hatta 2002 seçimlerinde DYP %9,5 oy ile TBMM dışı kalınca, %34 oy olan AKP TBMM’de %66 sandalyeye sahip oldu. 1983 yılından 2022 yılına geçen 39 sene içerisinde 11 genel seçim oldu, çok sayıda hükümet kuruldu ancak iktidarda bulunan her parti kendi gücüne güvenerek, bu adaletsizliğe giderme yolunda bir adım atmadı, ta ki 2022 yılında barajın büyük bir teveccühle(!) %7’ye düşürülmesine kadar. Konunun ilgilisi çoğu kimse bunu da mühendislik düşüncesi olarak görmüştür. Şöyle ki, seçim barajının %10 olması HDP-DEM çizgisinin baraj altında kalma endişesi sebebiyle batıdan destek oyu almasına sebep oluyordu. Barajın düşürülmesi, en azından bu desteğin engellenmesini sağlamış oldu denebilir.
İcazetli Partiler ve Milliyetçi Demokrasi Partisi Vakası
Askerî yönetimin asıl amacı, kendi istediği sınırlar içerisinde işleyen yeni bir siyasal düzen kurmaktı. Bunun için sadece anayasa yapmak veya seçim kanunlarını değiştirmek yeterli görülmedi. Yeni kurulacak siyasi partilerin hangileri olacağına, kimlerin siyaset yapabileceğine ve hatta hangi partilerin seçime katılabileceğine kadar uzanan geniş bir denetim mekanizması oluşturuldu. 1983 seçimlerine giden süreçte Türkiye'de siyaset yapmak isteyen birçok grup parti kurmak için girişimde bulundu. Ancak bunların tamamının seçime girmesine izin verilmedi. Millî Güvenlik Konseyi, kurulan partileri inceleme ve uygun görmediği isimleri veto etme yetkisine sahipti. Bu nedenle 1983 seçimleri öncesinde çok sayıda siyasetçi veto edildi, birçok siyasi girişim daha başlamadan sona erdirildi. Bu nedenle 1983 seçimleri siyasal tarih literatüründe "icazetli seçimler" olarak anılmıştır.
Bu dönemin en dikkat çekici partisi Milliyetçi Demokrasi Partisi (MDP) oldu. Partinin başında emekli Orgeneral Turgut Sunalp bulunuyordu. Sunalp yalnızca emekli bir asker değildi; aynı zamanda askerî yönetimin yakın çevresinde yer alan ve Millî Güvenlik Konseyi tarafından açık biçimde desteklenen bir isimdi. Kamuoyunda MDP'nin askerî yönetimin siyasi uzantısı olduğu yönünde güçlü bir kanaat vardı. Pek çok kişi, askerlerin siyasetten tamamen çekilmek istemediğini, MDP aracılığıyla yeni dönemde de etkilerini sürdürmeyi amaçladığını düşünüyordu. Dönemin gazeteleri incelendiğinde, devlet bürokrasisinin ve askerî çevrelerin açıkça MDP'yi desteklediği görülmektedir. 12 Eylül sonrasında oluşturulan yeni anayasal düzenin, MDP eliyle sürdürülmesi düşünülüyordu. Böylece hem askerî müdahalenin oluşturduğu siyasal çerçeve korunacak hem de yönetim sivil görünümlü bir partiye devredilmiş olacaktı. Ancak siyasal mühendisliğin hesaplayamadığı en önemli siyaset unsuru vardı; halk! 1983 seçimlerinde seçime girebilen üç (icazetli) parti Turgut Özal liderliğindeki Anavatan Partisi (ANAP), Necdet Calp liderliğindeki Halkçı Parti (HP) ve Turgut Sunalp liderliğindeki MDP idi. Devlet desteği, askerî yönetimin sempatisi ve bürokratik avantajlar bakımından en güçlü konumda bulunan parti MDP olmasına rağmen seçim sonuçları beklentilerin tam tersine gerçekleşti. Seçmen sandıkta farklı bir tercih yaptı. MDP yalnızca üçüncü parti olabildi. Seçimi ise askerî yönetimin başlangıçta mesafeli yaklaştığı Turgut Özal liderliğindeki ANAP kazandı. Böylece 12 Eylül sonrasında kurulan bütün siyasal tasarımın merkezine yerleştirilen parti, daha ilk seçimde halktan beklediği desteği alamadı. Bu sonuç Türkiye siyasal tarihi açısından son derece öğreticidir. Zira bu yalnızca bir seçim yenilgisi değil, halkın devletin kendisi adına yaptığı siyasal tercihi reddetmesidir. MDP'nin arka planında güçlü bir ideolojik hareket bulunmuyordu. Toplumda kök salmış bir teşkilatı yoktu. Kendisini destekleyen güçlü bir toplumsal tabana sahip değildi. Parti büyük ölçüde yukarıdan aşağıya kurulmuş bir projeydi. Bu nedenle devlet desteği ortadan kalkmaya başlayınca parti hızla etkisini kaybetti. Nitekim MDP birkaç yıl içerisinde siyasal ağırlığını tamamen yitirdi. 1986 yılında kendisini feshederek siyasi hayattan çekildi. Büyük umutlarla kurulan, devletin açık desteğini alan ve yeni rejimin taşıyıcısı olması beklenen parti, yalnızca üç yıl yaşayabildi.
