Önce çöküş yaşandı. Çöküş neoliberalizm eliyle, düşünülerek, uğraşılarak, üzerinde ince ince çalışılarak gerçekleşti. Tüm toplumsal kurumlar, yapılar, felsefe, edebiyat, sanat, hukuk, eğitim, ekonomik yapı bu çöküşten nasibini fazlasıyla aldı.
Üretim modelinin esnekleşmesinin bir mucize gibi parlatıldığı dönem, sömürünün daha da artırıldığı, işçi haklarının kısıtlandığı, sendikasızlaştırmayı temel alan yeni bir sömürü düzeni yarattı. Bilimin sadece teknolojik gelişme olarak sunulması üniversiteleri salt meslek edindiren yapılara dönüştürdü, doğal olarak içleri boşaltıldı. Hukukun eksenine sermayenin dolaşımını kısıtlayacak engellerin kaldırılması konulduğundan, sadece yönetenler ve zenginlerin lehine çalışan bir ucubeye dönüştü. Küreselleşme masalıyla tekellere sınırsız özgürlük tanındı. Küreselleşmenin dayattığı, ulusal devletin gereksizliği propagandası ulusal orduların görünürde var olması ama işlevini yitirmesi anlamına geliyordu. Bu örnekler daha da çoğaltılabilir.
İşe önce tarihi silme ve insan aklını kötürüm yapmayla başladılar.
Sonra her şey küflenmeye bırakıldı.
İnsanlar yalnızlaştırıldı, güven duygusu yok edildi. Yeni yeni icat edilen korkulara maruz kalan insanlar, hiçbir şeye itiraz edemeyen, kaderine razı bir sürüye dönüştürüldü. Bu küflenme dönemiydi.
Şimdi ise tam anlamıyla bir çürüme dönemi yaşıyoruz.
Güncel ve çok konuşulan Epstein dosyası, bize bu konuyu tartışmak için yeni imkânlar sunuyor.
Şimdi bu konu hakkında yapılan birkaç yoruma göz atalım. Birinci grup, ağırlıklı olarak bu durumu, Siyonizm, İsrail, Tapınak Şövalyeleri, Opus Dei ve bu tür yapıları çürümenin nedeni olarak görüyor. Sol cenah ise, çürümeyi, aşırı şişmanlamış olan kapitalist elitin, ne yapacağını şaşırıp hedonizme saplanması olarak değerlendiriyor.
Bu değerlendirmeler elbette içinde doğruluk payı barındırıyor ama durumu anlatmak için yeterli oldukları söylenemez.
Hedonizm denilen şey sadece kapitalist elitlerin saplantısı değil toplumun tamamına sirayet etmiş bir haldir. Bu tepeden aşağıya toplumun çürümesi anlamına geliyor.
Bana kalırsa uzun zamandır ısrarla vurgu yaptığım “Yeni Ortaçağ” tam olarak bu durumu açıklıyor.
Yeni izlediğim Hangover (Türkiye’de Açlık adıyla değil de Felekten Bir Gece adıyla gösterime girdi) filminde de gördüğümüz gibi elbette kapitalist elitlerin durumu ortada ve yakın zamanda Türkiye’de gerçekleşen veya su yüzüne çıkan “yalı” olayını da örnek verebiliriz.
Bu hikâyenin merkezinde yer alanlar, genel olarak dünyaya, hem çevresel, hem hukuksal, hem de yaşamsal olarak ağır darbeler indirmiş bir tabakadır. Ölüm, öldürmek, gasp etmek, kirletmek, işkence etmek, büyük yıkımlar yaşatan savaşlar başlatmak, bu tabaka için olağan işlerdir. Acı vermek onlar için günlük bir rutindir.
Öncelikle Epstein olayına bakalım ve sonrasında çürüme kavramına yeniden dönelim.
Olayın iki yönü var, birincisi büyük karanlık bir ortaklık ve ikincisi ise bu organizasyonun insanın kanını donduran çocuk istismarı ve insan aklının anlamakta zorlandığı (insan yenmesi) çürümüşlükleri.
Karanlık ortaklığın merkezinde, bir cinsel suçlu, onun suçuna gönüllü ortak olan iş dünyasının, sosyetenin, sanat, siyaset çevresinin ünlü isimleri ve daha da önemlisi, dünya emperyalist sisteminin tepesindeki Amerika’nın başkanı Trump duruyor. Ancak aynı zamanda, güçlü bir sosyal ağın hikâyesidir bu. Çünkü bu ağın içindekiler, sadece çocuk istismar etmiyorlar, daha başka alanlarda da istismarın öncüsü ve yaratıcısı da oluyorlar. Kimi üyelerinin katkı sunduğu finansal çöküşlere; savunuculuğunu yaptıkları savaşlara; korudukları tekellere; körükledikleri eşitsizliğe; konut krizine; insanları korumakta yetersiz kaldıkları teknolojilere ve daha nicelerine dair istismarları da mevcut.
Çözüm, muhafazakârların istediği gibi, geçmişe duyulan özlem, geçmişin güzellemesi ve mutlu güzel günlere dönüşle mümkün olamaz.
