Gerçek nedir? Neoliberalizmin ilk olarak “gerçek” kavramına saldırmasının nedeni nedir? Edebiyatta bunun karşılığı nasıl yaşandı?

Büyük Türk edebiyatı eleştirmeni Fethi Naci’nin bir anısını aktarmak istiyorum. 1980 öncesinde, devrimci durumun en yüksek olduğu yıllarda Fethi Naci, DİSK’in düzenlediği işçi konferanslarında, edebiyat üzerine ders-konferans vermektedir. Devrimci işçilerden en çok, “Devrimci edebiyat olarak kimi ve hangi kitapları okumalıyız?” sorusuyla karşılaşır. Fethi Naci kısa ve öz cevap verir. “İyi edebiyat zaten devrimcidir.” İster Rus aydınlanmasında, ister Fransız aydınlanmasında edebiyatçıların rolü büyüktür. Dostoyevski, Tolstoy, Turgenyev, Puşkin vs. Rus aydınlanmasının temellerini atmış diyebiliriz. Fransa’da ise, Stendhal, Balzac, Zola, Hugo aydınlanma dönemine önemli katkılar yapmıştır.

Herkesin kendine göre bir beğenisi bulunur ama bu amorf bir durum değildir. İçinde bazı gerçekleri barındırır. Seçtiğimiz, beğendiğimiz her şeyin bir temeli ve sebebi vardır, içinde taşıdığı gerçeklik budur. Seçimlerimiz ancak bizim kişisel olarak birikimimizle alakalıdır. Şu meşhur hikâyeyi anmadan geçemeyeceğim. İki köylü hayvanlarını otlatmak için meraya çıkarlar. Kaval, sohbet derken, ilk çoban bir soru sorar: “Büyük ikramiye sana çıksa ne yaparsın?” sorar. İkinci çoban düşünür düşünür ve cevap verir: “Vallahi her yemekte sadece soğanın cücüğünü yerim.” İnsan ancak hayal ettiği kadar vardır. İnsan ancak düşünebildiği kadar hayal eder. Bir köylü için en iyi müzik ancak anlayabildiği kadardır. Bir entelektüel için müzik zevki ve gerçek müzik bambaşka bir şeydir. Demek ki, güzel, beğeni tartışılmaz değildir. Güzelin, beğeninin, toplumsal, tarihsel, sosyolojik etkileri vardır ve tartışılabilir. Neoliberalizm, postmodernizm anlayışıyla, herkesin beğenisinin kendine göre olduğunu söyleyerek görece bir özgürlük yarattığını iddia ederken, tartışabilirliği, birikimi, gerçek olgusunu tartışmaya kapatmış ve Cahiliye’nin önünü açmıştır.

Bir kavram olarak politika; güç oluşturma, çoğaltma, saklama, disipline etme ve bir hedefe sevk etme sanatıdır. İnsanla ve dille yapılır; yerel dildir ve yabancı dile gerek duymaz. Edebiyat, daha doğrusu iyi edebiyat politiktir. Bağıra bağıra ajitasyon yaparak değil, gerçekliğin peşinde koşarak, gerçekliği yeni bir forma sokarak yapar bunu. Bunu simgeler yoluyla yapabilir, imgeler yoluyla yapabilir, distopik olarak yapabilir. Örneğin Kafka’nın Dönüşüm romanı fantastiktir ama içinde saf gerçekliği barındırır. İki savaş arasında, tekeller dünyasının insanı nasıl böceğe dönüştürdüğünü tüm gerçekliğiyle gözümüze sokar. Bir ara not olarak, “biz” artık Kafka’nın Dönüşüm’ündeki böceğe benzer bir hale gelmiş durumdayız. Tekelli düzen, sıradan insanı böceğe dönüştürüyor. Kafka bunu, tekellerin bugüne göre çok daha geri olduğu 1930’lu yıllarda fark etmiş ve edebiyat aracılığıyla bize ışık tutmuştu. Bugün ise yeni insan, tekellerin güçlü ideolojik hegemonyası altında solucanlaştırılıyor. Kafka’nın böceği bile her koşulda yaşamayı başarabilen, en azından bir zırha sahip olan bir hamamböceğiydi. Oysa şimdi biz, biçimini kaybetmiş, duyuları körelmiş solucanlara dönüşmüş durumdayız.

