Bir önceki yazımda, atanmış heyetin, İmralı’ya, eski ulaştırma alışkanlıklarına bağlı olarak, kıyı emniyetine ait tekneyle gidebileceğini ifade etmiştim. Yanılmışım. Helikopterle gitmişler. Yani heyete VİP servis sağlanmış. Terakki sayılabilir. Ancak Ombudsman Faruk Bildirici’nin yazısını okuduktan sonra biraz endişelenmedim değil. Bildirici, televizyonların ve gazetelerin internet sitelerinde İmralı yerine Yassıda fotoğrafının paylaşıldığını, uyarılarına rağmen değişiklik olmadığını vurguluyor. İyi ki helikopteri gazeteciler değil, muhtemelen askeri pilotlar kullanıyordu.
“İmralı heyeti” diye de adlandırılan bu heyetin ziyaretinin, haberlere yansıdığı kadarıyla, ajan filmlerini kıskandıracak derecede gizli yürütülmesi ilginçti. Ne zaman gidecekler, ne zaman varacaklar, vardılar mı, görüşme gerçekleşti mi, ne kadar sürdü gibi sorular havada dolaştı. Neyse ki bu merak çok geçmeden giderildi. Yine de İmralı’da ne konuşuldu konusunda bir bilgiye sahip değiliz. Neyse ki heyete tost, çay ve ayran (sırasını bilemiyoruz, gizli) ikram edildiğini öğrenebildik. İddia, bu görüşmedeki tutanaktaki bilgilerin, Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu üyeleri dışında 10 yıl boyunca öğrenilemeyecek olması.
Gizliliğin ihlal edilmesi halinde, cezai yaptırımı olacağı tahmin edilebilir. Ancak, nazar değmesin ama işler tersine dönerse, önümüzdeki günlerde, Münfesih Kürdistan İşçi Partisi’nin (aslından tercüme edilmiştir) Genel Başkanı Abdullah Öcalan’ı iştiyakla anmak suç sayılacak mı? Terör örgütünün çalışmalarını aktarmak propagandasını yapmak anlamına mı gelecek? Önder, kurucu, siz, sayın (bu kelimenin başına gelmeyen kalmamıştı) demek hangi yasanın kapsamına girecek? Son MGK toplantısı açıklamasında Önder’in örgütünden tek başına bahsedilmiyor. Suriye’deki üç örgütle ilişkili bir tanım var. Bu konuda kurula sunulan bilgiler de alınan karar da gizli.
Aslında, en az İmralı ya da örgütü hakkında yapılacağı belirtilen yasal değişikler kadar, Türkiye’nin, bir hukuk devleti olduğunu varsayarsak, toplumun diğer kesimlerini de olumlu yönde etkileyecek adımların atılması gerektiriyor. Mahkemelerin Anayasa Mahkemesi’ne kafa tutması, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin dikkate alınmaması, peş peşe açılan siyasi davaların mahkûmiyetle sonuçlanacağı yolundaki inanış, beraat beklentilerini hiçe sayıyor. Mesela Türkiye Barolar Birliği Başkanı Erinç Sağkan’ın hukuksal olarak gerekçelendiremediği ve yorumlayamadığı gazeteci Fatih Altaylı’ya verilen basına bir gözdağı olarak değerlendirilen 4 yıl 2 ay hapis cezası.
Siyasi davalara bir örnek daha vermek gerekirse İstanbul belediyesi ya da İmamoğlu davasından söz edebiliriz. Mahkemenin kabul ettiği 105’i tutuklu, 402 şüpheli hakkındaki iddianameye göre, Ekrem İmamoğlu hakkında, söylemesi zor, 23 asırdan fazla yani 2 bin 352 yıla kadar hapis cezası talep ediliyor. Diyebilirsiniz ki bu en çok istenilen ceza. Alt sınırı 828 yıl. Eh o da 8 asırdan fazla. Cumhuriyet’in üçüncü yüzyılını demir parmaklıklar dışında görmek, ceza alırsa, baş şüpheli için imkânsıza yakın. Bu arada İmamoğlu’nu iktidardan ve savcılıktan neredeyse daha çok suçlayacak bir kişi yine arz-ı endam etti: Dede. Bakalım, hafta sonundaki 39. Olağan Kurultay için yapılan davete icabet edecek mi? Sanmam ama koskoca 9 (yazıyla dokuz) milletvekili ondan yana, sürpriz gelebilir.
