Türkiye’de özel okul sayısı, okul öncesi eğitim, ilkokul, ortaokul ve lise. 14 bin 700’ü buluyor. Yıllık eğitim ücreti bazılarında 2,5 milyona ulaşıyor, kitap gibi ek masraflar hariç. Bu okullarda çalışan öğretmenlerin sayısı da 180 bine yakın. Ama güvenceleri yok. Taban maaşı hakları 2014 yılından bu yana ellerinden alındı. Ya asgari ücrete ya da daha azına çalıştırılıyorlar. Bu haksızlığa karşı çıkan öğretmenlerin eylemi, karşısında polisi buldu. Coplarla, gazlarla, yerlerde sürüklenerek, ters kelepçelerle enterne edilerek. Hatta yakınlarıyla birlikte.

Açlık grevleri bile yapamayacaklar. Gerekçe gelecek ay yapılacak NATO zirvesi. Valilik, Ankara’da açık ve kapalı alanda toplantı, gösteri yürüyüşü, basın açıklaması, açlık grevi, oturma eylemi, protesto eylemi, miting, stant açma gibi tüm eylemleri 28 Haziran’dan 10 Temmuz’a kadar yasakladı. Hadi bunlara milli güvenlik gibi gerekçeler gösterilebilir.

Gösterilebilir de ülkenin itibarı ne anlama geliyor diye meraklanırken öğreniverdik. Esnaf görsel kirlilik yaratmayın diye uyarıldı. Esenboğa Havalimanı yolundaki gecekondular panolarla gizlendi. Yollara yeni çitler çekildi. Binaların ön cepheleri bilabedel boyandı. Bu çabalar yıllar yıllar önce Amerikan 6. Filosu İstanbul’u ziyaret edecek diye Karaköy’deki binaların boyanmasını, filoya karşı secde edenleri akla getiriyor ne yazık ki. Aman Trump’ı üzmeyelim.

Her uluslararası toplantıda olduğu gibi güvenlik gerekçesiyle, 200’ü aşkın kişi evlerinden gözaltına alındı. Öyle ki bir doçent, bir gazeteci ve avukatlar da gözaltına alınanlar arasında. Muhalif basın organlarının toplantıyı izlemesine izin verilmedi. Bakın, NATO’nun amacı neymiş: “Üye ülkelerin bireysel özgürlük, demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğü konusundaki ortak değerlerine dayalı olarak, Avrupa ve Kuzey Amerika'da kalıcı bir barışı güvence altına almaya çabalamaktadır.” Kara mizah gibi.

O sırada Avrupa Parlamentosu’nun sert eleştiriler içeren Türkiye raporu kabul edildi. Dışişleri Bakanlığı’nın beklendiği gibi reddettiği raporda eleştiriler; yargı bağımsızlığı, mutlak butlan, Adalet Bakanı, demokratik reformlar, laiklik başlıkları arasında yer alıyor. AP, mutlak butlanı muhalefete yönelik daha geniş çaplı bir baskı eğiliminin en son örneği olarak değerlendiriyor.

Ana muhalefet partisinin M.Ö. başkanının yönetimi, raporu destekler gibi faaliyetlerde bulunuyor. İzmir il örgütüne yapılan baskında kin öyle noktaya ulaşmış ki seçilmiş başkanın fotoğrafına bile katlanamıyorlar. İddialara göre, sabıkalı biri ayaklarıyla çerçeveleri kırıyor. Sanki İzmir’i işgal ediyorlar. Ardından diğer iller geliyor. Muhtemeldir ki atanmış, seçilmişin “Benim 83 tane makam odam var” sözlerine çok içerlemiş. Bir bir eksiltmeye uğraşıyor. El konulan örgütlerden herhangi birinde toplantıya katılabilecek mi? Mümkün gözükmüyor. Aşuradan vazgeçenden bu adım beklenemez.

