Omnis potestas impatiens consortis erit. Her iktidar kendisine ortak olunmasına tahammülsüzdür. Daha kısa ve doğru ifadeyle, “iktidar gölge kabul etmez”.
Adalet ve Kalkınma Partisi’nin bir devlet partisine dönüşmesinin ve iktidar anlayışını kalıcılaştırmasının en önemli aşamalarından biri, kurumların yönetim yapısını değiştirmek oldu. Bu dönüşümde kurumların başına yeni isimlerin atanması yeterli değildi elbette. Kurumların gelenekleri, işleyiş düzenleri ve mevzuatı da değiştirildi. Bunların yeterli olmadığı, köklü kurumsal kültürün yeni iktidar anlayışına direnç gösterdiği durumlarda ise bazı kurumlar kapatıldı, yeniden açıldı veya bambaşka yapılar içinde yeniden kuruldu.
Nitekim otoriter bir düzeni oluşturmanın ve devam ettirmenin yolu, iktidarı her düzeyde yeniden üretebilmektir. İktidar yalnızca hükûmette, parlamentoda veya bürokrasinin üst kademelerinde bulunmaz. Hükümet dışı kurumlarda (NGO), yerel yönetimlerde, medyada, sivil toplumda, yardım kuruluşlarında ve insanların gündelik hayatlarında karşılaştıkları her yapıda yeniden üretilir. Bu nedenle iktidarın tahakküm alanını genişletme çabası devlet kurumlarının çok ötesinde; medyanın, sivil toplumun ve toplum nezdinde güven kazanmış bağımsız kuruluşları da kapsayacak biçimdedir. Hükümet dışı kuruluşların bu otoriterleşme ve merkezileşmeden payını alması kaçınılmazdır.
AKUT VE AHBAP: ALTERNATİF GÜVEN ODAKLARI
Türkiye’de afetlerde arama ve kurtarma denildiğinde bir dönem ilk akla gelen kuruluş AKUT idi. Özellikle 1999 Marmara Depremi’nde AKUT’un ve Nasuh Mahruki’nin kazandığı toplumsal güven, devletin hazırlıksız yakalandığı bir felakete bir sivil toplum kuruluşunun hazırlıklı biçimde müdahale edebilmesinden kaynaklanmıştı. Devletin yetişemediği yerde AKUT vardı. Siyasetçilerin ikna edemediği insanları, yaptığı işle güven veren bir sivil toplum kuruluşu ikna ediyordu.
AKUT’un başarısı ve elde ettiği güven sadece depremde arama-kurtarma yapması değil; aynı zamanda devlet dışında kuruluşların bilgi, yetenek, örgütlenme kapasitesi, mobilizasyon ve en önemlisi de toplumsal güven sağlayabileceğini göstermesidir. Tam da bu nedenle bağımsız bir sivil toplum kuruluşunun elde ettiği güç, gölge kabul etmeyen bir iktidar açısından yalnızca takdir edilecek bir başarı olarak görülemezdi/görülmedi. Zira iktidar, kendi dışında oluşan güveni tamamlayıcı bir unsur olarak değil, alternatif bir otoritenin başlangıcı olarak algılar.
AKP döneminde bu tür bağımsız yapılar da dönüştürülmesi gereken yapının (eski Türkiye) bir parçası gibi görülüp, bürokrasiyle benzer baskısıyla karşılaştı. Nasuh Mahruki’nin AKUT’tan ayrılmasıyla sonuçlanan süreç de bu genel siyasal iklimden bağımsız düşünülemez. Tarafsız olması beklenen pek çok kuruluş iktidarla giderek daha fazla iç içe geçti. Hatta birçok insanın doğrudan bir devlet kurumu zannettiği, gerçekte ise kamu yararına çalışan bir dernek olan Kızılay dahi iktidarın siyasal ve idari alanına çekildi. İktidarın gölgesi oraya da düştü.
AHBAP meselesine de bu çerçeveden bakmak gerekir. AHBAP, henüz 6 Şubat depremlerinden önce kişilere yaptığı yardımlarla görünürlük kazanmıştı. Depremle birlikte ise çok daha geniş kitlelere ulaşan, büyük miktarda bağış toplayan ve kolektif yardım kapasitesine sahip bir kuruluş hâline geldi. Bu durum, iktidarın kontrolündeki kurumların dışında kalmak isteyen kesimlerin ilgisine mazhar oldu.
