Silivri'de 11 Mayıs 2026 tarihinde (geçen hafta) başlayan ve üç gün süren "casusluk" kumpası davası daha ikinci gününde çöktü. İnisiyatif bize, emperyalizmin işbirlikçileri tarafından iftira atılmaya çalışılan yurtseverlere geçti. Dava, 24 yıllık kazanımlarını ve siyasal ömrünü uzatmak için 19 Mart darbe girişimine kalkışan iktidarın yargılanmasına dönüştü. Davayı salonda izleyenlerin de teyit edeceği gibi, onlar bizi değil, biz bu davanın arkasındaki siyasi iradeyi yargılamayı başladık. Bu dava iktidarın tükenişinin bir işaretine, somut bir kanıtına dönüştü.

Ben bu nedenle savunmamı bir "karşı iddianame" olarak tanımladım ve bunu duruşmada ilan ettim. Ekrem İmamoğlu da siyasal bir savunma yaparak davanın gerçek nedenini deşifre etti. Özkan paralel bir savunma yaptı. Ortaya net bir tablo çıktı; casusluk kumpası 19 Mart darbesinin ikinci etabını oluşturuyor ve iki hedefi var. Birincisi Tele 1'e el koyup yağmalamak, beni ve arkadaşlarımı susturmaya çalışmak. İkincisi ise İmamoğlu için yedek bir tutuklama davası açarak ablukayı tamamlamak.
Elbette bu iki hedefe, bir yan amaç daha eklenebilir; itibar suikastı!

Ancak başarılı olamayacaklar. Tele 1'e el koysalar da ne beni tasfiye edebilirler ne de arkadaşlarımızı susturabildiler, susturamayacaklar. Biz düştüğümüz yerden kalkar, küllerimizden yeniden doğarız. Ahlaksız ve hukuksuz zorbalara, iftiracı ve kumpasçılara asla boyun eğmeyeceğiz. Duruşmada da ilan ettiğimiz gibi; mutlaka hesabını da sorarız. Bu iş divana kalmaz.
Ortada en çok bir, bilemediniz bir buçuk yıl ömrü kalan tükenmiş bir iktidar var. Toplumun demokratik direnişi büyüyor, bir günde her şey değişir. Yeter ki muhalefet mücadeleyi yükselterek sürdürsün. Geniş bir demokratik ve cumhuriyetçi cephe kurulsun. Kavganın bütün yükü CHP'ye bırakılmasın. Ve elbette büyük bir hata yapılmasın. Toplumsal tabanlı ve örgütsel düzeneği çözülen iktidar, paradoksal olarak, çok güçlü sanıldığı bu dönemde gerçekte tarihinin en güçsüz ve zayıf dönemindedir. Birleşik bir mücadeleyi örmeliyiz. Her şeyi değiştirmek elimizde.

Asıl amaç, Tele 1'i satmak ve etkisizleştirmek olduğu için, tahliye kararı vermeden duruşma 6 Temmuz'a ertelendi. Çünkü, Tele 1'e atanan kayyım ve TMSF, 17 Haziran günü, 28 milyon lira muhammen bir bedelle ve açık artırma yoluyla kanalımızı satacak. Tam bir yağma... Bir yandaşa peşkeş çekmeye çalışacaklar. Kanalımız Tele 1'in gerçek değeri bu fiyatın 15-20 katıdır. İşte bu nedenle duruşma sudan nedenlerle 17 Haziran sonrasına bırakıldı.

Oysa, duruşmaların sonunda dava hukuken ve fiiilen bitmişti.

Davanın asıl sürprizi, soruşturmanın temelini oluşturan Hüseyin Gün'ün söyledikleriydi. Üvey (ya da manevi) kardeşi tarafından bir para anlaşmazlığı nedeniyle “casus” diye ihbar edilen ve savcılar tarafından bir fırsata çevrilerek bize yönelik bir kumpasa dönüştürülen Gün'ün hikayesi hayli ilginç.

