CHP Genel Başkan Yardımcısı Deniz Yavuzyılmaz’ın gündeme taşıdığı şuan ücretsiz kullanılan otoyollarının özelleştirilerek ücretli hale getirileceği iddiası, kamunun yıllardır ücretsiz işlettiği ve vatandaşın herhangi bir geçiş bedeli ödemeden kullandığı çevre otoyollarının peyderpey özel şirketlere devredilerek ücretli hale getirilmesi planını içermektedir. Bu yalnızca İstanbul’daki TEM Otoyolu ile sınırlı bir ulaşım düzenlemesi olmayıp, ilk adım olarak İstanbul 2. Çevre Yolu olarak bilinen TEM/Fatih Sultan Mehmet Köprüsü hattının 25 yıllığına özelleştirilmesi, ardından da Ankara, İzmir, Bursa ve benzeri büyükşehir çevre yollarının aynı modele sokulması öngörülmektedir. Başka bir ifadeyle, halkın vergileriyle yapılmış, bakım ve işletmesi yine kamu bütçesiyle yıllarca sürdürülmüş otoyollar artık ücretsiz kamu hizmeti olmaktan çıkarılarak HGS gişeleri üzerinden sürekli gelir üreten ticari bir tahsilat alanına dönüştürülecektir. Yani bugün vatandaşın cebinden tek kuruş çıkmadan geçtiği yollar, yarın her geçişte para ödenen yeni bir özel şirket rant kapısı haline getirilecektir.

Halkın vergileriyle, üstelik gereğinden çok daha yüksek maliyetlerle imal edilmiş bir otoyolu, yıllarca ücretsiz kamu hizmeti olarak kullandırdıktan sonra aynı halka yeniden ücretli hale getirmenin normal bir hukuk devletindeki adı, kamu hizmetinin piyasaya devri ve vatandaşın ikinci kez vergilendirilmesidir. Çeyrek asra yakın AKP yönetiminden öğrendiğimiz ise, bütün bunların “yeni finans modeli”, “bütçe disiplini” yahut “yatırımın sürdürülebilirliği” gibi afili cümlelerle yutturulmasıdır. Eğer TEM Otoyolu gerçekten paralı hale getirilirse, asıl dikkat edilmesi gereken yalnızca yolun ücretli oluşu değil; bu kararın topluma hangi psikolojik eşikler ve hangi retorik manipülasyonlarla kabul ettirileceğidir. Nitekim AKP, tepki çekecek her uygulamada neredeyse mekanik hale gelmiş bir algı yönetim şablonu kullanmaktadır. Olaya göre aşama sayısı ve safsata türü değişebilir. Kanaatim odur ki, otoyolların ücretli hale getirilmesinde yedi aşamalı bir safsata kolajına başvurulacaktır.

İlk aşama her zaman mutlak inkârdır. Önce dümdüz yalanlama gelir. “Böyle bir şey yok, TEM asla ücretli olmayacak, CHP yine algı yapıyor” denir. Bu, herhangi bir veriyi çürütmeye dayanmayan, sadece tartışmayı dumana boğmayı amaçlayan çıplak inkâr tekniğidir. Amaç doğruyu söylemek değil, kamuoyunun birkaç gün boyunca “acaba yalan mı?” tereddüdünde oyalanmasını sağlamaktır. İktidarın en sevdiği zaman kazanma yöntemi budur. Buna mutlak inkâr safsatası (denialism)denir. Her zaman önce inkâr ve yalanlama gelir. AKP’nin yaptığı şey aynı zamanda kuru iddia safsatasıdır (bare assertion fallacy). “Yok öyle şey” demek yeter, kanıta ihtiyaç yoktur.

Ardından ikinci perde açılır. İddialar cevaplanmaz, meseleyi gündeme getirenler hedefe konur. “Cehape önce kendi belediyelerindeki yolsuzluklara baksın”, “önce onlar hesap versin”, “algı operasyonuyla gündem değiştirmeye çalışıyorlar” cümleleri dolaşıma sokulur. Böylece TEM’in ücretli olup olmayacağı konuşulmaz; CHP belediyelerine yönelik soruşturmalar, operasyonlar, gözaltılar ve televizyon ekranlarında kurulan linç masaları tartışmanın merkezine yerleştirilir. İddianın doğruluğu değil, iddiayı dile getirenin siyasi kimliği sorgulanır. Yalanlamadan sonra sıra “tencere dibin kara” diye saldırmak, iddia edenleri başka dosyalar üzerinden dövmektir. Bu Türkçede tencere dibin kara safsatası olarak bilinir. “Sen de”cilik, tü kaka (tu quoque) ve “Peki ya”cılık (whataboutism) denebilir. Çoğu zaman buna eşlik eden ikinci unsur da ad hominem saldırıdır. Halk dilindeki söyleyişle: “Lafa bakmam laf mı diye, söyleyene bakarım adam mı diye.”

