Yazının son bölümünde tartışmak istediğim başlıklar şu şekilde:
ABD/İsrail-İran Savaşı yeni bir Vietnam ruhunu tetikler mi? 1905 Rus-Japon Savaşı etkisi yaratır mı?
Kısaca Vietnam Savaşı’na bakalım:
16 Mart 1968
My Lai köyünde ABD birlikleri tarafından 500 kadar silahsız köylü öldürüldü. Katliamın üzerini örtme girişimleri başlatıldı. My Lai ile ilgili olarak suçlanan tek Amerikalı, Teğmen William Calley oldu.
15 Kasım 1969
Amerika Birleşik Devletleri genelinde milyonlarca insan, ABD’nin Vietnam’daki devam eden müdahalesini protesto etmek için sokaklara döküldü. Savaş karşıtı gösteriler, ABD tarihinde bugüne kadar gerçekleşen en büyük halk protestoları oldu.
4 Mayıs 1970
Ohio Ulusal Muhafızları mensupları, Kent State Üniversitesi’nde silahsız protestocu öğrencilere ateş açtı, dört kişiyi öldürdü ve dokuz kişiyi yaraladı. Bu olay, giderek büyüyen savaş karşıtı hareketi daha da alevlendirdi.
29 Mart 1973
Son ABD askeri birliği Vietnam’dan ayrıldı. Yaklaşık 58.000 ABD askeri hayatını kaybetti. 250.000’den fazla Güney Vietnam askeri, 1.100.000’den fazla Kuzey Vietnam askeri ve Vietkong düzensiz militanı öldü. Sivil ölümlerin sayısı ise 2.000.000’a kadar ulaştı.
Elbette bu bilgiler bizim için yeterli veriyi sunuyor. Savaş karşı tarafın iradesini kırmaksa, burada kırılan ABD güçlerinin iradesi oluyor ve bunun yansıması çok uzun yıllar sürüyor.
Avrupa’da öğrenci hareketlerinin doğmasına önayak oluyor. ABD’nin asıl kaybettiği ise, güven oluyor.
Bunun sol/sosyalistler açısından önemi şuradan geliyor, ABD’nin neredeyse “kâğıttan kaplan” olduğu da düşünülmeye başlandı ve ABD ile Batı kapitalistleri büyük bir güven kaybı yaşadı.
Güven sol için önemlidir. Sol/sosyalistler ABD/İsrail-İran Savaşı’nın sonucunda nasıl bir güven kazanacak? Veya kazabilecek mi? Çünkü güven kazanmak için bir yeni öneri gerekmez mi?
Bir başka örnek ise 1905’te yaşanan Rus-Japon Savaşı’dır. 1905’ten sonra gelişen devrimler kuşağı bu savaş sonucunda oluşan güvenin sonucudur.
Dünyanın ezilen halkları açısından bu olay büyük bir güvenin doğmasına yol açtı. Türkiye’de II. Meşrutiyet’in ilanı, İran’da meşru yönetime geçiş, Meksika’da halk devrimi hep aynı yıllara denk gelir ve tarihçilerin saptaması bunun Rus-Japon Savaşı’nın verdiği güven sonucunda olduğudur.
Japonya’nın Rusya’yı Uzakdoğu’daki yayılmacı politikadan vazgeçmek zorunda bıraktığı Kore ve Mançurya üzerindeki nüfuz çekişmesinden kaynaklanan bu savaşın (1904-1905) en önemli sonuçlarından biri de bir Asya devletinin modern çağda elde ettiği başarıdır. İlk kez bir Avrupa devleti (o zamanlar için Rusya Avrupa siyasal yapısının içerisindedir) yenilgiye uğratılmıştı.
Peki ABD/İsrail-İran Savaşı ezilen üçüncü dünya halklarına yeni bir güven duygusu aşılayacak mı? Ulus devletlerin yeniden güç kazanmasının yolunu açabilecek mi?
TRUMP BİR DELİ Mİ, YOKSA KLASİK YENİ DÜZENİN YÖNETİCİ KARAKTERİ Mİ?
Ancak bir cahil, halkı istediği kadar cahilleştirebilir. Cahilleştirmek için, otoritenin de yeteri kadar cahil olması gerekir.