Hiçbirimiz Hüseyin Gün'ü yeterince tanımıyoruz. Özellikle ben, Atatürkçü, yaşlı bir Tele 1 izleyicisi ve destekçisi olan, Gün'ün "manevi annem" dediği Seher Alaçam'ın yanında görüp tanıdım onu. Öyle ki, 4-5 kez ayak üstü sohbet etmek ve bir izleyici konumunda yine 6-7 kez mesajlaşmaktan başka bir ilişkimiz olmadı. Seher Hanım'ın 2023'teki vefatından sonra ise hiç irtibatımız yok.
İşte bu Hüseyin Gün -ki teknoloji ve enerji yatırımları olan bir iş insanı- çocukluğundan beri İngiltere'de yaşamasının da verdiği bir acemilik nedeniyle, savcılık ve emniyet tarafından bize karşı ifade vermesi için yönlendirilmek istenmiş, baskı yapılmış. Casusluk davalarında "etkin pişmanlık" yolu bulunmadığı halde hukuken yanıltılmış.
Gün verdiği ifadelerin hiçbirinde bizi suçlamıyor. Dahası kendisinin de casus olduğunu kabul etmiyor. Savunmasında, "Ben kimseye iftira atmadım" deyince, bu yönde baskı yapıldığını anladık. Çünkü kendisiyle hiç irtibatımız olmadı.
Ağır bir tecrit altında tutulur. Aynı cezaevinde olmamıza karşın hiç karşılaşmadık. Aynı anda avukat görüşmesi ya da ziyarete çıkarılmadık. Duruşmaya ayrı ayrı getirildik ve ayrı nezaretlerde tutulduk. Üçümüz, İmamoğlu, Özkan ve ben birlikte olduğumuz halde Gün ayrı tutuldu. Duruşma salonunda da ayrı oturtulduk. Gün'e ayrı bir güvenlik uygulandı. Onu ilk kez salonda gördük ve sadece selamlaştık.
Hüseyin Gün; 2010 yılından 2017 yılına kadar Türkiye devleti adına yurt dışında lobi çalışması yaptığını (AKP iktidarının isteği üzerine) söyledi ve mahkemeye bir belge sundu. Yani Gün, deyim uygunsa "devletin adamı" çıktı. Savunma sanayi yatırımlarında yer aldığını ve ülkeye yapay zeka fabrikası kurmak için geldiğini söyledi. Temas halinde olduğu kuruluşlar arasında damadın "Baykar" firmasının da olduğunu belirtti, ama bu konularda daha fazla bilgi vermedi. Neden harcandığını merak ettiği anlaşılıyordu.

Savunmasında bir casusluk örgütü mensubu olmadığını ve bizimle bir istihbarat faaliyeti yürütmediğini ısrarla ve net şekilde vurguladı. Kimseye iftira atmadığını birkaç kez tekrar etti! Mahkemeye avukatının sunduğu belgenin altında ise dönemin Başbakanlık Müsteşarı ve sonradan Cumhurbaşkanı Yardımcısı olacak Fuat Oktay'ın imzası vardı. Belge yalanlanmadı.

Hüseyin Gün ile hiç konuşamadık ama gerek verdiği ifadelerden gerekse yaptığı savunmadan bize yönelik (ben, İmamoğlu ve Özkan) ifade vermeye ve iftira atmaya zorlandığı anlaşılıyor. Halen ağır tecrit altında tutulması bu zorlamanın devam ettiği şeklinde yorumlanabilir.
Sonuç olarak; bu ahlaksız kumpasa boyun eğmeyeceğiz. Özgürlük ve adalet mücadelemiz devam edecek. Hiçbir yalan gerçeklerden daha güçlü değildir.

Duruşmalara gelerek dayanışma gösteren bütün dostlarıma, basın meslek örgütlerimize, sol ve sosyalist partilerimize, demokratik kitle örgütlerinin temsilcilerine, değerli meslektaşlarıma çok teşekkür ederim. İnsana sevdiklerini görmek güç veriyor; dayanışmanın erdemi bizi yüceltiyor. Var olun.