Çözüm yeniden yeni insanı inşa etmek, insanı terk edildiği yalnızlıktan kurtaracak yeni bir ütopyayı yaratmaktır.
İnsanlar, e-postaların açıkça ortaya koyduğu gibi, devlet ile iş dünyasının; lobiciliğin, hayırseverliğin, start-up’ların, akademinin, bilimin, yüksek finansın ve medyanın kesişiminde duran, son derece kapalı bir liyakat-aristokrasisi olduğunu görüyorlar veya hissedebiliyorlar. Bu yapının temel özelliği, ortak iyiden ve iyilikten çok, fazlasıyla kendi üyelerini kolluyor olmaları ve asıl varoluş sebebi de bu.
Kimler peki bu grubun içinde yer alanlar? Cumhuriyetçiler, Demokratlar, iş insanları, diplomatlar, hayırseverler, şifacılar, profesörler, kraliyet mensupları, süper avukatlar... “Bir anda e-posta attığı bir kişi, çoğu zaman başka bir muhatabının fikirleriyle savaş halindeydi – bir Lawrence Summers ile bir Steve Bannon, bir Deepak Chopra ile maneviyatın her türüne kuşkuyla yaklaşan bir bilim insanı, bir Peter Thiel ile bir Noam Chomsky. Bu çeşitlilik, daha derin bir dayanışmayı gizliyordu...” diye açıklıyor bir gazeteci.
Görünen o ki sadakatleri, insanlara ve topluluklara doğru aşağıya değil, sınırsız ağlarının diğer üyelerine doğru yataydır.
Aynı gazetecinin bir başka yorumu ve alıntısı ise şöyle: “Akademik tipler, tekrar tekrar, araştırmalarının ön izlemesini sunmak ya da Epstein’in ‘fikirlerini’ yoklamak için kendilerini alçaltır. Alman bilişsel bilimci Joscha Bach, ‘Belki de iklim değişikliği aşırı nüfusla başa çıkmanın iyi bir yoludur’ diye düşünür.”
Bu durum ortaçağda asil sınıfın birbirleriyle evlenmelerine benzer, kraliyet aileleri belirli çıkarlar eşliğinde en olmadık evlilikleri yaparlar. Alman kralının kızı Danimarka prensiyle evlenir, İspanyol veliahdı, Avusturya imparatorunun kızını alır vs. Tüm Avrupa’ya baktığımızda hepsinin birbiriyle kan bağını görebiliriz.
Aynı zamanda ritüelleri de birbirine benzer. Ortaçağ simgeler ve ritüeller üzerine inşa edilmiştir.
Bu yapılarda da hem simgesel hem de ritüeller anlamında aynı yapıyı görürüz.
Ne var ki bu statü oyunları bir gerçeği gizler: Bu insanlar aynı takımdadır. Kameralar önünde çatışabilirler. Zıt politikaları savunurlar. Ağın bazı üyeleri, diğerlerinin yaptıklarından duydukları acıyı dile getirir. Ama e-postalar, en yüksek bağlılığı, karar verenler sınıfındaki kendi sürekliliklerine olan bir grubun resmini çizer. İlkeler, ağda kalmakla çatıştığında, kazanan ağ olur.
Çok uzun süre tartışma konusu yapılan, üzerinde birçok spekülasyonun olduğu mason localarını düşünün. Sadece toplumun ileri gelenlerini içine alan, yaptığı işte sivrilmiş bir kesimi alan, bir yüksekler birliği olan kurumla benzeşmesi.
“2014’teki bazı yazışmalarda Bayan Ruemmler’ın bir iş teklifini değerlendirdiği görülüyor: Dönemin haberlerine göre, Amerika Birleşik Devletleri başsavcılığı. Peki bu konuda akıl aldığı kişi kim? Hüküm giymiş bir cinsel suçlu.” Bu olay bile aslında yargının, yönetimin nasıl kirlendiğini ve yozlaştığını göstermek açısından yeterli bir kanıt ve hem de en üst düzeyden.
Bu dönem, Epstein’le ilgili olanlar da dahil olmak üzere komplo teorilerine olan inançta bir artışa sahne oldu; şunu anladı insanlar: Ülke çoğu zaman, çoğumuzun yararı için değil, belirli bir kesimin çıkarları doğrultusunda yönetiliyor gibi görünüyor.
İşçi Partili Lort Mandelson’ın ticaret bakanıyken AB’nin ve Britanya hükümetinin aldığı kararları, örneğin kurtarma paketlerini birkaç gün öncesinden Epstein’e ilettiği, hükümet içinde istifa gibi gelişmeleri de resmi açıklama yapılmadan önce bildirdiği anlaşıldı. Jeffrey Epstein dosyası, multimilyoner bir failin suç portresinden çok daha fazlasıdır. Bu dosya, küresel sermaye iktidarının kendini nasıl yeniden ürettiğini, ahlaki sınırların neden askıya alındığını ve egemen sınıfın para, suç, hukuksuzluk ve sessizlikle örülü dokunulmazlık rejiminin nasıl işlediğini gösteren karanlık bir haritadır.