Trump bir deli mi? Peki onu “deli” gibi gösteren ne? Birincisi, dilinin ölçüsüzlüğü ve bu bir tesadüf mü? Eski düzenin bir diplomasi dili ve davranış modeli mevcuttu, modern devletlerin en ince ayar gerektiren alanıydı; Trump ise bu dili bilinçli olarak bozdu. Aslında bu dil, 1980 sonrası Thatcher-Reagan davranış modeliydi, sonrasında gelen birçok başbakanda (Mille, Berlusconi vs.) bu dilin parçalarını görüyorduk ve Trump bunun en uç örneği olarak karşımızda duruyor. Tweetlerle yürütülen dış politika, hakaretlerle karışık argo liderlik tarzı ve sürekli kriz üretimi...
Bunlar bir “kontrol kaybı” değil, aksine dikkat ekonomisinin mantığına uygun hareketlerdi. Ne kadar tartışmalıysan, o kadar görünürsün. Trump bunu herkesten iyi biliyor. O yüzden konu önemli değil. Canı nasıl isterse öyle konuşuyor. Ve elbette diğer liderlere göre dünyayı yöneten güç olan ABD’nin başkanı olması onu daha dikkate değer kılıyor.
Bu noktada “delilik” diye tarif edilen şey, aslında bir tür siyasal stratejiye dönüşür. Ama burada tehlikeli bir nokta var. Trump’ı sadece “deli” olarak görmek, onu ciddiye almamak anlamına gelir. Oysa tarih bize şunu gösterir: Popülist liderler çoğu zaman irrasyonel değil, kendi mantıkları içinde son derece tutarlıdır. Sorun, bu mantığın demokratik kurumları nasıl aşındırdığıdır.
“EL” SAVAŞLARI
Bir başka tezimiz de şuydu: ABD artık Irak, Afganistan vb. türü savaşlara giremez, buna gücü yok, yeni stratejisi, bölge içinde kendine bir “el” bulmaktır. Hem ekonomik hem de göstermelik olarak bunu yapacak.
ABD’nin stratejisinin net olmadığı, savaşın belirsizlikler içerisinde ilerlediği yönünde yorumlar yapılsa da bu durumun kendisinin de bir strateji olabileceği unutuluyor. Rejim değişikliği, politik yumuşama, nükleer programı sona erdirmek, askeri kapasitesini zayıflatmak aynı amacın farklı varyasyonları. Rejimin değişmediği ancak ülkenin kolunun kanadının kırıldığı “istikrasızlık” içerisine sürüklenen bir İran, tıpkı Suriye örneğinde olduğu üzere, bir tercih nedeni olabilir. İran’ın istikrarsızlaştırılması tercih edilebilir bir plan olarak görülüyor.
Peki asıl soru şu, İsrail mi ABD’yi savaşa sürüklemiştir yoksa ABD mi İsrail’i savaşa sürüklemiştir? Bence ABD bu “el” savaşlarını devam ettirecektir, çünkü başka türlü yaşama şansı yoktur. Türkiye bu “el” savaşlarında nerede duracak? Görünen o ki, hükümet içindeki bazı gruplar, şimdiden ABD’nin “el”i olmayı zaruret olarak görmektedir.
ÇİN’İN DURUMU
Mao’dan sonra Çin’in dış politikası şu temel aşamalarla şekillenmiştir:
• Deng Xiaoping Dönemi (1978-1990): “Becerilerini Sakla, Zaman Kazan” (Tao Guang Yang Hui) politikası izlendi. Amaç, ABD ve Batı ile ilişkileri geliştirerek ekonomik kalkınmaya odaklanmaktı. İdeolojik çatışmalardan kaçınıldı.
• Jiang Zemin ve Hu Jintao Dönemi (1990-2012): Çin, Dünya Ticaret Örgütü’ne (WTO) katılarak küresel sisteme entegre oldu. “Barışçıl Yükseliş” veya “Uyumlu Dünya” mottosuyla ekonomik gücünü küresel çapta yaymaya başladı.
