Ankara Bölge İdare Mahkemesi 36. Hukuk Dairesi tarafından CHP’nin 38. Kongresi hakkında verilen karar tartışılırken özellikle hatırlanması gereken, Türkiye’de siyasi partilerin anayasal güvenceye kavuşması meselesidir. Hukukçu arkadaşlar bu kararın teknik yönlerini elbette daha geniş biçimde yazacaktır. Ben sadece bir noktaya, siyasi partilerin anayasal güvence meselesine değinmek istiyorum.
Siyasi partiler dünyada ilk kez parlamentoların içinden doğdu. 18. yüzyıl İngiliz Parlamentosu’nda siyasal gruplaşmalar şeklinde ortaya çıktılar. Ardından Amerika Birleşik Devletleri’nde seçim kampanyalarını örgütleyen yapılar olarak geliştiler. Millet/halk egemenliğinin dünyada kabulü ve seçimlerin yaygınlaşmasıyla birlikte siyasi partiler de dünyada kurumsallaşan kurumlar oldu.
Türkiye’de ise 1876 Kanun-i Esasi’de siyasi partilere yer verilmemişti. O dönemde siyasi partiler bugünkü anlamıyla dünyada da çok yaygın ve yerleşik değildi. Osmanlı Parlamentosu 1878’de II. Abdülhamid tarafından kapatıldıktan sonra, İttihat ve Terakki gibi siyasal oluşumlar parlamento dışında, 1889’dan itibaren cemiyet olarak ortaya çıktı. 1921 Anayasası zaten bir savaş dönemi meclis hükümeti anayasasıydı; siyasi partilerden ziyade milli mücadeleyi yürütecek kollektif bir karar alma mekanizmasını esas alıyordu. 1924 Anayasası da siyasi partilere özel bir anayasal statü tanımamıştır. Partiler esasen cemiyetler hukuku çerçevesinde, yani bir tür dernek gibi değerlendiriliyordu. Bu nedenle Cumhuriyet döneminde birçok parti bazen Bakanlar Kurulu kararıyla, bazen Meclis kararlarıyla kapatıldı veya faaliyetlerine son verildi.
Türkiye İkinci Dünya Savaşı sonrasında başlayan demokratikleşme dalgasından ciddi biçimde etkilenmiştir. 1945’te Milli Kalkınma Partisi, ardından CHP içinden çıkan Dörtlü Takririn ayrılmasıyla 1946’da Demokrat Parti kuruldu ve Türkiye ilk kez çok partili seçimlere gitti. Dikkat çekilmesi gereken bir husus, 1946 seçimlerine giderken anayasa değiştirilmemesidir. 1924 Anayasası zaten çok partili hayata bütünüyle kapalı bir anayasa değildi. Sorun anayasa metninde değil, siyasi uygulamadaydı. Partilerin fiilen engellenmesi, kapatılması veya seçime sokulmaması ayrı bir meseleydi. Nitekim o dönemde farklı çizgilerde başka siyasi partiler de kurulmuş ama çeşitli yollarla siyasal hayatta tutunamamışlardı.
Türkiye’de siyasi partilerin gerçek anlamda anayasal güvenceye kavuşması ise 1961 Anayasası ile olmuştur. İlk kez siyasi partiler anayasal kurum olarak tanınmış, demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurları olarak kabul edilmiş ve böylece devlet karşısında özel bir koruma zırhına sahip olmuşlardır. 1965 yılında Siyasi Partiler Kanunu çıkarılmış ve siyasi partiler artık sıradan bir dernek olmaktan çıkarılarak özel bir hukuki statüye kavuşturulmuştur. Siyasi partiler hem serbestçe kurulabilen örgütler olarak kabul edilmiş, hem de demokratik hayatın vazgeçilmez unsurları sayılarak devlet karşısında anayasal koruma altına alınmıştır. Buna karşılık kapatılmaları da sıradan bir idari kararla değil, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının açacağı dava ve Anayasa Mahkemesi kararıyla mümkün hale getirilmiştir.