AHBAP’a yönelik iddiaların veya soruşturmaların hukuken haklı olup olmadığı ayrı bir tartışmadır. Elbette her kuruluş denetlenmeli, ortaya atılan her ciddi iddia araştırılmalıdır. Fakat burada tartıştığımız mesele, belirli bir soruşturmanın hukuki sonucu değildir. AHBAP hakkında hiçbir şaibe bulunmasaydı bile, böylesine büyük bir güven ve bağış odağı hâline gelmesi mevcut iktidar anlayışı bakımından kolayca tahammül edilebilir değildi. Neden? Çünkü merkezde AFAD vardır; iktidarın denetim alanına girmiş Kızılay vardır. Bağış toplanacaksa bu kurumlar toplamalı, yardım yapılacaksa bu kurumlar yapmalıdır. İktidarın gözünden daima şu soru sorulur: Devlet (yani iktidar partisi) buradayken sen kimsin de bağış topluyor, örgütleniyor, insanlara yardım ediyor ve toplumun güvenini kazanıyorsun?
Asıl mesele yardımın kendisinden çok, yardım aracılığıyla oluşan itibardır. Yardım etmek yalnızca bir ihtiyacı karşılamaz; aynı zamanda yardım eden kişi veya kuruma güven, görünürlük ve toplumsal meşruiyet kazandırır. İktidarın tek merkezden yönetme arzusu da tam olarak bu güvenin kendi kontrol alanının dışında birikmesini engellemeye yöneliktir. Paranın ve gücün tekeline sahip olduğu gibi, güvenin de tekeli sadece iktidar partisinde olabilir. Hakikatin tekelini (İletişim Başkanlığı ve medya yoluyla) kuran iktidar, güveninin tekeline de sahip olmak ister.
Pandemi sırasında yaşanan maske ve yardım tartışmaları tam da bu anlayışın bir örneğiydi. 2019 yerel seçimlerinde büyükşehir belediyelerinin önemli bir bölümünün muhalefete geçmesinin ardından, belediyelerin kendi yardım ağlarını kurması ve halka doğrudan ulaşması engellendi. Belediyelerin yardım kampanyaları sınırlandırıldı; maske dağıtımında dahi merkezi kontrol ısrarı öne çıktı. Mesele teknik bir hizmet meselesi olmaktan çıkarılıp, “Vefa Sosyal Destek Grubu” adını verdiği kamu görevlileri istihdam edilmiş, maske satışı yasaklanmıştı. Sistem ihtiyacı zamanında karşılayamadığında ise maske satışının serbest bırakılmasıyla mesele başka bir yoldan çözülmüştü. Burada da belirleyici olan, hizmetin en hızlı ve etkili şekilde görülmesinden önce hizmeti kimin sunduğuydu, halka kimin dokunduğuydu.
İNSANLAR NEDEN AHBAP’A YÖNELİYOR?
Toplumun bir kesimiyle iktidar arasındaki güven bağı bütünüyle kopmuş durumdadır. İster AHBAP’a, ister AFAD’a veya Kızılay’a yapılan bağış, sonuçta depremzedeler için kullanılacaktır. Bağış yapan insanlar bunu bilir. Ayrıca suistimal ihtimalinin yalnızca AHBAP’a özgü olmadığını/olmayacağını, resmî veya iktidara yakın kuruluşlarda da ortaya çıkabileceğini görür, bilir.
Paranın, yetkinin ve yetersiz denetimin bulunduğu her yerde suistimal riski vardır. “Bir şeyin suistimal edilme ihtimali varsa edilir.” Hiçbir kurumdan sıfır hata beklenemez. Bir sivil toplum kuruluşunun bağımsız olması, onun kendiliğinden kusursuz yapmaz. Aynı şekilde bir kuruluşun resmî nitelik taşıması da onun kendiliğinden güvenilir, verimli ve hatasız olmasını sağlamaz.
