Bundan 30 yıl önce bölgemizin devrimci dinamikleri üzerine kitaplar çıkarmıştık. Emperyalizmin Aşil topuğunun Avrasya olduğunu, sadece Türkiye değil, devrimci durumun bütün Avrasya için geçerli olduğunu, bunun için de yeniden düşünmeye ve yeniden üretmeye gerek olduğunu dile getirmiştik. Biz bunları yazdıktan sonra “Avrasya” diye nitelediğimiz bölge, birleşmek yerine, etnik milliyetçilik, aşiret ve yeni İslami yapılar olarak daha da ayrıştırıldı. Son günlerin gelişmeleri bu durumu daha da netleştiriyor. ABD-İsrail cephesi PJAK (İran ve bölgesi Kürt hareketi) kuvvetlerini İran’a karşı saldırıya hazırlıyor ve elbette bunun Türkiye, Türkiye solu için de yeni ayrışmalara ve netleşmelere sebep olacağı ortadadır.

Öyle bir bölgede yaşıyoruz ki bugün yaşanan olaylar üzerine etraflıca oturup düşünmeye kalktığımız an, bir sonraki gün olacak olayları kaçırmış oluyoruz. Halbuki düşünce hız değil, sakinlik istiyor, parçalanmışlık değil, bütüne bakmayı gerektiriyor, yüzeysellik değil, derinlik istiyor.

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın dediği gibi: “Türkiye evlatlarına kendisinden başka bir şeyle meşgul olma imkânı vermiyor.” Özel ilgi alanına izin vermiyor; oturup sanatın inceliklerini düşünmek, felsefi bir konuda kafa yormak, estetik olanı aramak neredeyse imkânsız hale geliyor. Aslında bu hafta; son zamanlarda sık tekrarlanan bir kavram üzerinde durmak istiyordum. “Yeni Soğuk Savaş” kavramı, gerçekten yeni mi veya yeni sözcüğü eklendiği vakit gerçekten eski anlamından kurtuluyor mu? “Soğuk Savaş” koşulları bugün için geçerli mi, yoksa kavram içerisinde bazı olgular Soğuk Savaş kavramına uygun bazıları ise değil mi?

Ama gündem izin vermiyor veya biz gündemin dışına çıkamıyoruz diyelim.

Gündem dışına çıkamamamızın önemli bir nedeninin ise “gazetecilik” veya “gazeteciler”, daha doğru bir tanımlamayla “yeni tip gazetecilik” olduğunu söyleyebiliriz. Peki nedir bu yeni tip gazetecilik?

Gazetecilik konusuna girmemin bir sebebi var. Lafı eğip bükmeden söyleyecek olursam, bilgi kirliliğinin temelinde gazetecilik (“yeni gazetecilik” demek daha doğru) mesleğinin ve bu mesleği icra edenlerin olduğunu söyleyebilirim.

Özellikle yeni gazetecilik dediğimiz, dijital medya ve sosyal medya aracılığı ile yapılan gazetecilikten bahsediyorum.

Özellikle sosyal medya platformlarının ortaya çıkmasıyla, özgür basın diye bir kavram ortaya çıktı.

İlk bakışta büyük bir özgürlük alanı vaadi vardı. Bu merkez basın için büyük bir riskti. Bilinen en gerçek şey, merkez basının büyük firmaların ve devletin bire bir tekelinde olduğuydu. Asıl yazacağım konuyla alakalı olduğu için biraz açmakta fayda var. “Soğuk Savaş” temelinde ideolojik bir savaştır veya ideolojik tonu en ağır basan savaş şeklidir diyebiliriz. “Soğuk Savaş” döneminde Batı ekseni özellikle merkez medyayı tamamen kucağına almış ve ideolojik salvolarını hep bu merkez üzerinden yapmıştır. Kısaca satın alınmış kalemleri kullandığını söyleyebiliriz. Günümüzde ise AKP’nin yaptığı ilk icraatlardan biri merkez medyayı kendi eksenine ve sonrasında tamamen kendi içine almaktır.

Önce gazeteler sonrasında ise tüm TV kanallarını kendi bünyesine almış, muhalif olanları ise hukuk dışı yollarla yok etmeye çalışmıştır. Bunun en son ve en görünür olanı ise TELE1 operasyonudur.