1960’lı yıllarda parti kapatmaları çok sık görülmese de örneğin Milli Nizam Partisi 1971 yılında Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır. Fakat siyasi partilere yönelik en büyük müdahale darbelerle olmuştur. 12 Eylül 1980 darbesiyle bütün siyasi partilerin faaliyetleri durdurulmuş, ardından 1981 yılında çıkarılan kanunla mevcut siyasi partiler tamamen kapatılmış ve 1983’e kadar Türkiye’de siyasi parti faaliyeti fiilen askıya alınmıştır.
Bugün Türkiye’de kökü daha eskiye giden birçok parti olsa da 12 Eylül sonrasında eski partilerin isimleriyle yeniden kurulmaları ancak 1992 yılında mümkün olmuştur. Cumhuriyet Halk Partisi, Milliyetçi Hareket Partisi ve diğer bazı partiler bu tarihte eski isimleriyle yeniden siyasal hayata dönmüştür. Bu yüzden CHP’nin tarihsel kökü çok daha eski olsa da bugünkü tüzel kişiliği 1992’de yeniden kurulmuştur.
1982 Anayasası da tıpkı siyasi partilere anayasal güvence vermeye devam etmiş, 68. maddede siyasi partilerin “demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurları” olduğunu açıkça söylemiştir. 69. maddede ise hangi hallerde kapatılabileceklerini düzenlemiştir.
Bir siyasi partinin kapatılma sebepleri Anayasa’da açıkça yazılmıştır:
- Partinin tüzük ve programının veya eylemlerinin Anayasa’nın 68/4. maddesindeki ilkelere aykırı olması. Bu ilkeler şunlardır: devletin bağımsızlığı, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü, insan hakları, eşitlik, hukuk devleti, milli egemenlik, demokratik ve laik cumhuriyet ilkeleri; sınıf veya zümre diktatörlüğünü savunmama; suç işlemeyi teşvik etmeme.
- Anayasa’nın 68/4. maddesine aykırı fiillerin bir “odak” haline gelmesi, yani münferit değil, sistematik ve partice benimsenen eylemler haline dönüşmesi.
- Yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlardan veya yabancı kişi ve kurumlardan maddi yardım alınması.
Bu üç husus dışında kapatma sebebi yoktur. CHP veya başka bir partiyi yolsuzlukların odağı haline geldiğini iddia etmek kapatma sebebi değildir. Kapatma tamamen siyasi bir meseledir, anayasa salt kriminal sebeplerle parti kapatmasına cevaz vermemektedir.
1982 Anayasası döneminde özellikle 1990’lardan itibaren Anayasa Mahkemesi siyasi parti kapatma yetkisini çok yoğun kullandı ve Türkiye adeta bir “siyasi partiler mezarlığına” dönüştü.
Burada üç ana damar görüyoruz:
Birinci damar, bugün DEM Parti’ye kadar gelen Kürt siyasi hareketi çizgisidir. HEP, DP, ÖZDEP HADEP, DTP gibi partiler bölücülük ve diğer gerekçelerle kapatılmıştır.
İkinci damar, Milli Görüş çizgisidir. Milli Nizam Partisi (1971), Refah Partisi (1998) ve Fazilet Partisi (2001) Anayasa Mahkemesi kararlarıyla kapatılmıştır. AKP hakkında da 2008 yılında laiklik karşıtı eylemlerin odağı olduğu gerekçesiyle kapatma davası açılmış, ancak kapatılmayıp hazine yardımından mahrum bırakılmasına karar verilmiştir.
Laikliğe aykırı eylemlerin odağı olmaktan kapatılan bir diğer parti ise, Alevi partisi diye bilinen Demokratik Barış Hareketi Partisidir. 1996 yılında kapatılma sebebi, programında Diyanet İşleri Başkanlığın genel idareden çıkarılmasını savunmaktır.