• Xi Jinping Dönemi (2012’den beri): Çin, “büyük güç” diplomasisine geçiş yaptı. “Çin Rüyası” hedefiyle Kuşak ve Yol Girişimi gibi devasa altyapı projeleriyle Asya, Afrika ve Avrupa’da etkisini artırdı.
• ABD ile ticaret savaşları (2017’den beri), Güney Çin Denizi’nde egemenlik iddiaları, Tayvan üzerinde sıkı “Tek Çin” politikası ve “İnci Dizisi” stratejisiyle denizlerde askeri varlığı artırma öne çıkmaktadır.
Özetle, Çin dış politikası, ideolojik “kendi kendine yeterlilikten”, küresel ekonomik ve askeri nüfuz arayışına evrilmiştir.
Elbette Çin hakkında söylenecek çok daha fazla şeyler var ama bu yazının ana konusu bu değil. Ama şunları eklemek önemli, Çin bir ideolojik merkez değil, kendi geliştirdiği ekonomik modelle –karma ekonomi denebilir– yeni ve sessiz bir güç olma yoluna gidiyor. 1873 döneminde yeni gelişmeye başlayan ABD tarihine benzetebiliriz: Asıl büyük figüranlar –Birleşik Krallık, Fransa, Almanya– birbirleriyle didişirken, uzakta sessizce büyüyen ve 1945’ten sonra Batı’nın en büyük gücü haline geldiği döneme...
İSRAİL NEREYE GİDİYOR, YENİ BİR YAHUDİ DÜŞMANLIĞI BAŞLAR MI?
Toplumların belleklerinde hep bir düşman arama motoru vardır. Bu bireylerde de mevcuttur. İnsanlar genellikle kendilerini sorgulamak yerine, hatayı hep başkalarında arar. Hata arandığında en kolay bulunan bahanedir. Toplumsal kaos dönemlerinde halk bir düşman arar, buna toplumun liderleri de çanak tutar. Dış düşman yarattığınızda içeriyi istediğiniz gibi dizayn edebilirsiniz. AKP iktidarı bunu hep kullanmıştır, Trump da aynı şeyleri yapmaktadır. Bu klasik bir yöntemdir. Dış düşman yaratılmadığında iç düşman yaratılır. Tarihsel belleğimizde kaos dönemlerinde iç düşman olarak hep Yahudiler hedef alınmıştır.
Geç ortaçağda Avrupa ticareti geliştikçe, bazı Yahudiler öne çıkmaya başladılar. Ticaret, bankacılık, tefecilik, ekonomik ve kültürel başarıları, halkın kıskançlığını uyandırma eğilimindeydi. Geleneksel dini önyargılarla birleşen bu ekonomik kızgınlık, İngiltere (1290), Fransa (14. yüzyıl), Almanya (1350’ler), Portekiz (1496), Provence (1512) ve Papalık Devletleri (1569) dahil olmak üzere birçok ülke ve bölgeden Yahudilerin zorla sınır dışı edilmesine yol açtı. İspanya’daki yoğunlaşan zulüm, 1492’de ülkenin büyük ve uzun süredir yerleşik Yahudi nüfusunun zorla sınır dışı edilmesiyle doruğa ulaştı. Sadece Hıristiyanlığa geçen Yahudilerin kalmasına izin verildi ve Yahudiliği uygulamaya devam ettiğinden şüphelenilenler İspanya’da zulümle karşı karşıya kaldı: Engizisyon. Bu kitlesel sürgünler sonucunda, Yahudi yaşamının merkezleri Batı Avrupa ve Almanya’dan Türkiye’ye, ardından Polonya ve Rusya’ya kaydı.
Ve tabii ki en bilineni, Hitler’in Yahudi kıyımıdır. İsrail bölgenin en dinci ülkesidir ve gözüken odur ki, insanlar içten içe bir Yahudi düşmanlığına doğru sürüklenmektedir. Batı için yaşadıkları bir günah simgesi yerini yavaş yavaş, Yahudi düşmanlığına doğru sürüklemektedir.
Peki iç politikada neler oluyor?