Buraya kadar doğru ama neoliberalizmin felsefi ayağı olan postmodernizm, her şeye özgürlük vaadinde, merkezdeki her şeyi yıkmayı göze almıştı, içinde bazı riskleri barındırsa da.

Ama unutmamak gerekiyor, her özgürlük yanında çürümeyi de getiriyor, postmodern toplumda.

Sol bir süre sosyal medya ve dijital medya alanına mesafesini korusa da, kaçınılmaz son solu da bekliyordu. Bu konu başlı başına bir kitap konusu olduğu için lafı uzatmıyorum.

Bir süre sonra, düşünce adacıklarının oluşmasına, tartışma alanlarının yok olmasına uzanan bir gerçeklik oluştu. Klavye solculuğu diye bir şey çıktı mesela ortaya. Klavye solculuğunu şu şekilde tarif etsem çok da yanılmış olmaz sanırım: Kapitalist toplumda dilenciye para vermek gibi... Asıl yoksulluk ve paylaşım sorununu göz ardı edip, sadece vicdani bir rahatlamadır dilenciye para vermek. Klavye solculuğu da, “Ben elimden geleni yaptım, tepkimi koydum” demek oluyor. Sadece kendi vicdanını rahatlatmış oluyor. Halbuki mücadele ancak örgütlü bir durumda sonuca ulaşır.

Daha geniş kitleye ulaşmak isteyen fenomenlere benzeyen gazeteciler de ortaya çıktı. TikTok fenomenlerinin daha fazla takipçi kazanabilmek için olmayacak hallere bürünmeleri gibi, sınır sürekli ileriye taşındı. Daha çılgın, daha önce, daha uyduruk, daha iç gıdıklayıcı haberler ve yorumlar ortaya saçıldı.

Özellikle şöyle bir durum ortaya çıktı: “İlk ben söyledim...”, “İlk ben paylaştım...” Sabah erken kalkıp gündemi değerlendirmek bir moda haline geldi. Aslında tüm sosyal medya kullanıcıları için geçerli olan durum bu kez gazetecilere de sirayet etmiş oldu. “İlk yapan voleyi vurur.” Vole ise, takipçi kasmaktır. Ne kadar takipçin varsa o kadarsındır çünkü. Gazetecilik de bundan nasibini almış durumda: “İlk tutuklamayı ben bildirdim.” Bu olmuyorsa sabah erken kalkıp, klavye başında bekleyip, ilk bildirenden apartma yapıp, ikinci bildiren olmak veya en azından üçüncü bildiren olmak, moda haline geldi.

Sonrasında ilk habere hızlı yorum yapmak modası var. “Tel Aviv’e İran bombası düştü” haberine hemen bir haber analiz yorumu yapıp oradan ise daha büyük dünya stratejisi belirlemek, ahkâm kesmek moda oldu. Eski deyimle “Söz uçar yazı kalır” kuralı da altüst oldu. O kadar çok yazıyorlar ki binlerce şey söyle içinden biri doğru çıkınca yaygarasını yap, çıkmayanlar için ise, bekle unutulur taktiğine geç. İşte yeni moda gazetecilik böyle bir şey. Astrologlardan, komploculardan hiçbir farkı olmayan bir gazetecilik türü.

Youtube haberlerinin çok ilgi çeken başlıklarla başlayıp, en olmadık biçimde sonlanması, başlıkla içeriğin nerdeyse alakasız oluşu daha görünür daha okunur hale gelmenin bir buluşu oldu. Habercilik de artık, haber kasarak daha çok ilgi çekme işine döndü...

Metin Çulhaoğlu gazetecilik ve gazeteciler hakkında şu tespitte bulunur:

“Türkiye, önemlice bir bölümü yarı ve kör cahil olmak üzere ‘gazeteci filozoflar’ ülkesidir.”

Önerdiğim şey çok basit aslında, daha arkasını önünü kolaçan etmek, neye hizmet ettiğine bir es verip bakmak, biraz daha derinlik, biraz daha insanlık. Kısa süreli moda olmak, takipçi çoğaltmak, görünür olmak, insanlığın hiçbir işine yaramıyor, bunu unutmamak...