Üçüncü damar ise sol ve sosyalist partiler çizgisidir. Türkiye Birleşik Komünist Partisi, Sosyalist Parti ve bazı diğer partiler Anayasa Mahkemesi kararlarıyla kapatılmıştır. Hatta bir dönem “komünist” adını taşımanın bile parti kapatma sebebi sayıldığı bir hukuk düzeni vardı.
AKP hakkında açılan kapatma davası Türkiye açısından bir dönüm noktasıdır. Çünkü parti kapatılmadı ama ağır bir yaptırım uygulandı. Bunun ardından parti kapatmayı zorlaştıran anayasa değişiklikleri yapıldı. Bugün Anayasa Mahkemesi fiilen parti kapatma konusunda çok daha çekingen davranmaktadır.
Türkiye’de hâlâ yürürlükte olan Siyasi Partiler Kanunu 1983 tarihli bir darbe kanunudur. Beş generalin parlamentoculuk oynadığı dönemde hazırlanmış bu kanun, aradan kırk yılı aşkın zaman geçmesine rağmen hâlâ yürürlüktedir. Lider sultasını güçlendiren, parti içi demokrasiyi zayıflatan, genel başkanları neredeyse ömür boyu parti sahibi haline getiren yapı büyük ölçüde devam etmektedir.
Bugün Türkiye’de sürekli “yeni anayasa” yapımından söz ediliyor. Sivil anayasa deniyor. Ancak siyasi partiler kanununa, seçim kanununa, milletvekili seçim sistemine, toplantı ve gösteri yürüyüşleri kanunu hiç konuşulmuyor. Bu kanunlara dokunmadan demokratik bir anayasa tartışması hiç yapmak eksiklik, eksiklikten de ziyade samimiyetsizliktir. İnanılır gibi değil, bugün demokratik hayatı belirleyen kanunların büyük ölçüde darbe dönemi yasalarıdır. Kırk senedir darbecilerin çıkardığı kanunları uygulayıp, bunlardan siyasi menfaat devşirip, siyasal konjonktürü buna göre dizayn ettikten sonra, birdenbire “Türkiye’nin yeni anayasaya ihtiyacı var” demenin hiçbir anlamı kalmamaktadır.
Burada söylenmesi gereken bir diğer husus da Türkiye’de seçim yargısı meselesidir.
Türkiye’de seçim yargısı 1950 yılında Yüksek Seçim Kurulu’nun kurulmasıyla gerçek anlamda oluştu. Mevcut Anayasamızın 79. maddesine göre Yüksek Seçim Kurulu kararları kesindir; hatta bunlar Anayasa Mahkemesi’ne dahi götürülemez. Nitekim Türkiye’nin çok partili ilk seçimi olan 1946 seçimleri “açık oy, gizli tasnif” seçimleri olarak kötü bir şöhrete sahiptir. Nitekim o dönemde seçimlerin yargısal güvencesi ve yargı denetimi yoktu.
Türkiye’de siyasi partilerin kongrelerinin Asliye Hukuk Mahkemeleri eliyle dizayn edilmesi meselesi yeni değil. İlk kez 2016 yılında Milliyetçi Hareket Partisi kongresi tartışmalarında karşılaştık. Kongre çağrıları yapıldı, iptal kararları verildi, Türkiye’nin farklı ilçelerindeki Asliye Hukuk Mahkemeleri bir siyasi partinin kongresinin yapılıp yapılamayacağına karar verme yetkisini kendisinde gördü. Bir ülke düşünün, nüfusu 85 milyon olsun, siyasi partilerin genel merkezinin Ankara’da olması zorunlu olsun ama o partinin kongresinin yapılıp yapılamayacağı konusunda hangi mahkemenin yetkili olduğu bile net olmasın. Bu başlı başına bir güvencesizliktir. Geri kalmışlığın resmidir.