ŞOK ETKİSİ YARATMAK
Siyasette şok etkisi, ani, beklenmedik ve sarsıcı olayların (suikast, darbe, ekonomik kriz, büyük politika değişikliği) kamuoyunda korku, panik veya şaşkınlık yaratarak toplumsal dengeleri değiştirmesi ve yapısal dönüşümlere zemin hazırlamasıdır. Bu durum, genellikle hızlı kararlar alınmasını zorunlu kılan, mevcut düzeni bozan bir Şok Doktrini mekanizması olarak çalışır. Peki Şok Doktrini nasıl uygulanır? Şok etkisi, toplumu ve siyasi yapıyı kısa sürede dönüştürmek, serbestleştirme veya özelleştirme gibi politikaları hızlıca uygulamak için kullanılır. Kamuoyunda tiksinti, öfke, korku veya donup kalma gibi derin duygusal tepkiler uyandırır. Şok Doktrini ekonomik veya siyasi kriz anlarında, toplumun direncinin düştüğü sırada, normalde kabul edilmeyecek sert politikaların (şok terapisi) hayata geçirilmesi yöntemidir. Peki etkileri nelerdir? İktidar dengelerinin değişmesine, yeni aktörlerin sahneye çıkmasına veya mevcut liderlerin meşruiyetini kaybetmesine neden olabilir.
Peki iktidarın neden şok etkisine ihtiyacı var? Kendi yönetim şeklinin artık sürdürülemez olduğunu düşündüğü durumlarda, karşısında etkili bir muhalefet bulunmadığında, şok ile birlikte korku yaratmak, toplumu ve bireyleri ışık görmüş tavşan gibi dumur haline sokması gereklidir. Üsküdar Belediyesi baskını, birkaç gün önce Bursa Belediyesi’ne yapılanlar, artık bu kadarı olmaz denilen noktada sürekli bir şok etkisi yaratmak için yapılanlardır. Gazetecilerin tutuklanmasında durma noktasının geçilmesi, sesini en ufak çıkaran halka aynı muameleyi yapmak hep bu doktrinin parçalarıdır.
Bunun en temel iki nedeni vardır, birincisi iktidar yönetemez durumdadır, ikincisi ise, karşısında etkin bir muhalefetin olmayışıdır.
İktidar ikinci bir yöntem olarak, bir yalanı daha büyük bir yalanla kapatma stratejisini uygulamaktadır.
Bir yalanı daha büyük bir yalanla saklamak, genellikle ilk yalanın ortaya çıkmasını engellemek için başvurulan, ancak durumu daha karmaşık hale getiren ve güveni tamamen yok eden bir propaganda tekniğidir. Propaganda literatüründe “Büyük Yalan” (Big Lie) olarak bilinen bu teknik, doğruyu gizlemek yerine inanılması güç, devasa bir yalan uydurarak gerçeği örtbas etmeyi amaçlar.
• Büyük Yalan Tekniği: Joseph Goebbels ile özdeşleşen bu yaklaşıma göre, yalan ne kadar büyük olursa, insanların ona inanma ihtimali o kadar artar çünkü kimsenin bu kadar büyük bir yalanı uydurmaya cesaret edemeyeceğini düşünürler.
• Psikolojik Temel: Yalan söylemek, beynin ön bölgesindeki (prefrontal korteks) yürütücü işlevleri zorlayan bir süreçtir. Daha büyük yalanlar, doğruyu bastırmak için daha fazla zihinsel çaba gerektirir.
• Sonuçları: Bu yöntem, yalanın dörtnala gitmesine ve yalancının kendi yalanlarının içinde boğulmasına neden olabilir
• İstisnalar: İslam ahlakında yalan söylemek genel olarak yasak olsa da, karı-koca arasını düzeltmek, savaşta düşmanı şaşırtmak veya küsleri barıştırmak gibi sınırlı durumlarda “maslahat” (uzlaşma) amacıyla yalan söylenmesine izin verilmiştir.
Özetle, yalanı daha büyük yalanla kapatmak, genellikle ilk yalanı gizlemek amacıyla yapılan ve güveni daha derin sarsan bir iletişim stratejisidir.
Buna en iyi örnek, yeni adalet bakanının ortaya çıkan tapularıdır.
Türkiye’de sol ve sosyal demokrat hareket etkin değil. 19 Mart’la başlayan süreç yine sadece sandığa endeksli hale gelmiştir. Ve bugün bunun sonuçlarını yaşamaktayız.