İnsanların AHBAP’ı tercih etmesini saflıkla, bilgisizlikle veya enayilikle açıklanamaz. İnsanlar AHBAP’ın da hata yapabileceği, yöneticileri hakkında akçeli işlerden iddialar ortaya atılabileceği, paranın olduğu yerde yolsuzluk olabileceği ihtimalini tahmin eder ve göz önünde bulundurur. Buna rağmen ısrarla oraya bağış yapmaları, başka bir güven kanalı aradıklarındandır. Bir anlamda hayal kırıklığına uğrama ihtimalini göze alarak iktidarın kontrolü dışında kalan bir kurumu tercih ederler. Bu hususta bir hayal kırıklığı yaşanacaksa bile, burada hayal kırıklığına uğratacağın kim olacağını özgür iradeleriyle belirlemek isterler.
Deprem öncesindeki faaliyetleri nedeniyle AHBAP “güven toplama” açısından bir paratoner işlevi gördü. İktidara güvenmeyen veya parasını iktidarın kontrolündeki yapılara emanet etmek istemeyen insanları kendisine çekti. Bir buçuk asırlık Kızılay, üzerindeki parti gölgesi sebebiyle toplumun bir kesiminde güven oluşturmuyor maalesef. Haliyle iktidarı rahatsız eden yalnızca AHBAP’ın topladığı maddi kaynak olmadı. Asıl rahatsızlık, toplumdaki güvensizliğin AHBAP üzerinden görünür hâle gelmesiydi.
Haluk Levent hakkındaki iddialar doğru veya yanlış olabilir. Bunlar delillerle, şeffaf bir soruşturmayla ve bağımsız yargı içinde değerlendirilmelidir. Ancak söz konusu iddialar hiç ortaya çıkmasaydı bile AHBAP’ın siyasal iktidarla sorun yaşaması şaşırtıcı olmazdı. 6 Şubat’ta “çadır satışı” adıyla Kızılay’a kaynak aktarımı, bu müdahalenin sinyalini vermişti. Daha sonra iktidara yakın dernek ve vakıflara yapılan bağışla, paranın kontrolü bir nebze sağlanmıştı zaten. Ayrıca iddia edildiği gibi Haluk Levent alternatif olma dışında bir muhaliflik de göstermedi. Hiçbir zaman iktidar eleştirisinde bulunmadı. İktidar çevrelerinden ödüller bile aldı. Ancak gölge kabul etmeyen iktidar açısından, toplumun geniş bir kesiminin güvenini “iktidara rağmen” kazanmış bağımsız bir yardım kuruluşu başlı başına bir meydan okumadır. Bu asla kabul edilemez, zamanı gelince fişi çekilir. AHBAP’a yapılan operasyon sonrası, iktidar kanadının Kızılay’a yönelik güzelleme yarışı, tam da bu güvenin tekelleştirilmesi arzusunu yansıtmaktadır.
31 MART VE GÖRÜNÜR İKTİDAR ALTERNATİFLİĞİ
“İktidar gölge kabul etmez” anlayışı CHP ve yerel yönetimler meselesinde de karşımıza çıkıyor.
31 Mart 2024 yerel seçimleri, Adalet ve Kalkınma Partisi açısından beklenmedik ve ağır bir yenilgiyle sonuçlandı. AKP, 2023 seçimlerinden cumhurbaşkanlığını kazanarak çıkmış, ittifak ortağıyla birlikte parlamentoda çoğunluğu elde etmişti. Buna rağmen yalnızca bir yıl sonra yapılan yerel seçimlerde büyükşehirlerin önemli bir bölümünü kaybetti. CHP, ülke nüfusunun yüzde 60’tan fazlasının yaşadığı belediyelerde yönetimi üstlendi.
Yerel yönetimlerin siyasal etkisi, parlamentodaki sandalye dağılımının etkisi birbirinden farklıdır. Vatandaş milletvekilini her gün görmez; milletvekillerinin parlamentodaki faaliyetlerini yakından takip etmeyebilir. Fakat belediye başkanını ve belediyenin hizmetlerini gündelik hayatının her anında görür. Su, ulaşım, yol, kaldırım, temizlik, kreş, sosyal yardım ve kent düzeni üzerinden yerel yönetimle sürekli karşılaşır. Bu nedenle belediyeler, bir siyasi partinin halka ulaşabilmesi ve yönetme kapasitesini gösterebilmesi için son derece önemlidir. “İstanbul’u kazanan Türkiye’yi kazanır” sözü de yerel iktidarın partiyi merkezî iktidara taşıdığının ön kabulüdür.