Yüksek Seçim Kurulu kararları kesin iken, Anayasa Mahkemesi bile bunları denetlemeye yanaşmazken, siyasi partilerin iç işleyişinin yerel mahkemeler eliyle dizayn edilmesi akıl kârı değildir. Bu, Türkiye’nin 1961’den bugüne siyasi partiler konusunda elde ettiği anayasal kazanımların aşındırılması değil, yerle yeksan edilmesi anlamına gelir.
Türkiye’de siyasi partiler kapatıldı. 1971’de baskı altına alındı, 1980’de bütün partiler kapatıldı, 1990’larda Anayasa Mahkemesi çok sert tavırla davalara baktı ve Türkiye’yi adeta bir siyasi partiler mezarlığına çevirdi. Bunların hepsi eleştirilebilir. Ama yine de bütün bu süreçlerde siyasi partilere müdahale eden merci Anayasa Mahkemesi idi; sıradan yerel mahkemeler hiçbir zaman siyasi hayatı bu ölçüde dizayn eden bir araç haline getirilmemişti.
Ben zaten mevcut kararı hukuken yok hükmünde değerlendiriyorum. Nasıl ki valilik makamı boşanma kararı veremezse, YSK gözetiminde yapılan ve usulen itiraz süresi geçen bir konuda, derneklere kıyasla böyle bir karar verilmesi hem siyasi partilerin anayasal güvencesine hem seçim hukukunun denetlenemezliği ilkesine aykırıdır. Kaldı ki Siyasi Partiler Kanunu özel bir kanundur ve Dernekler Kanunun her hükmü, özel yasayla düzenlenen bir kuruluşa uygulanamaz. Aksi halde hukuk istikrarından ve güvencesinden söz edilemez. Tamamıyla kötüye kullanılmış, yargı gücünün siyasal düzeni değiştirmek için araçsallaştırılmış bir tabloda kamu görevlileri, bunlar hâkim bile olsa, açık anayasa ve kanun hükümlerine aykırı karar veremezler. Bunun son zamanlarda muhalefeti hizaya getirmek amacıyla açık ve bariz anayasa-yasa ihlali şeklinde yapılması TCK’de görevi kötüye kullanma suçunu aşan, Anayasayı ihlal (m. 309) suçunu oluşturabilecek bir eylemdir.
Türkiye’de siyasi partiler meselesi o kadar araçsallaştırılmış durumda ki, bugün bir partiye karşı kullanılan bu yöntem yarın başka bir partiye de dönebilir. Bugün birileri “bizim işimize geliyor” diye alkışlayabilir. Ama yarın kazanamayacağını düşündüğün bir siyasi mücadeleyi yargı yoluyla çözmeye kalkmak, işi içinden çıkılmaz hale getirir. Bu tür güvencesizlikler sadece bir partinin meselesi değildir; hepimizin meselesidir. Bugün bir parti haksızlığa uğrar, yarın bir şekilde toparlanır. Ama eğer siyasi partilerin güvenceleri ortadan kalkarsa, yarın hiçbir partinin güvencesi kalmaz. Asıl yargıyla siyasi partileri dizayn etmek demokrasiyi dinamitlemektir.
İşin en ironik, en trajikomik tarafı da kendi içinde doğru düzgün adaylı kongre yapmayan, genel başkan değişimini fiilen imkânsız hale getiren partilerin, dönüp başka partilerin kongrelerini demokrasi adına tartışmaya kalkmasıdır.
Bir başka garip taraf daha var. Eğer üç yıl önce yapılmış bir kongreyi bugün yargı eliyle iptal edip geriye çevirmek mümkünse, o zaman insanlar dönüp, 2017’de mühürsüz oylarla ilgili kararlar da bir gün geriye dönük tartışmaya açılabilir. Madem asliye hukuk mahkemelerinin YSK kararlarını denetleme ve iptal yetkisi var, bu da mümkün o zaman.