Kazanmak için devlet gücü yeterli midir? Elbette devlet gücü belirli ölçüde sonuçları etkileyebilir. Medya desteği sağlayabilir mi? Sağlayabilir. Bürokratik avantajlar yaratabilir mi? Yaratabilir. Ancak bunların hiçbiri halk desteğinin yerini tutamaz. Bir siyasi hareketin uzun ömürlü olabilmesi için seçmenin gönüllü desteğine ihtiyaç vardır.
Ekrem İmamoğlu’nun 2019 yerel seçimlerine İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı seçilmesi, esas itibariyle tüm devlet gücüne karşı kazandığı bir zaferdi. Üstelik 6 Mayıs 2019 YSK kararıyla bu seçimin iptalinden sonra 23 Haziran 2019 tarihi, devlet gücüne rağmen halkın siyasette etkisini bize göstermiştir. Siyasal mühendislik bazen kuralları değiştirebilir, siyasal rekabeti zorlaştırabilir; fakat seçmenin iradesini tamamen kontrol edemez.
Turgut Özal'ın Mühendislikleri ve Halkın Son Sözü
1983 seçimlerinin galibi olan Turgut Özal ve Anavatan Partisi, Türkiye'nin ekonomik ve siyasal dönüşümünde son derece önemli roller oynadı. Özal, Türkiye'yi dışa açan ekonomik politikaların mimarı olarak kabul edilir. Bununla birlikte, Özal döneminde de siyasal rekabetin kurallarını etkilemeye yönelik girişimler yaşanmıştır.
Bu dönemin en önemli tartışmalarından biri, 12 Eylül sonrasında siyaset yasağı getirilen eski siyasetçilerin durumuydu. Süleyman Demirel, Bülent Ecevit, Necmettin Erbakan ve Alparslan Türkeş gibi isimler aktif siyasetten uzaklaştırılmıştı. Askerî yönetim, 1970'li yılların siyasal aktörlerinin yeniden sahneye çıkmasını istememişti. 1982 Anayasasının Geçici 4. maddesi, eski genel başkanlara ve bazı parti yöneticilerine siyaset yasağı getiriyordu. Dönemin iktidar partisi ANAP ve Turgut Özal yasakların kaldırılmasına karşı çıktı. Özal açısından bu tutum anlaşılabilir bir siyasi hesap içeriyordu. Çünkü Demirel'in, Ecevit'in, Erbakan'ın ve Türkeş'in siyasete dönmesi, doğrudan ANAP'ın oy tabanını etkileme potansiyeline sahipti. Özellikle merkez sağ seçmen üzerinde Süleyman Demirel'in yeniden etkili olması, ANAP açısından ciddi bir risk oluşturuyordu.
Bu nedenle iktidar, referandum sürecinde "Hayır" kampanyasını destekledi. Devlet imkanlarının önemli ölçüde iktidarın kontrolünde olduğu bir dönemde, eski liderlerin geri dönmemesi gerektiği yönünde yoğun bir propaganda yürütüldü. Ancak sandık sonuçları farklı çıktı. 6 Eylül 1987 tarihinde yapılan referandumda siyasal yasakların kaldırılması yüzde 50'nin biraz üzerindeki bir oy oranıyla kabul edildi. Sonuç son derece kıl payıydı. Ancak demokrasi açısından önemli olan husus farkın büyüklüğü değil, sonucun kendisiydi. Halk, askerin ve iktidarın tercihinden farklı bir karar vererek, son sözü söylemişti.