Orwell, Aldous Huxley, Ray Bradbury, 1984, Cesur Yeni Dünya, Fahrenheit 451 distopik kitaplarıyla bizi gerçekle yüzleştirmiştir. Önemli olan gerçektir, nasıl ve hangi yöntemle yapılırsa yapılsın bu değiştirilemez.

Tekelli düzen insanı böcekleştirir ve hatta solucanlaştırırken gerçekten kopmasını da sağlamıştır. Çünkü gerçek acıdır, zaten hiçbir umudu, güveni kalmamış insan için en kolay yol gerçeklikten kaçmaktır. Gerçeklikten kaçan insan ya uydurmalara sığınır ya da dine.

İşte bu noktada gerçeklikten kaçış başladı.

Hayatlarını herhangi bir biçimde iyileştirmekten umudunu kesen insanlık, ruhsal açıdan kendi iç dünyasına çekildi. Yoğun gelecek kaygısı, birikim yapmanın yeni bir şekli olarak insanların kendilerine yatırım yapması olarak yansıdı. Duygulara aşırı önem verme bu çağın belirgin özelliği olarak karşımıza çıkıyor. Bu sanatta, edebiyatta ve kişisel ilişkilerde oldukça üst seviyelere taşındı.

Bir kişilik bozukluğu olan narsisizm; insanların kendilerine değerinden fazla önem atfetmelerine, hayranlığa duyulan yüksek seviyede ihtiyaca, fantezide veya davranışta büyüklük duygusuna, kurduğu her ilişkide sorun teşkil etmesine ve empati eksikliğine yol açan bir zihinsel bozukluktur da aynı zamanda. Bu kişilik bozukluğunda kişiler aşırı düzeyde benlik önemine sahiptirler. Ancak bu aşırı özgüvenli maskenin altında en küçük eleştirilerden etkilenen kırılgan bir özgüven yatmaktadır.

Bir şizofrenin beynini yaşadığımızı düşünüyorum. Şizofren karşılaştıramıyor ve tartamıyor. Şizofren, bir tek olayı ayrıntılı olarak tasarımlayabilmekle birlikte bir eksene sahip olmadığı için olgular arasında tutarlı bir ayrım yapamıyor.

Tekelli düzen, şizofren yurttaşlar fabrikasıdır.

Tekelli düzen, egemenliğini, yurttaşlarını şizofren yaparak sürdürebiliyor. Aklın yeniden bütünleşmesini ve postmodernistler tarafından parçalanmış olan hakikati yeniden ortaya çıkarmak zorundayız.

Karşımızda, itirafçı ruhlara dönüşmüş bir insanlık duruyor. Sürekli bir “kendini açıklama hali” içinde yaşayan insanlar, artık dinlemekten çok anlatmaya yönelmiş durumda. Bu tutumun en belirgin yansımasını ise edebiyatta görüyoruz. Gelecek kurgusu olmayan insan derin bir boşluğa düşer. İçeride büyüyen bu boşluk; sahicilikten kopma, yalanın bir yaşam biçimine dönüşmesi, yalnızlık duygusu ve terk edilmişlik hissi olarak kendini gösterir. Bunlar bugün en sık gözlenen belirtilerdir.

Egemen ideoloji tam da bu sonucu yaratmak için uzun yıllar boyunca çaba harcadı. Toplum bir korku toplumuna dönüştürüldü. Önümüze hep kıyamet senaryoları kondu: doğal felaket korkusu, pandemi, nükleer savaş endişesi, AIDS korkusu, kanser korkusu... Korkuları besleyen sanat ise distopik eserler üretmeye devam ediyor. Kıyamet senaryoları içeren filmler çekiliyor, kitaplar yazılıyor.

Bu hafta sizlerle okuduğum bir kitabı paylaşmak için bu uzun girişi yapmak zorunda kaldım. Kemal Ateş’in Toprak Kovgunları kitabı oldukça etkiledi beni. Ateş 1960’ların başında İç Anadolu’dan çalışmak ve yerleşmek üzere Ankara’nın gecekondu mahallelerine taşınan insanların hayatını öyle güzel, öyle gerçek bir biçimde gözlerimizin önüne seriyor ki, etkilenmemek elde değil.