Bir ara başındaki görevli olmadığını söyleyen görevli zatın yönetimine geçen Sözcü televizyonuna çıktı atanmış. Pohpohlanacak, boş kaleye gol mü atacak mı sandı bilemiyorum. Ama sorulan sorular canını sıktı, cevaplarda zorlandı. Selahattin Demirtaş, dokunulmazlığının kaldırılması konusunda pişmanlık duymadığını söyleyen atanmışla görüşmeyeceğini belirterek gereken cevabı verdi. Programda gazeteciliğin ölmediği bir nevi ispatlandı.

Görevlerini yaptıkları için gazetecilerin başı dertten kurtulmuyor. Timur Soykan için Feti Yıldız yasasından 9 yıl hapis cezası istendi. Bez çantasında Kürtçe özgür basın yazan, gazeteciler derneğinin logosu bulunan gazeteci itiraz edince ince arama için kabine sokuldu. İsmail Arı’nın basın kartı iptal edildi. Öğretmenlerin eylemini izlerken polisin sert müdahalesi ile karşılanan gazeteciye “Ne yapalım çekmeseydin” cevabı verildi.

Tabii, basın özgürlüğü ile ilgili bu olumsuzluklar sürerken, atanmışın da bir iki kelam etmesi beklenir. Boşuna. Beklenmesin. Mahalleye yeni taşınan çocuk çoğunlukla büyükleri tarafından diğer çocuklarla tanıştırılır, arkadaşlık kurmaları istenir. Çocuk kendini kabul ettirene kadar fasulyeden oynar. Atama arkadaşlık işe yaramaz. Birkaç çocuk dışında ciddiye alınmaz. Ama çıkıntılık yapmayı bırakmaz. Büyüklerinin gazına gelir. Fırsatını bulursa oyunda üstünlük kurmaya çalışır. Kuralları kendine göre değiştirir. Gerekirse “üç korner bir penaltı”yı “bir korner bir penaltı”ya çevirir. Hatta canı isteyince penaltı atar. Arkadaşlarını oyun dışında bırakır.

Benzetmek gibi olmasın, partiyi fiilen kapatan atanmışın durumu buna çok benziyor. Kurultay özürlü atanmış, tüzüğü kendince yorumluyor. Yorumlamaya bile zahmet etmiyor. Üstlendiği görevi eksiksiz yerine getiriyor. İddialara göre, iki temel amacı var. Birincisi, iktidar partisinin adayının seçilmesini sağlayacak anayasa değişikliğinde katkıda bulunmak.

İkincisi, seçilmişin ve arkadaşlarının dokunulmazlıkların kaldırılması. Şu sıralarda ikinci amaç için çabalıyor. Milletvekillerini ihraç etmeye uğraşıyor. Fezlekelerin gündeme gelmesini adeta dört gözle bekliyor. Kendini nimetten sananlar “mecburiyetten” iktidar partisi rozetini göğsüne taktırıyor. Görevden alınıp, tutuklanan belediye başkanları sanki atanmışın işini kolaylaştırıyor.

Bu siyasi planların çok tepki çekmeden geçiştirilmesi için umut bağlanan futbol balonu ise göz açıp kapayıncaya kadar sönüverdi. Dünya Kupası’nda turnuvanın en kötü takımı unvanını kazanıverdi. Anlaşılan bu unvanın kazanılmasında suç ne futbol federasyonunun ne teknik direktörün ne oyuncuların.

Baksanıza futbol federasyonu başkanı, maçta dayak yiyen çocuğun abisini çağırması gibi Adalet Bakanı’ndan eleştirenler hakkında yasa çıkarılması talebinde bulundu. Montella, daha fazla saygıyı hak ettiğini iddia edip, eleştirileri kaos olarak nitelendirdi. Artık af edilmelerini bekleyeceğiz. Futbolculara da yazık, sabaha kadar uyuyamamışlar. Neyse performanslarını reklamlarda gösterenler takımlarına sakatlanmadan dönebilecekler. Ey taraftar, ey seyirci kendine gel.

Not: CHP, zirve, kupa arasında kim vurduya gitmesin. Bir kazan aşurenin maliyeti 1.250 lira olmuş. Gaz, elektrik masrafı hariç.