Gelişmelere olumsuz yaklaşmak doğru değil. Ancak iktidarın küçük ortağının, bu dava hakkındaki sözlerine, sadece dava hemen sonuçlansın, duruşmalar canlı yayınlansın diye bakmak mümkün değil. Zira hükmünü vermiş gibi. Konuşmasından anlaşılan, iddianamenin özü ve özetinin, 407 kişiyi suçlu gösterdiği inancını taşıyor. Hatta davaya “ekosistem” diye bir isim de atıyor. “Çıkar amaçlı suç örgütü” diye tanımladığı, “ahtapot kollu” davanın Silivri’de görüleceğine ilişkin bir açıklama iddianamenin mimarından geldi. Ancak UYAP’ta yer alan duruşmaların 18 Nisan’da başlayacağına dair bilginin haberleştirilmesi uymadı. Henüz tarih belirlenmediği belirtildi. Uzmanlara göre, duruşmaların başlaması iki ayı bulabilir. İktidarın büyük ortağının görüşünü bilemediğimiz canlı yayın için yasa değişikliği gerekiyor. Silivri’nin benzetildiği İmralı hakkında yapılacak yasal değişiklikleri çerçevesinde canlı yayın da torba yasaya konulabilir mi, yoksa çok mu geç olur?
Torba yasa demişken, yasalardan söz etmişken, “umut hakkı” meselesi de beklemede. İmralı ekibinin beklediği uyum yasaları ile birlikte mi ele alınır, ayrı mı bilinmez ama Kurucu Önder’in nerede ikamet edeceği konusundaki tartışmaların da ortaya çıkması kaçınılmaz. Önder, Hasan Cemal’e 90’ların başlarında verdiği röportajda, Kuzey Irak’a değil, Botan’a yerleşmek istediğini söyler. Botan, Siirt’in merkez, Tillo ve Eruh sınırları içerisinde. Pek şaşırtıcı bir istek değil. Yeniden parti kurarsa Ankara’da da bir ikametgâh şart.
İlk “güle güle oturun”a hangi siyasi gider acaba? Hafızaları tazelersek, Eski Meclis Başkanı Bülent Arınç’ın, Kürt sorunu hakkında yaptığı çıkışlarla parti üyelerini bile kızdırdığı olmuştu. Hatta Arınç, beş yıl önce, iktidarın küçük ortağı tarafından, aile geçmişi işaret edilerek, teröristlere sempatiyle bakmakla suçlanmıştı. 13 yıl önce hakkında gensoru açılması talebine muhatap olmuştu. Gerçi Selahattin Demirtaş’la görüşmesini kafasına göre aktarsa da bence DEM’i sollar, kapıyı çalacak ilk kişi olur.
Kurucu Önder, 1949’da doğduğuna göre Türkiye’nin son 76 yılını meşgul eden sorunun ulaştığı bir diğer nokta da Anayasa değişikliği. DEM Grup Başkanvekili Sezai Temelli sık sık Anayasa değişikliği gerektiğini vurguluyor. Fikir neyse zikir de odur. Bu konuda çalışmaların başlaması için ilk adım Meclis’te atılırsa haberlerde şöyle bir cümleyle karşılaşabiliriz: AKP ve MHP’nin oyları, DEM ve Dedecilerin katkılarıyla…
Not: Terörsüz Türkiye’ye başımız üzerine de kadınsız, İstanbul Sözleşmesiz, adaletsiz, Ekrem’siz, Fatih’siz, ağaçsız, konsersiz, çorbasız Türkiye niye?