Türkiye 1960’lı yıllarla birlikte büyük bir değişim yaşıyor. Sosyoekonomik koşullar değişiyor, ticaret burjuvazisinin yerini sanayi kapitalizmi alıyor (çok kabaca açıklıyorum). Sanayi kapitalizmi en çok ucuz işgücüne ihtiyaç doyuyor. Bunun bir yolu var, köylünün ürününü daha da ucuzlaştır ve köyde yaşayamaz hale getir. Zaten hâlâ ilkel koşullarda üretim yapan köylü ve üstelik hızla çoğalan nüfusu, neredeyse bütün köylüleri açlığa mahkûm ediyor. İşte tam bu zamanda büyük bir köyden kente akın başlıyor. Bunu İngiltere’de, Fransa’da da görürüz ama 1800’lü yıllarda. Türkiye bunu 1960’lı yıllarda yaşadı. Gecekondu mahalleleri İstanbul’da, Ankara’da, İzmir’de yoğun olarak ortaya çıktı. Tam da bu gerçekliği işliyor Toprak Kovgunları, ruhu bin yıldır köylü olan, ama şehrin ücra bir köşesinde yeni bir yaşama başlayan, gelenekleri ve görenekleri ne şehirli olabilen ne de köylü kalabilen bir insan topluluğu ortaya çıkıyor. Onların gerçekleri, içsesleri, travmalarını tüm gerçekliğiyle önümüze seriyor Kemal Ateş. Orhan Kemal yine aynı dönemi, İstanbul’a göçü anlattığı Gurbet Kuşları romanıyla bize sunmuştu.

İki romancımız da bunu, edebiyatın ve dilin bütün incelikleriyle yapar, dili, özellikle yerel dili, yerel düşünce yapısını, sanki o köylünün kafasında yaşıyormuşuz gibi hissettirirler bizlere.

Elbette burada kitabın analizini uzun uzun yapmayacağım. Amacım da bu değil zaten. Yapmak istediğim, iyi edebiyatın bize neler kazandırdığıyla ilgili düşüncelerimi sunmak.

İyi edebiyat için ilk ve en önemli olgu, gerçekliğe sadık kalmaktır. Kötü edebiyat ise bize karton karakterlerle, gerçeklikten kopuş ile sunulur. Gorki şöyle söyler: “Ben bir bakkalı anlatıyorsam, anlattığım bakkaldan Rusya’da on binlerce bulabilirsiniz.” Karton karakterler ise, sadece bir kişinin başına gelebilecek, bir örneği daha olamayacak hikâyelerdir. Roman insanın iç dünyasına yapılan arkeolojik bir yolculuk sunar bizlere. Bilimin yapamadığını duygularla, insanın iç dünyasıyla yaptığı analizlerle sağlar. Bilim salt gerçekse, roman gerçeğe sezgi yoluyla ulaşmaktır, ulaştırabilmesidir.

1960’lı yıllarda topraklarından kovulan insanlık, şimdi insanlığından da kovuldu. Çürüme hem insanın içinde hem de gündelik yaşamında oldu, en çok da beyninde.

Kurak bir tarih döneminde, kurak topraklarda politika yapmaya çalışıyoruz. Bu yüzden toprağın hem sürekli sulanması hem de altüst edilmesi gerekiyor. Gücün oluşabilmesi için önce suya, ardından fidana ve tohuma ihtiyaç var.

Kötü o kadar güçlü ki, iyiye yer kalmıyor.

Bir şeyin iyi olduğunun ortaya çıkabilmesi için, önce bilinmesi, varlığından haberdar olunması gerekiyor. İlericilerin kendi kabuklarına çekilmesi ve her yeri kötünün kaplamasıyla, sanki ortada iyi bir şey üretilmiyormuş hissi doğuyor. İyilerin, iyi olanları daha güçlü sesle haykırmaları ve haberdar etmeleri gerekiyor.

Artık her yerin bir okul, her tartışmanın yeni açılan kapı olduğunun bilincine varılması, kısır tartışmalar yerine, yaratıcı olan, yeniye açık olan, iyi ve güzel şeyleri ihmal etmeden onların açığa çıkarılması gerekiyor.

Politika önce güvenle başlıyor. İlericilerin kendine olan güvenini yeniden kazanması gerekiyor.