Bu gücün en simgesel mekânı Karayiplerdeki özel adasıydı. Ultra-zenginlerin, siyasetçilerin ve seçilmiş misafirlerin ağırlandığı bu ada, lüksün ve statünün ardına gizlenmiş karanlık bir merkezdi. Epstein adaya “Little Saint James” adını vermişti. Bu adlandırma, sıradan bir mülkten ziyade erişilmez, korunmuş ve sorgulanamaz bir alan duygusu yaratıyordu. 75 dönüm büyüklüğünde, dağınık yerleşmiş kapalı alanları ve sıkı erişim kısıtlarıyla örülü ada, sadece bir zenginlik vitrini değil, dokunulmazlık altında gizlenen bir iktidar ve tahakküm alanıydı. Epstein’in adası, sermayenin kendini hukukun, etiğin ve kamusal denetimin dışına yerleştirdiği bir mikro-evren olarak işledi.
Olayın magazinsel kısmını es geçiyorum çünkü yeterince yazıldı ve konuşuldu.
Peki bunlar bir süre sonra unutulup gidecek mi? Aşırı bilgi kirlenmesi ve olayın sadece magazinsel boyutuyla sürekli gündemde tutulması olayı gerçek özünden saptırmanın bir yolu. Ve bunlar aynı sınıfa dahil olanlar tarafından tüm medya olanakları kullanılıp sürekli pompalanacak, kirletilecek ve sıradanlaştırılıp magazinsel hale getirilecektir. Ancak doğru bakış açısı ve ideolojik çıkarımlarla, büyük resmi insanlara anlatmak da bizim görevimiz.
Bu düzen budur ve çürümüştür ve de yönetemez hale gelmiştir. Sürekli öne çıkarılması gereken de budur.
Bu düzende temel yasa şudur: Kirlenmeden kirletmek mümkün değildir. Bu kirli ağ, yetenek, beceri, liyakat üzerine kurulu değildir, ahmakların, ahmaklaştırmasıdır. Kirli olanı yönetmek kolaydır. Kirli olan için önce kendisi kirlenmek zorundadır. Türkiye’de bile birçok kaset olayı konuşulmuş ve yazılmıştır, bu işin cinsel kısmıdır ama aynı zamanda kirli olanlar her zaman tehdide açıktır ve görünen o ki son zamanlardaki siyasetler arası yer değişimi hep bu konuyla alakalıdır.
Çöküş dedik, küflenme dedik, çürüme dedik.
Peki çürüme sadece buralarda mı var? Bunlar kendilerini çürütürlerken toplumları da çürütmüşlerdir.
Her şey politiktir.
İnsanların kafasına önce, her şey politik değildir önermesini yerleştirdiler. Her şey politik değildir önermesi, en politik önermelerden bir tanesidir. Epstein davası ve su yüzüne çıkanlar politiktir, toplumun çürümesi politiktir.
Aşırı bireyselleşme ve sadece kendi çıkarını gözetme, kendini akademisyen, sanatçı, bilim insanı, sporcu sayanlar için bir kapıdır ve bu kapıdan girebilmek için her şeylerini feda edebilirler. Burada birçok sanatçının, sporcunun, bilim insanının mason localarına üye olmaları gibidir. Bu çürümedir.
Çürüme sosyoekonomiktir ve politiktir. Artık devletlerin çürüdüğünü rahatlıkla tespit edebiliriz. Ahlaki yozlaşma her alana sirayet etmiştir. Sadece kendini düşünen bir insan tipolojisi yaratılmıştır. Buna sol-sosyalistler de dahildir. Çünkü bireysel bir insanın buna direnmesi mümkün değildir. Sosyalist insan da bu toplum içinde yaşamaktadır.
Sanatçılar yöneten elitlerle iç içedir. Üniversitelerde akademisyen kalmamıştır. Eğitim kurumlarımız çürümüştür, hukuk tamamen çürümüştür.
Ahlak ancak bir başkasıyla, öteki ve ötekilerle kendini oluşturur. Aşırı bireyselleşmede, öteki ve ötekilerin varlığı ortadan kalkar. Kendini, öteki ve ötekilere karşı var eden insandan, kendini sadece kendine göre var eden insana geçilmiştir.
Kendini devlet güvencesinde görmeyen insanlarımız, ya cemaatlerin ya da mafyanın kucağına savrulmaktadır. Bu durum dizi filmler ve sosyal medya yoluyla normalleştirilmiştir.
Dürüstlük artık bir erdem olmaktan çıkmış enayilik olarak algılanır olmuştur. Yaptığı işe saygısını yitirmiş insanlık, dalaverenin peşinden gider olmuştur. Emeğiyle bir şey elde edemeyeceğini düşünen insan kumar batağına sürüklenmiştir.
Bunun gibi daha bir yığın örnek gösterebiliriz.
Dünya çöküyor, çürüyor.
Tek bir kurtuluş yolu var, yıkılışı hızlandırmak ve yeni düzeni olanca hızla inşa etmek.