AKP açısından asıl problem CHP’nin varlığı değildir. Hatta CHP, iktidarın siyasal söylemi için ihtiyaç duyduğu bir rakip, ötesi bir düşman karakterdir. Kurucu parti olması, Cumhuriyet’in bütün tarihinin onun üzerinden tartışılabilmesi ve iktidarın kendi eksikliklerini geçmişe yükleyebilmesi bakımından kullanışlı bir karşıttır. CHP’siz bir AKP söylemi bugünkü kadar güçlü kurulamaz. İktidar, kendi tabanını bir arada tutabilmek için gerekli antagonist (uzlaşması imkânsız karşıt) politika için, sürekli suçlayabileceği tarihsel ve ideolojik bir düşmana ihtiyaç duyar. MHP veya başka bir parti; kuruculuk iddiası, tarihsel konumu ve zihniyet farklılığı bakımından aynı işlevi yerine getiremez. Bu bakımdan CHP’nin muhalefet olarak varlığına tahammül edilebilir, hatta gereklidir. Tahammül edilemeyen, CHP’nin gerçek bir iktidar alternatifi hâline gelmesidir.
31 Mart’tan sonra ortaya çıkan tablo tam olarak buydu. Muhalefet yalnızca iktidarı eleştiren bir konumda kalmadı; ülkenin büyük bölümünde hizmet üreten, kaynak yöneten ve vatandaşla doğrudan ilişki kuran bir güce dönüştü. Bazı belediyelerin borçlarını azaltması, mali yapılarını düzeltmesi, sosyal hizmetleri sürdürmesi veya artırması da başka türlü bir yönetimin mümkün olabileceğini gösterdi. İktidar açısından tehlikeli olan muhalefetin konuşması değil yönetebilmesi, itiraz etmesi değil alternatif oluşturabilmesidir.
Belediyelere yönelik operasyonları, kayyum uygulamalarını, tutuklamaları ve CHP’yi çok sayıda davayla hareket edemez hâle getirme girişimlerini bu çerçevede değerlendirmek gerekir. Elbette hiçbir belediye veya siyasi parti hukukun dışında değildir. Suç iddiaları varsa bunlar soruşturulmalıdır. Öte yandan suç iddiaları soruşturulacaksa aralarında seçme yapmadan iddiaların üzerine gidilmelidir. Ankara Büyükşehir Belediyesinin sabık başkanı hakkında onca suç duyurusuna rağmen bırakın tutuklamayı ve kovuşturmayı, soruşturma bile açılmaması, “yolsuzlukla mücadele” iddiasının seçimlik olduğunu göstermektir. Bu durumda CHP’nin kayyım yönetiminin tek taraflı arınma çağrısı hiç adil bir çağrıya karşılık gelmemektedir. Bir taraf “bağımsız ve tarafsız” yargı önünde hesap verecek, tutuklanacak, bütün olağan hayatı, aile hayatı durdurulacak; iddiaların somut belgelerle yargıya sunuldukları bekletilecek. Bu durum insan aklının ve ahlakının kabul edebileceği bir şey değildir. Mahkemeler yoluyla siyasetin dizayn edilmesine demokrasi ve hukuk devleti adına hepimiz karşı çıkmak zorundayız. Seçmen iradesinin yargısal ve idari müdahalelerle etkisizleştirilmesi hem Anayasa’nın siyasi partilere tanıdığı güvencelerle hem de seçim hukukunun temel ilkeleriyle çatışır. İktidara gölge düştükten sonra, bunların ne önemi var. Soruşturma seçimlik olmuş, yargılamalarda usul kurallarına uyulmamış, en temel anayasal ilkeler çiğnenmiş. Yeter ki iktidara gölge düşmesin, yeter ki muhalefet dahi iktidarın gölgesine girsin.
GÜVEN İHTİYACI VE KURTARICI BEKLENTİSİ
Meselenin yalnızca iktidarla ilgili olmayan, topluma bakan başka bir yönü ise, halkın güvenmeye olan ihtiyacıdır.
