Türkiye'nin en uzun ve en ağır toplumsal meselelerinden biri olan Kürt sorunu, yıllar boyunca iktidarlar tarafından çoğu zaman güvenlik eksenli politikalarla ele alındı. Oysa bugün gelinen noktada açıkça görülmektedir ki, milyonlarca yurttaşın kimlik, kültür, dil ve siyasal temsil taleplerini yalnızca güvenlik başlığı altında değerlendirmek, sorunu çözmek bir yana daha da derinleştirmiştir.
Kürt sorunu, özünde bir demokrasi sorunudur. Çünkü bir ülkede yurttaşların bir bölümü kendilerini eşit hissetmiyorsa, kültürel haklar ve siyasal katılım konusunda tartışmalar sürüyorsa, ortada yalnızca etnik değil aynı zamanda demokratik bir mesele vardır.
2013 yılında başlayan Çözüm Süreci, bütün eksiklerine rağmen bu gerçeğin kabul edildiği bir dönemi temsil ediyordu. İlk kez devlet, onlarca yıldır süren çatışmaların askeri yöntemlerle sonlandırılamayacağını fiilen kabul etmiş; diyalog ve müzakere kanalları açılmıştı. Silahların susmasıyla birlikte toplumda oluşan umut, aslında halkların barış içinde bir arada yaşama iradesinin ne kadar güçlü olduğunu göstermişti.
Ancak süreç, demokratik bir zemine oturtulamadı. Meclis'in, sendikaların, meslek örgütlerinin, akademinin ve toplumsal muhalefetin aktif katılımıyla yürütülmesi gereken bir barış girişimi, büyük ölçüde kapalı kapılar ardında ilerledi. Barışın toplumsallaştırılamaması, sürecin en büyük eksikliklerinden biri oldu.

Bugün hâlâ aynı yerdeyiz. Çünkü Kürt sorunu çözülmeden Türkiye'nin demokratikleşmesi de tamamlanamayacaktır. Demokrasi yalnızca seçimlerden ibaret değildir; farklı kimliklerin, kültürlerin ve düşüncelerin eşit yurttaşlık temelinde kendilerini ifade edebilmeleridir.
Sol siyasetin tarihsel yaklaşımı da burada şekillenir. Soruna yalnızca kimlik penceresinden değil, emek ve demokrasi perspektifinden bakar. Türk ve Kürt emekçilerinin ortak sorunlarının; işsizlik, yoksulluk, gelir adaletsizliği ve güvencesizlik olduğu gerçeğini hatırlatır. Halklar arasına örülen duvarların en çok emekçileri zayıflattığını savunur.
Barış talebi bu nedenle yalnızca silahların susmasını istemek değildir. Barış; demokratik hakların genişlemesi, hukukun üstünlüğünün tesis edilmesi, ifade özgürlüğünün güvence altına alınması ve halkların eşit yurttaşlık temelinde ortak bir gelecek kurabilmesidir.

Türkiye'nin ihtiyacı olan şey yeni çatışma alanları yaratmak değil, demokratik müzakere kanallarını yeniden açmaktır. Çünkü tarih göstermiştir ki inkâr politikaları da, güvenlikçi refleksler de, çatışmanın kendisi de sorunu çözmemiştir.
Bugün yapılması gereken, Cumhuriyet'in ikinci yüzyılında demokratik bir toplumsal sözleşmeyi tartışabilmektir. Kürt sorunu yalnızca Kürtlerin sorunu değildir; Türkiye demokrasisinin turnusol kâğıdıdır. Bu meselede atılacak her demokratik adım, yalnızca bir halkın değil, tüm toplumun özgürleşmesine hizmet edecektir.

Barışın karşısında duranlar çoğu zaman korkuları büyütür. Oysa solun görevi korkuları değil, birlikte yaşama umudunu büyütmektir. Türkiye'nin geleceği de tam olarak bu cesarette saklıdır.