Özal'ın beklentilerinin boşa çıktığı tek olay da bu değildi. 1988 yılında bu kez yerel seçimlerin bir yıl erkene alınmasına ilişkin anayasa değişikliği referanduma götürüldü. Ona atfedilen “Anayasayı bir kere delmekle bir şey olmaz” sözünü bu anayasa değişikliğine ilişkin olarak, 11 Mart 1988 günü söylemiştir. Bu girişim de büyük ölçüde siyasal hesaplara dayanıyordu. O dönemde ANAP hâlâ güçlüydü ve erken bir seçimin iktidar partisine avantaj sağlayacağı düşünülüyordu. Ancak seçmen yine farklı düşündü. Referandum reddedildi ve iktidarın planladığı siyasal takvim gerçekleşmedi.
1987 ve 1988 referandumları, Türkiye'de halkın yalnızca seçimlerde değil, anayasal meselelerde de son sözü söyleyebildiğini göstermiştir. Bu nedenle siyasal mühendislik tartışmalarında yalnızca devletin gücüne bakmak yeterli değildir. Asıl belirleyici olan, toplumun bu girişimlere nasıl tepki verdiğidir.
2002 Seçimleri: Devletin İstemediği Hareketin İktidara Yürüyüşü
1990'lı yıllar Türkiye açısından siyasi ve ekonomik istikrarsızlık yıllarıdır. Koalisyon hükümetleri, sık sık değişen siyasi dengeler, ekonomik krizler ve toplumsal gerilimler toplumda ciddi bir yorgunluk oluşturdu. 28 Şubat süreci ise, halk-devlet gerginliğinin pik noktasıdır. Bu dönemde merkez sağ ve merkez sol partiler yıllarca iktidarda bulunmuş, ancak seçmenin beklentilerini karşılamakta giderek zorlanmaya başlamıştı. 1999 seçimlerinde Demokratik Sol Parti yüzde 22 civarında oy alarak birinci parti olmuş, Bülent Ecevit yeniden başbakan olmuştu. 1999-2002 arasında görev yapan DSP-MHP-ANAP koalisyonu, Türkiye'nin yakın tarihindeki en ağır ekonomik krizlerden biriyle karşı karşıya kaldı. 2001 ekonomik krizi milyonlarca insanın günlük hayatını doğrudan etkiledi. İşyerleri kapandı, işsizlik arttı, tasarruflar eridi ve toplumun geniş kesimlerinde ciddi bir gelecek kaygısı oluştu. Buna ek olarak 1999 Marmara Depremi'nin yarattığı büyük yıkım ve devlet kurumlarının performansına yönelik eleştiriler de toplumsal memnuniyetsizliği artırdı. Birçok vatandaş mevcut siyasi düzenin sorunları çözmekte yetersiz kaldığı kanaatine varmaya başladı.
Bu dönemde siyasal sistemin dışında bırakıldığı düşünülen kesimlerde de ciddi bir öfke birikimi vardı. Özellikle 28 Şubat sürecinde yaşanan uygulamalar nedeniyle muhafazakâr seçmenin önemli bir bölümü kendisini dışlanmış hissediyordu. Başörtüsü yasakları, kamu görevlerine girişte yaşanan sorunlar ve çeşitli siyasal baskılar, bu kesimlerde güçlü bir mağduriyet algısı oluşturmuştu. Tam da bu ortamda Fazilet Partisi içerisindeki yenilikçi hareket yeni bir siyasi oluşuma yöneldi. Fazilet Partisi'nin kapatılmasının ardından Recep Tayyip Erdoğan ve arkadaşları tarafından Adalet ve Kalkınma Partisi kuruldu.