Türkiye’de insanlar güvenebilecekleri bir kişi veya kurum bulduklarında ona büyük bir umutla bağlanıyorlar. Bunun dinsel ve kültürel kökleri vardır. Hristiyanlıkta Mesih’in dönüşü Sünni gelenekte aynen korunmuştur. Şiilikte kayıp on ikinci imam Mehdi’nin geri dönüşü aynıdır. Üç inanışta da bir kahraman (Mesih ve/veya Mehdi) göklerden gelecek dünyayı kurtaracaktır. Kendini çaresiz gören insan, içinden çıkılmaz durumdan kurtulmanın yolunu üstün gücü beklemekte görür. Bunun seküler karşılığını Âşık Mahzuni Şerif’in “Sarı saçlım, mavi gözlüm, nerdesin?” diye seslenişinde görebiliriz. Mahzuni, “Bir daha gel gel Samsun'dan” diyerek, bir kurtarıcı olarak yeniden kahraman Atatürk’ü çağırmaktadır. Biçimleri değişse de beklenti aynıdır. Birisi gelecek, toplumu içine düştüğü karanlıktan çıkaracak ve bozulmuş düzeni düzeltecektir.
Bizim toplumumuz kahraman yaratmayı sever. Kahraman olarak gördüğü kişiye yalnızca güvenmekle kalmaz; ona taşıyabileceğinden çok daha büyük bir tarihsel görev yükler. Kemal Kılıçdaroğlu’nun bir dönem “Piro” diye yüceltilip daha sonra büyük bir hayal kırıklığının odağı hâline gelmesi, bu kahraman yaratma psikolojisinin sonucudur. Haluk Levent hakkındaki iddiaların insanlarda yarattığı sarsıntıda da aynı psikoloji görülür. Bugün Özgür Özel’e gösterilen ilginin ve kendisine yüklenen misyon bir kurtarıcı bulma ihtiyacından kaynaklanmaktadır. Ayrıca toplumun önceki hayal kırıklığının tek taraflı bir “arınma” çağrısının yarattığı “enayilik” hissi kayyım yönetimine öfkeyi artırırken; mesai arkadaşlarına sahip çıkan bir Özgür Özel’e karşı güven daha da artmaktadır.
Özetlemek gerekirse, toplumun önemli bir bölümü iktidarın dışında güvenebileceği bir isim, bir kurum aramaktadır. Sadece siyasette değil, sosyal hayatta, sporda, akademide, medyada, arama kurtarmada, sosyal ve yardım faaliyetlerinde sürekli aynı iktidar yüzleriyle karşılaşmaktan, iktidarın hayatın tamamı üzerine düşürdüğü gölgeden yorulmuştur. Bir gün hayal kırıklığına uğramayı bile göze alarak yeni isimlere güvenmeyi tercih etmektedirler. Kızılay gibi bir buçuk asrı aşan kurum yerine yeni kurulmuş AHBAP’a yönelim, iktidarın Kızılay üzerinde yarattığı gölgenin eseridir. İnsanlar AHBAP’a verilen paranın da kötüye kullanılma ihtimali varsa, iktidarın gölgesindeki Kızılay’a verilen paranın da usulsüz harcamalara veya lüks tüketimde konu olabileceğini düşünür. Tercihlerini belirleyen, riskin hiç bulunmaması, garanticilik değil; iktidara duydukları güvensizlik ve uzak olma isteğidir. Zira her alanı kontrol altına almaya ve hayatın tüm çakıl taşlarına gölge düşürmek isteyen gücün; adaletsiz bir gelir dağılımı yarattığını, kamu kaynaklarının belirli şirketlere aktarıldığını, kamulaştırmalarla önemli servet transferinin gerçekleştiğini, belediye kaynaklarının siyasetin finansmanında kullanıldığını, yani yaptığı her akçeli işin şaibeli olduğunu düşünür. Parayı kontrol ettikçe iktidarda kaldığını, iktidarda kaldıkça parayı daha çok kontrol edebildiğini görür. Bu kısır döngüyü kırma yolunu ancak onun kontrolünden çıkmakta bulur. Sonu ne olursa olsun.