Hukuk güvenliği dediğimiz şey tam da bunun için vardır. Neyin nasıl olacağının önceden belli olması ve ancak koşullar gerçekleştiğinde normun uygulanması. Hukuk, siyasi ihtiyaçlara göre geriye dönük biçimde eğilip bükülmeye başlarsa, artık hiçbir şeyin güvencesi kalmaz. O yüzden bu meseleye sadece CHP meselesi diye bakmamak lazım. Bu, Türkiye’de siyasi partiler güvencesinin nereden nereye geldiğini gösteren çok daha büyük bir meseledir.
Meseleyi sadece bir mahkemenin almış olduğu bir karar gibi değerlendirmemek gerekir. Burada zaten hukuk güvencesi ortadan kaldırılmış, yetki gaspı yaparak karar veren bir yargı pratiği ile karşı karşıyayız. Bu başlı başına ayrı bir tartışma, ona girmiyorum. Ancak görünen o ki, Türkiye’de artık “yerli ve milli muhalefeti biz inşa edeceğiz”, “önümüzdeki dönemde Türkiye’nin hak ettiği muhalefete sahip olacak” sözleri, iktidarın uygun gördüğü muhalefeti yaratmak istediğinin çok açık göstergesi. Burada müdahale yargı eliyle yapılıyor ve iktidarın “dişine göre” genel başkana bırakılarak “adil” bir yarış bekleniyor. İngiliz siyasal sistemindeki “Majestelerinin Muhalefeti” kavramı aslında monarşiye sadık ama hükümete muhalif olmayı anlatır; demokratik sistem içinde meşru bir denge unsurudur. Bizde ise iş giderek bunun ironik bir versiyonuna dönüşüyor. Saraya sadık, sınırları çizilmiş, fazla ileri gitmeyen, gerektiğinde bağıran ama asla gerçek bir tehdit oluşturmayan bir muhalefet modeli…
Ve yazıyı bitirirken 22 Mayıs’ı da hatırlatalım.
Bugün 22 Mayıs 2016’nın sene-i devriyesi.
Gençler hatırlamaz, biz çok iyi hatırlıyoruz o günleri.
Pelikan Mektubu ile bu ülkenin başbakanına hakaretamiz bir tavırla siyasi bir darbe yapılmış, kısa bir süre sonra da genel başkanlığı bırakması için Ak Parti olağanüstü kurultaya gitmişti.
Ben o günü farklı hatırlıyorum.
Farklı bir olayla hatırlıyorum.
Ve hiç unutamayacağım bir fotoğrafla hatırlıyorum.
Dönemin Cumhurbaşkanı Erdoğan, o günkü anayasaya göre partili olamıyordu ama gönlünün hâlâ bağlı olduğu partisinin —kendi ifadesiyle— kongresine bir tebrik mesajı göndermişti.
Mektubu okuyan Divan Başkanı Bekir Bozdağ, mektuba başladıktan sonra önce ayağa kalkmış, ardından ceketini ilikleyerek okumaya devam etmişti.
Harekete anlam veremeyen ve şaşkın gözlerle izleyen önce divan üyeleri, sonra protokol, ardından bütün kapalı spor salonu, mektubu esas duruşta dinlemişti.
Neyse…
Usul ve esastan pek çok hata bulunabilecek bu kongre için dava açsa Ahmet Davutoğlu, Ankara BAM kurultayın iptaline ve eski genel başkana görevin iadesine karar verir mi?
Ya da İsmet İnönü’nün kanuni temsilcileri 1972 CHP Kurultayı için dava açsalar, Paşa hiç yenilmemiş sayılır mı?
Hazır el atmışken 1972 Kurultayı’nı da iptal edin de İsmet Paşa hiç yenilmemiş sayılsın.
Olur mu acaba?