O dönemde siyaset sahnesine yalnızca AKP çıkmadı. Türkiye'nin değişen dünyaya uyum sağlaması gerektiğini düşünen başka siyasi girişimler de vardı. Bunların en önemlilerinden biri, İsmail Cem'in öncülüğünde kurulan Yeni Türkiye Partisi idi. İsmail Cem, dışişleri bakanlığı yapmış, kamuoyunda tanınan ve saygı gören bir siyasetçiydi. Yeni Türkiye Partisi de kendisini değişimin temsilcisi olarak sunuyordu. O dönem yine merkez sağda toparlayıcı bir parti olarak Demokrat Türkiye Partisi başına Celal Bayar’ın oğlu Mehmet Ali Bayar getirildi. Ancak seçmen tercihi farklı yönde gerçekleşti. Ne Yeni Türkiye Partisi ne de Demokrat Türkiye Partisi beklenen etkiyi oluşturamadı ve seçimlerde oldukça düşük bir oy oranında kaldı. Buna karşılık AKP çok yeni bir parti olmasına rağmen yüzde 34 civarında oy alarak tek başına iktidara geldi. Aslında bu sonuç, siyasal mühendislik tartışmaları açısından son derece önemlidir. Nitekim 2002 yılında iktidara gelen hareket, devletin geleneksel güç merkezlerinin tercih ettiği hareket değildi. Daha birkaç yıl öncesine kadar Recep Tayyip Erdoğan hakkında "muhtar bile olamaz" manşetleri atılmıştı. Siyasi yasaklar uygulanmıştı. Refah Partisi ve Fazilet Partisi kapatılmıştı. Sistemin çeşitli unsurları bu hareketin önünü kesmeye çalışmıştı. Buna rağmen seçmen farklı bir karar vermiştir.
Toplumda güçlü bir değişim talebi oluştuğunda, mevcut sistemin istemediği siyasi aktörlerin de iktidara gelebildiğinin en önemli kanıtı 2002 seçimleridir. Hatta bazen uygulanan baskılar, dışlama politikaları ve engelleme girişimleri bu hareketleri zayıflatmak yerine daha da güçlendirebilir. Parti yalnızca iktidara gelmedi; sonraki seçimleri de kazanarak Türkiye'nin en uzun süreli iktidarına dönüştü. Devlet gücüyle bir hareketin önünü kesmeye çalışmak her zaman beklenen sonucu vermediği gibi, tersi bir etki de yaratabilir.
AKP Döneminde Siyasal Mühendislik Arayışları
2002 seçimleriyle iktidara gelen Adalet ve Kalkınma Partisi, başlangıçta kendisini siyasal mühendisliklerin mağduru olarak tanımlıyordu. Parti yöneticileri, 28 Şubat sürecini, siyasi yasakları, parti kapatma davalarını ve bürokratik vesayeti sık sık hatırlatıyorlardı. Gerçekten de AKP'nin kuruluş hikâyesinde, mevcut düzen tarafından dışlanmış olma duygusu önemli bir yer tutuyordu. Türkiye siyasetinin ilginç özelliklerinden biri de eskiden siyasal mühendisliklerin hedefi olanların, iktidara geçince kendilerinin siyasal mühendisliğe soyunmalarıdır. Kimse normalleşme çabasına girmez, geçmişle rövanşlaşmayı normalleşme sayar. Uzun süre iktidarda kalan her siyasi hareket gibi AKP de zamanla yalnızca seçimlere katılan bir parti olmaktan çıkmış, iktidarını sürdürmenin yollarını siyasal mühendislikle arayan ve siyasal sistemin kurallarını bu yönde belirleyen temel aktör haline gelmiştir.
Bu dönemde gerçekleştirilen en önemli siyasal mühendisliklerden biri 2012 yılında kabul edilen Büyükşehir Yasasıdır (6360 sayılı On Dört İlde Büyükşehir Belediyesi ve Yirmi Yedi İlçe Kurulması ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun). Bu yasa ile büyükşehir belediyesi bulunan illerde belediye sınırları il sınırlarına kadar genişletildi. Böylece köyler ve beldeler mahalle statüsüne dönüştürüldü ve büyükşehir belediye seçimlerinde oy kullanacak seçmen kitlesi önemli ölçüde değişti. Bu düzenleme teknik bir yerel yönetim reformu olarak sunuldu. Ancak birçok kişiye göre bu düzenleme aynı zamanda seçim sonuçlarını etkileyebilecek bir niteliğe sahipti. Büyükşehir seçimlerinde yalnızca kent merkezlerinde yaşayan seçmenler değil, kırsal kesimde yaşayan seçmenler de belirleyici hale geliyordu. O dönemde kırsal bölgelerde AKP'nin daha güçlü olduğu düşünüldüğünden, bu değişikliğin seçim sonuçlarına AKP lehine yansıyacağı hesaplanıyordu. Nitekim 2014 yerel seçimlerinde bu düzenlemenin AKP açısından avantaj sağladığı gözlendi. 2019 yerel seçimlerinde İstanbul ve Ankara başta olmak üzere birçok büyükşehir belediyesi muhalefete geçti. 2024 yerel seçimlerinde ise bu tablo daha da belirgin hale geldi. Böylece başlangıçta iktidarın lehine sonuç vereceği düşünülen sistem, ilerleyen yıllarda aynı sonucu üretmedi. Kurallar değişmemişti; değişen şey seçmen tercihiydi. Bu durum siyasal mühendislik tartışmalarında sıkça görülen bir gerçeği tekrar ortaya koymuştur. Kuralları değiştirmek mümkündür, ancak seçmenin davranışını kalıcı biçimde kontrol etmek çok daha zordur.