KAHRAMAN ARAMAK MI, KAHRAMAN OLMAK MI?
Kahraman beklemenin tehlikesi, değişimin sorumluluğunu tek bir kişiye devretmektir. İnsanlar değişim ister; fakat bunun için uzun süreli, yorucu ve örgütlü bir mücadele yürütmek yerine, taleplerini bir kahramana devretmekle yetinir. Kahramanın bütün sorunları çözmesini bekler, ardından çözemediğinde onu suçlar, hayal kırıklığı yaşar ve yeni bir kahraman aramaya başlar.
Kahramanlara duyulan güvenin anlamlı olması, bu güvenin körü körüne bağlılığa dönüşmemesine; toplumsal katılıma ve her bir ferdin sorumluluk üstlenmesine bağlıdır. Bugün yeni bir siyasi yolun açılmasını isteyenler, yarın o yolun bütün yükünü birkaç kişinin sırtına bırakmamalı. “Arkandayız” demek kolaydır. Asıl mesele ihtiyaç duyulduğunda gerçekten kahramanın arkasında, yanında, önünde olup olunamayacağıdır.
Kaç kişi sandık başında bekleyecek? Kaç kişi müşahitlik yapacak? Kaç kişi parti okulunda eğitim alacak veya eğitmenlik yapacak? Kaç kişi mahallesinde örgütlenecek, yerel çalışmalara katılacak ve elini taşın altına koyacak? Kaç kişi yalnızca sosyal medyadan destek vermekle yetinmeyip değişimin maddi yükünü paylaşacak?
Birey olamamanın, örgütlü sivil toplum olamamanın bedeli, sürekli kahraman aramaktır. Güçlü ve çoğulcu bir sivil toplum bulunsaydı, kişiler birey olmayı başarabilseydi, bütün yardım ihtiyacının AHBAP’ta ve bütün umudun Haluk Levent’te toplanması gerekmezdi. Örgütlü ve sorumluluk alan bir siyasal toplum bulunsaydı, demokratik değişimin bütün yükü de Özgür Özel’in veya başka bir liderin omuzlarına bırakılmazdı.
Öte yandan kahramanları halk yaratır. İnsan ne parayla ne de medya gücüyle kahraman olabilir. Ben sizin kahramanınızım diye ortaya çıksa bile olmaz. Ayrıca kahramanlık olağan zamanlar işi değildir. Ancak sıkıntılı anlarda bir kurtarıcıya ihtiyaç duyar toplum. Çeyrek asrı bulan, gün be gün otoriterleşen, etrafındaki dar bir oligark çevreyi zengin eden, halkı yoksullaştırmış, kamu kaynaklarını boşaltmış, hak ve özgürlükleri tanımayan, kendi seçmeni dışındakilere hükümet olamayan bir iktidarın varlığı ve devamı sıkıntıdır. Krizdir. İşte kahraman beklentisi de bu krizin çözümü içindir. Mevcut iktidar yerine alternatif iktidar iddiasını gerçekçi biçimde öne sürenedir. Bugün bu iddiayı en güçlü bir şekilde kim dile getiriyorsa, kahraman odur.
Sonuç olarak, iktidar gölge kabul etmiyor ama hayatın her alanı kapsamaya, kendi gölgesi altına almaya çalışıyor. Toplum ise kendisini bu gölgeden çıkaracak bir kahraman arıyor. İktidar, kendi dışında oluşan her güven odağını alternatif bir otorite olarak görüyor. Toplumun iktidarın ötekisi olan kesimi ise güvenebileceği kurumlar kurup onları yaşatmak yerine bütün umudunu güvenilir bulduğu kişilere teslim ediyor. Böylece bir tarafta mutlaklaşmak isteyen iktidar, diğer tarafta kurtarıcısını bekleyen toplum ortaya çıkıyor.
Oysaki, bize düşen yeni bir Mehdi, Mesih veya kahraman aramak değil; ihtiyaç duyduğumuz değişimin sıradan fakat pes etmeyen bir parçası olmaktır. Kahraman aramak değil, kahraman olmaktır. İktidarın gölgesinden ancak üzerimize düşen sorumluluğu yerine getirmekle kurtulabiliriz.