Sonra yavaş yavaş iktidar medyasının hazırlık atışları başlar. İsmini saymak istemediğim, herkesin bildiği iktidar kontrollü televizyon kanallarda aynı teknik cümleler servis edilir: “Bu yolların bakım maliyeti”, “kamu bütçesine yük”, “enflasyonist baskı”, “kullanıcı finansmanı”, “sürdürülebilir işletme modeli”... Bir anda halktan yeni para almanın adı mali zorunluluk oluverir. Yıllardır bütçeyi garanti ödemeleriyle, yandaş ihalelerle, şişirilmiş yapım maliyetleriyle delenler; bu kez mali disiplin havarisi kesilirler. Burada yapılan şey çok açıkça kendi yarattıkları ekonomik enkazı vatandaşa fatura ederken meseleyi teknik zorunluluk gibi göstermektir. Soygunu yönetim rasyonalitesi diye paketlemek... İlk meşrulaştırma çabası çerçeveleme safsatası, yani framing manipulation; sonrasında kendi hatalarının bedelini halka ödetme hali ise yansıtma safsatası, yani projection’dır.

Dördüncü aşamada yanlış benzetmelerle vatandaşın zihni uyuşturulur. “İSPARK’ta üç saat park ediyorsun kaç para ödüyorsun, buna niye itiraz etmiyorsun?”, “köprüye veriyorsun buna da verirsin”, “hizmetin bir bedeli olur” gibi cümleler devreye sokulur. Belediyenin sunduğu sınırlı bir otopark hizmeti ile ülkenin ana ulaşım damarlarından birini aynı kefeye koymak mantıksal bir saçmalıktır; fakat burada mantık aranmaz, ücret fikrini sıradanlaştırmak aranır. Amaç, “demek ki para ödenen bir başka hizmet daha” hissi yaratarak tepkinin ahlaki yoğunluğunu azaltmaktır. Buna yanlış kıyas safsatası, yani false analogy denir.

Yetmez; bu kez Anadolu halkı ile İstanbul halkı birbirine düşürülür. “Anadolu’daki vatandaş bunun neresinden yararlanıyor?”, “kullanan ödesin”, “İstanbul’un konforunu bütün Türkiye mi finanse edecek?” denmeye başlanır. Oysa TEM yalnızca İstanbul içi bir yol değildir; Türkiye’nin ticaretinin, taşımacılığının, üretim ve lojistik zincirinin ana atardamarıdır. Anadolu’dan çıkan malın, otobüsün, kamyonun yolu da oradan geçer. Ama burada ekonomik gerçek anlatılmaz; burada kıskançlık üretilir. Ortak mağduriyet ortak öfkeye dönüşmesin diye mağdurun biri diğerine düşman edilir. Buna böl ve yönet safsatası, yani divide and rule framing denir. Pek çok alanda son derece yarayışlı bir safsatadır. Muhalefeti parçalamada, mağdur halk kitlelerini birbirine düşürmede çok elverişli bir safsatadır bu.

Özelleştirme yapılır. İhaleyi sürpriz olmayan bir firma kazanır. Ücretli günler başlar. İlk birkaç günün şoku atlatılır. İnsanlar söylenir, sosyal medyada birkaç etiket açılır, birkaç televizyon tartışması yapılır; derken HGS’ye bakiye yüklenir ve hayat devam eder. Vatandaş, suyu yavaş yavaş ısıtılan kurbağa gibi başlangıçta gösterdiği refleksi kaybederek yeni mali yüke teslim olur. Çünkü zamana yayılan her ekonomik saldırı Türkiye’de sonunda alışkanlığa dönüşmektedir. Elektrikte böyle oldu, doğalgazda böyle oldu, köprülerde böyle oldu, MTV’de böyle oldu. İlk tepki öfkeydi; sonra omuz silkme geldi. Buna kademeli normalleştirme safsatası, yani gradual conditioning denir. Uygulanan strateji ise hepimizin bildiği kaynayan kurbağa (boiling frog)stratejisidir.

Final perdesi her zamanki gibi kurtarıcı lider sahnesidir. İlk fırsatta fiyatlar bugünkü önerilen rakamların da üzerine çekilir. Vatandaş iyice homurdanmaya başlayınca reis devreye girer; “milletimizin sesine kulak verildi”, “indirime gidildi”, “zam oranı sınırlandı” gibi manşetler atılır. Böylece önce yaratılan sorun, sonra bir kısmı geri çekilerek lütuf gibi sunulur. Cebinizden alınanın küçük bir kısmı geri bırakılır ve sizden minnet beklenir. Soyguncunun cüzdanın yarısını geri verip teşekkür istemesi gibi... Buna tasarlanmış kriz, yani manufactured crisis ve kurtarıcı lider anlatısı, yani savior narrative denir.

İşte AKP’nin yönetim tekniği budur: önce inkâr, sonra suçlayarak saptırma, ardından medya ile meşrulaştırma, yanlış benzetmelerle uyuşturma, toplumu bölme, zamana yayarak alıştırma ve en sonunda kurtarıcı rolüne soyunma. Bu artık münferit bir iletişim tarzı değil; neredeyse ders kitaplarına girecek kadar sistematik bir toplumsal rıza imalatıdır. Karar almakla yetinilmez; karara itiraz edecek toplumsal enerjiyi de adım adım öğütülür. Safsatalar bu süreçte en kullanışlı araçlardır.

Bakalım TEM meselesinde laboratuvar yine aynı sonucu mu verecek? Buraya yazılan yedi aşamalı safsata kılavuzu işleyecek mi?