Benzer bir durum seçim ittifakları konusunda da yaşandı. 2017 anayasa değişikliğiyle birlikte geçilen hükümet sistemi, siyasi partileri doğal olarak ittifak arayışlarına yöneltti. İttifak düzenlemelerinin ilk aşamada iktidar blokuna avantaj sağlayacağı düşünülüyordu. Muhalefet partileri de ittifaklar kurarak yeni sisteme uyum sağladı. Hatta 2018 seçimlerinde Saadet Partisi’ne verilen oylarla CHP’nin milletvekili çıkarması, daha doğrusu iktidar blokuna gidecek milletvekilinin CHP’den çıkması sağlandı. AKP kendi yararına getirdiği ittifak düzenlemesinin zararını bile gördü.
Yurtdışında oy kullanma imkânı öncelikli olarak, diaspora en örgütlü parti olan ve aynı zamanda büyükelçilik ve konsolosluklar üzerinde bürokratik etkisi olan iktidar partisi AKP’nin yararınadır. Bununla birlikte, 1 Kasım 2015 seçimlerinde HDP seçim barajını geçmesini yurtdışından gelen oylara borçludur. Yurtdışı oyları genel olarak hala AKP’nin yarınadır. Bu yarar ancak diasporanın ikinci örgütlü partisi HDP’ye (şuan DEM) gelecek yarara katlanmakla mümkündür.
2018 yılında alınan erken seçim kararının, o dönem yeni kurulan ve örgütlenme çabasında olan İYİ Parti'nin seçime katılmasının önüne geçmek amacıyla olduğu çokça tartışılmıştı. Bir karşı strateji olarak CHP'den on beş milletvekili İYİ Parti'ye geçerek partinin Meclis'te grup kurmasını sağladı. Böylece İYİ Parti seçimlere katılma hakkını elde etti. Yani iktidar lehine bir mühendislik daha kontra strateji ile etkisiz hale getirildi.
Siyasi Partilerin Yargı Yoluyla Felç Edilmesi
Türkiye'de siyasal mühendislik tartışmaları uzun yıllar boyunca seçim sistemleri, seçim barajları, parti kapatmaları veya anayasal düzenlemeler üzerinden yürütüldü. Ancak son yıllarda yeni bir boyut ortaya çıktı. Artık tartışma yalnızca hangi partinin seçime nasıl gireceği veya hangi seçim sisteminin uygulanacağı meselesi değildir. Tartışmanın merkezinde, siyasi partilerin kendi iç işleyişlerine yargı organlarının ne ölçüde müdahale edebileceği sorusu bulunmaktadır.
Bu tartışmanın önemli dönüm noktalarından biri 2016 yılında Milliyetçi Hareket Partisi içerisinde yaşanan liderlik krizidir. O dönemde MHP içerisinde önemli bir muhalefet hareketi ortaya çıkmıştı. Meral Akşener, Koray Aydın, Sinan Oğan ve Ümit Özdağ gibi isimler olağanüstü kurultay talep ediyor, Devlet Bahçeli'nin genel başkanlığını seçimli bir yarışta sona erdirmeyi amaçlıyordu. Parti teşkilatlarının önemli bir bölümü değişim talebini destekliyor, delegeler arasında da ciddi bir hareketlilik yaşanıyordu. Ancak süreç yalnızca parti içindeki siyasi mücadeleyle sınırlı kalmadı. Olağanüstü kurultay girişimleri çeşitli (taşra asliye hukuk) mahkeme kararlarıyla durduruldu. Asliye hukuk mahkemeleri, yürütmeyi durdurma kararları ve farklı yargısal süreçler devreye girdi. Sonuçta MHP'deki değişim talebi parti yönetimini değiştiremedi. Kurultay yapılamadı, liderlik değişmedi; ancak muhalif hareket ortadan kalkmadı. Tam tersine, MHP içerisinde değişim isteyen önemli bir kesim partiden ayrılarak İYİ Parti'yi kurdu. Böylece parti içi bir liderlik mücadelesi, Türkiye'nin yeni bir siyasi partisiyle sonuçlandı.