SONUÇ
Marx’ın sözleriyle ifade edersek: “Zor, yeni bir topluma gebe olan her eski toplumun ebesidir.” Yani, toplumsal değişimlerde şiddet veya zor kullanmanın (devrimci zor) tarihsel rolünü vurgular. Bu metafora göre, eski sistem (hamile) yeni sistemi (bebek) doğururken, “zor” süreci hızlandıran veya olanaklı kılan ebe rolünü üstlenir. Peki bu zorun araçları mevcut mudur?
1873 krizi, 1929 bunalımında olduğu gibi, daralan iç piyasa, dış faktörlere yönelir. Savaş kaçınılmaz olur. 2008 krizi ve tekno-feodalizm, ABD’nin dolar imparatorluğunun sonunun geldiğinin işaretleridir ve bizi bir kaos dönemi beklemektedir. Unutmamak gerekir ki, hâlâ enerjinin %65’i katı atıklardan elde ediliyor. Venezuela, ardından İran saldırılarını bu noktadan okumak yerindedir.
Artık Üçüncü Dünya Savaşı’nı beklemek bir komplo teorisi değildir, tarihsel bir gerçekliktir. Çökecek olan İran değil, ABD merkezli tek kutuplu düzenin mutlaklığı...
Artık asıl soru şudur: Bu geçiş, barışçıl bir yeniden dengelenme mi getirecek, yoksa daha sert jeopolitik kırılmalar mı üretecek?
O halde: Bugünkü savaş, yalnızca bugünün değil, yarının dünya düzeninin doğum sancısıdır...
Sol/sosyalist blokta ise, mızmızlanma bir genel davranış biçimini almış durumda.
AKP iktidarı kendisine BOP ile verilen rolü oynamaya devam ediyor. Bölgenin ABD emperyalizmi ve İsrail Siyonizmi perspektifiyle yeniden düzenlenmesinde görev üstleniyor. Ne dökülen kan umurunda AKP iktidarının, ne barış, ne Kudüs, ne de Filistin... Tek amacı var; her yolu kullanarak siyasal ömrünü uzatmak.
AKP ve Saray rejimi kısa vadede bu amaca kilitlenmiş durumdadır. Dahası, bu amaç için her şeyi göze almış görünüyor. Bu bağlamda ABD ve hatta İsrail’in bütün bölgesel hesaplarına katkıda bulunmaya ve hizmet etmeye hazırlar. ABD’nin Ankara Büyükelçisi T. Barrack’ın “İstedikleri meşruiyeti onlara vereceğiz” sözlerinin anlamı budur. Ortada bir anlaşma var.
Tam da bu yüzden, dünya yanarken, şok tutuklamalar devam ediyor. Şok kavramı ve işlevine karşı neler yapılabilir, hem muhalefetin hem de sol/sosyalist blokun düşünmesi ve çözüm üretmesi gerekmektedir.
Ancak; Türkiye’deki muhalefet çevrelerinde, medyada, kimi aydınlar ve kamuoyu yapıcıları arasındaki yaygın görüş tam tersidir. Yani, AKP-Erdoğan rejiminin yine önüne bir fırsatın geldiği ve bunun değerlendirileceği düşünülüyor. Trump, ABD’de yeniden iktidar olduktan sonra başlayan bu değerlendirme, İran savaşıyla birlikte yaygınlık kazanmış durumda. Ama sahada durum farklı.
Çünkü savaş önce kafaların işgal edilmesidir.
İktidar sürekli iç cepheyi güçlendirme söylemiyle yola çıkıyor ve bunu söylerken durmaksızın bir şok etkisiyle yeni davalar ve tutuklamalar yapabiliyor.
Göstermelik ahlaki operasyonlar ise işin başka bir boyutu, halkı oyalama taktiği olarak ortaya çıkıyor.
“Bir ülkede sürekli yalanlar söylenmesinin vahim sonucu herkesin o yalanlara inanmaya başlaması değil, artık kimsenin hiçbir şeye inanmadığı bir iklim oluşmasıdır. Bu iklimde de istediğiniz her şeyi yapabilirsiniz.”
– Siyasette Yalan, Hannah Arendt