Yargı eliyle siyasal dizaynın en önemli ve unutulmaz örneği “hiçbir şey olmasa bile kesin bir şey olmuştur” ironisiyle özetlenen, 4 zarftan çıkan 3 pusulayı hilesiz kabul ederken, sadece 1 pusulayı hileli sayan, akla ve vicdana uymayan 6 Mayıs 2019 tarihli YSK kararıdır. Bu karar seçimlerin etkisizleştirilmesinde ve rejimin otoriterileştirilmesinde dünya tarihine geçebilecek ölçüde önemli bir örnektir. Neyse ki, bu yanlışı yine 23 Haziran 2019 günü yapılan tekrar seçimde halkın iradesi geri püskürtebilmiştir.
Bugün Cumhuriyet Halk Partisi etrafında yaşanan tartışmalar da bu nedenle yalnızca CHP'nin iç meselesi olarak değerlendirilemez. 21 Mayıs 2026 tarihli Anayasa'nın 68. maddesi siyasi partileri demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurları olarak tanımlamaktadır. Çok partili demokratik sistemde siyasi partiler, devletin değil toplumun örgütleridir. Bu nedenle bir siyasi partinin liderinin kim olacağına, hangi kadronun yönetime geleceğine veya hangi siyasi çizginin partiyi temsil edeceğine esas olarak parti üyeleri ve delegeleri karar verir. Türkiye'de uzun yıllar boyunca seçim güvenliğinin temel dayanaklarından biri de bu anlayış olmuştur. 1950'den itibaren seçimlerin yargı güvencesi altında yapılması, Yüksek Seçim Kurulu'nun oluşturulması ve seçim süreçlerinin özel güvencelere bağlanması, siyasal meşruiyetin korunmasına hizmet etmiştir. Bir siyasi partinin genel başkanını ve yönetimini belirleme konusunda son sözü delegeler mi söylemelidir, yoksa genel görevli (asliye hukuk) mahkemeler mi? Hukuk istikrarı, hukuk güvenliği ve özel kanun-genel kanun ilkelerine uyulmaksızın görevsiz bir mahkemenin verdiği kararın doğurduğu sonuçlar, yalnızca CHP açısından değil, bütün siyasi partiler açısından önem taşımaktadır. Bugün bir parti hakkında verilen karar, yarın başka bir parti açısından emsal oluşturabilir. Yani iktidar açısından hoşnut olunmayan herhangi bir partinin kurultayı yargıya taşınarak, delegenin değil, iktidarın hoşnut olduğu kişi veya kişiler partinin başına yargı kararıyla getirilebilir. O zaman dünyadaki otoriter rejim örneklerinden, seçimlerin sadece göstermelik olduğu, her seçimleri aynı parti ve liderin %85-90 oy oranı ile kazandığı ülkelerden ne farkımız kalacaktır?
Bugün olanlar CHP’nin iç meselesi, kimin partinin başında olduğu meselesi değildir. Bugün olanlar, siyasi partilerin anayasal güvencesi, seçim hukukunun kesinliği, hukuk istikrarı, hukuk güvenliği, normlar çatışmasında özel kanunun uygulanması ve özgürlük-yetki çatışmasında özgürlük lehine yorum ilkelerinin hiçe sayılarak; iktidara alternatif bir partinin felç edilerek, iktidar alternatifi olmaktan çıkarılması meselesidir. Dolayısıyla bugün yapılanları, Türkiye’de tarihinde görülmemiş bir siyasal mühendisliğin en önemli adımı olarak görmek gerekir. En önemli adım diyorum, çünkü “CHP’li belediyelerin mali baskı ve yargı yoluyla silkelenmesi” bu konudan ayrı değildir.
Partilerin Marka Değeri, Değişim Talebi ve Yeni Bir Siyasi Hareket İhtimali
CHP etrafında yürüyen tartışmaların en önemli boyutlarından biri, partinin kurumsal gücü ile seçmenin değişim talebinin birbirine karıştırılmasıdır. Bugün yaşanan gelişmeleri değerlendirirken öncelikle şu soruya cevap vermek gerekir: CHP'ye verilen destek ne ölçüde parti markasına, ne ölçüde son dönemde ortaya çıkan değişim beklentisine dayanmaktadır?
Türkiye'de birçok insan CHP'yi Cumhuriyet'in kurucu partisi olarak görmekte ve partiyle tarihsel, duygusal veya ideolojik bağ kurmaktadır. "Baba ocağı" söylemi de bu duygusal ilişkinin bir yansımasıdır. Ancak siyasal analiz yapılırken duygusal bağlılık ile seçmen davranışını birbirinden ayırmak gerekir. Öncelikle şunu kabul etmek gerekir ki CHP vazgeçilmez bir marka değildir. Türkiye siyasi tarihinde seçmenin CHP'yi ağır biçimde cezalandırdığı dönemler de olmuştur. Bunun en önemli örneği 1999 seçimleridir. O seçimde CHP yaklaşık yüzde 8,7 oy alarak yüzde 10 ülke barajının altında kalmış ve Meclis dışında kalmıştır. Buna karşılık seçmen, Bülent Ecevit liderliğindeki DSP'yi yüzde 22 civarında oyla birinci parti yapmıştır. Aynı seçmen grubu, 3 sene sonra “değişim talebi” ile tekrar CHP’ye yönelmiş ve iktidar DSP’yi 1,8 oyda Meclis dışında bırakmıştır. Bu sonuç önemlidir. Nitekim seçmen, sosyal medyanın olmadığı, iletişimin daha kısıtlı olduğu o günlerde "Cumhuriyet'in kurucu partisi" söylemine rağmen farklı bir tercih yapmıştır. CHP'nin tarihsel mirası, tek başına seçmenin desteğini korumaya yetmemiştir. Seçmen, daha güçlü bulduğu alternatife yönelmiştir. Dolayısıyla bugün de CHP'nin sahip olduğu tarihsel mirasın ve kurumsal hafızanın önemli olduğu söylenebilir; ancak bunların sonsuz bir siyasal güvence oluşturduğunu iddia etmek mümkün değildir. Eğer seçmen başka bir siyasi adresin kendi beklentilerini daha iyi temsil ettiğine inanırsa, geçmişte olduğu gibi bugün de yön değiştirebilir.
Değişimin satın alınmasında bir diğer örnek 2002 genel seçimlerinde Genç Parti’nin beşinci parti oluşudur. O günlerde “insanlar bedava konsere, döner ekmeğe, cep telefonu kontörüne oy verdiler” söylemi yaygındı. Cem Uzan seçim kampanyasında Genç Parti için kesenin ağzını açmış, son derece popüler figürlerle halkla yakın temas kurmuştur. Ancak bunların hiçbiri Genç Parti’nin aldığı %7,5 oy oranını açıklamaya yeterli değildir. İnsanlar merkez sağda bir yenilik arıyordu. Bu oy oranı yıllarca iktidar ve koalisyon yorgunu ANAP’ın aldığı oyların üzerindedir. Cömert bir seçim kampanyasının tek başına 2 milyon 300 bin civarında (2002 koşullarında) oya ulaşması, toplumun “değişim talebi”ni görmezden gelmek olur.
Öte yandan CHP gibi 103 yıllık bir partinin marka ve sembol değerini görmezden gelmek de olmaz. Her ne olursa olsun duygusal sebeplerle pusulada CHP’yi görünce oy verecek, her ne olursa olsun bunu bir klik meselesi görüp CHP’nin kurumsal kimliğini yönetimden ayrı tutacak kişiler olabileceği gibi; bugün CHP’ye mahkeme kararıyla atanan yönetimin kullandığı “devlet aklı” fikrine kapılarak yahut atanmış yönetime güveni sebebiyle oy verenler olacaktır. Bu ne kadar etkili olacaktır, ilerleyen günlerde oluşacak alternatif ile atanmış yönetimin performansı, Türkiye’de yaşanacak diğer gelişmeler bunları daha net ortaya koyacaktır. Bu noktada CHP etrafında kullanılan "baba ocağı" söylemine de dikkatli yaklaşmak gerekir. Bu söylem konuyu parti içi bir hizip meselesine sıkıştırabilir. Oysa Türkiye demokrasisi, raf ömrünü doldurmuş bir iktidarın, tüm tuşlara basmasından kaynaklı bir yargı eliyle siyasal dizayn meselesidir ve Türkiye'de muhalefetin geleceği ve demokratik siyasal rekabetin sınırlarıyla sıkı sıkıya liişkilidir.
Sonuç: Siyasal Mühendisliklerin Karşısında Halkın Gücü
2023 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ardından CHP'nin ciddi bir kriz yaşadığı bilinmektedir. O dönemde birçok araştırma CHP'nin yüzde 15 civarına kadar gerileyebileceğini göstermekteydi. Ancak daha sonra ortaya çıkan değişim süreci farklı bir tablo yarattı. CHP yönetimindeki değişiklik ve özellikle yerel seçimlerde ortaya çıkan performans, seçmenin önemli bir bölümünde yeniden umut oluşturdu. 2024 yerel seçimleriyle birlikte CHP uzun yıllardan sonra Türkiye'nin birinci partisi konumuna yükseldi.
Bu noktada bazı çevreler olası yeni bir siyasi hareketi İsmail Cem'in 2002 yılında kurduğu Yeni Türkiye Partisi ile karşılaştırmaktadır. İsmail Cem liderliğindeki Yeni Türkiye Partisi arkasında büyük bir toplumsal öfke dalgası veya kitlesel bir mağduriyet duygusu bulunmuyordu. Daha çok mevcut siyasi yapı içerisindeki bir ayrışmanın ürünüydü. Bu nedenle seçimlerde beklenen etkiyi oluşturamadı ve siyasi hedeflerine ulaşamadı. Bugün ortaya çıkabilecek olası bir yeni hareket ise farklı koşullarda şekillenebilir.
Türkiye son yıllarda ağır bir ekonomik kriz yaşamaktadır. Enflasyonun uzun süre yüksek seyretmesi, ücretlerin erimesi, emeklilerin yaşadığı gelir kaybı, gençlerin iş bulma sorunları ve geleceğe ilişkin kaygılar toplumun geniş kesimlerinde ciddi bir memnuniyetsizlik yaratmıştır. Bugün çalışanların %55-60 civarı asgari ücret karşılığı çalışmaktadır. Bunun yanında siyasal kutuplaşma, yargı süreçleri, tutuklamalar, belediyelere yönelik operasyonlar ve muhalefet seçmeninin önemli bir bölümünde oluşan baskı ve bundan kaynaklı öfke yeni bir toplumsal enerji üretmektedir. Bu açıdan bakıldığında tablo, İsmail Cem örneğinden çok AKP'nin kuruluş dönemine benzemektedir.
2002 öncesinde de ekonomik kriz vardı. Siyasal sistemden memnuniyetsizlik vardı. Kendisini dışlanmış hisseden geniş toplumsal kesimler vardı. Eski siyasi kadrolara duyulan güven azalmıştı. Toplum yeni isimler ve yeni bir siyasal dil arıyordu. Bugün de benzer bazı dinamiklerin oluştuğu söylenebilir. Üstelik buna bir de kuşak değişimi eklenmiştir. Türkiye'de artık 2002 sonrasında doğan milyonlarca seçmen bulunmaktadır. Bu kuşak ne 12 Eylül'ü yaşamıştır ne de 1990'ların siyasi mücadelelerini hatırlamaktadır. Onlar daha çok bugünkü ekonomik koşullara, yaşam standartlarına ve gelecek beklentilerine göre karar vermektedir. Ayrıca genç seçmende doğumlarından beri tek partiyi, tek kişiyi görmeleri de bir bıkkınlık yaratmıştır. Bu nedenle olası bir yeni hareketin başarısını belirleyecek olan şey, CHP tabelasından ayrılıp ayrılmaması değil; toplumdaki değişim talebini ne ölçüde temsil edebileceğidir. Eğer bu enerji doğru biçimde örgütlenebilirse, ortaya çıkacak hareket yalnızca birkaç puanlık bir siyasi oluşum olmayabilir. Türkiye siyasal tarihinin gösterdiği üzere, bazen yeni kurulan partiler birkaç yıl içinde ülkenin en güçlü siyasi aktörlerine dönüşebilmektedir. Burada belirleyici olan yine devlet gücü değil, halk desteğidir.
“Historia magistra vitae est.” Tarih bize öğretendir. Siyasal mühendislikler seçim sonuçlarını etkileyebilir, kuralları değiştirebilir ve bazı süreçleri yavaşlatabilir. Fakat uzun vadede hangi hareketin yükseleceğine karar veren şey, halkın iradesidir. Halkın iradesi önünde engel olacak bir güç yoktur.