Onun namı tiraj sihirbazı. Merdivende gördüğü muhabiri şişman diye işten atan patronun genel yayın yönetmeni idi. Yaptığı gazete zaman zaman 1 milyon tiraja ulaştı. Sonra bir başka gazeteyi iki günde hedeflenen tirajdan daha fazlasına taşıdı. Eski gazetesini terk etmesine, gerçi bir yıl sonra tekrar dönecekti, patronunun “Sifonu çektim mi gidersin!” cümlesi neden olmuştu. Patron Haldun Simavi, genel yayın yönetmeni Rahmi Turan’dan bahsediyorum.

Turan, çoğunun kurucu yönetmeni olduğu 10 gazetede çalıştı. Patronunun o cümlesi ile 40 Günaydın çalışanı, yani bir ekiple Sabah gazetesine, yeni patronu Dinç Bilgin’e transfer oldu. Günaydın’a dönerken o ekibin önemli bir bölümü kendisiyle beraberdi. “Yuvaya” dönmüşlerdi. Ekip, önemli, işe yarayana kadar tabii.

Ekip, bir iş faaliyeti için bir araya gelmiş bir grup elemanı ifade eder. Bu konuda kafa yoranlar, ekibi, “ortak bir amaca, bir grup performans hedefleriyle ulaşmak isteyen ve birbirlerinin yeteneklerini tamamlayan aynı zamanda birbirlerine karşı sorumlu olan çok sayıda insan” diye tanımlıyor.
Bu ekipler, bir organizasyonun içinde yer alır. Ortak katkıları ile organizasyonun amacına ulaşması için çalışır. Medyada ekip ya bir ismin etrafında toplanır ya da organizasyonun çalışması sırasında oluşur. Ya da ikisinde birden.

Son günlerde medyadaki gelişmelerdeki ağırlık, “giden bizden değildir” (hadisle ilgisi yok) veya “biz bize yeteriz” söylemlerinde. Birkaç gazeteci işsiz kalmış kime ne? Şöyle de bakılabilir. Bâb-ı Âli’de kim işsiz kalmamış ki? İşten çıkarılan gazeteci, “O benim şeref nişanım” der. Birçoğu o yüzden temsili olarak nişanlarla dolu göğsünü gere gere gezer. Bazen arkadaşına da dik durmasını tavsiye eder. Ama bir sendikaya üye olmayı aklına getirmez. Çalışıyorsa, başkalarının üyesi olduğu sendikaların haberini yapmaktan geri kalmaz.

Türkiye’de sendikacılık ve hareketi zor günlerden geçmiştir elbette. Sendikacılık hareketi, ülkede 1872’de tersane işçileri grevinin patlak vermesi ile doğar. İttihadî Osmanlı Cemiyeti 1989’daki kuruluşundan itibaren bu yönde çalışır. Tophane işçilerinin 1895’te kurduğu Osmanlı Amele Cemiyeti de faaliyetini yürütürken, işçileri bilinçlendirmeye çalışır. Ancak baskılarla ve mücadelelerle dolu yıllar cumhuriyette de birbirini izler.

Yakın bir tarihte gazetecilerin ilk grevine 1901’de tanık olunur. Çalışanlar, pul vergisinin kalkmasından sonra İkdam ve Sabah’ın patronlarından sağlanan ek gelirden pay ister. Ret kararı üzerine, greve gidilir, gazeteciler Saadet adında bir gazete de çıkarır. Ancak iki rakip gazete anlaşıp hiçbir şey yokmuş gibi yayına devam eder, kimse Saadet’i duymaz. Gazete batar.
Patronların sendikalara karşı olan direnci ve antipatisi sürer. En önemli örnek, yine Simavi’nin Günaydın’ıdır. Gazetede çalışanlara, sendikalı olmalarını önlemek için, bir ayda iki maaş birden verilir. Bu maaşlar “kemiksiz” ve “kemikli” olarak adlandırılır. Kemiksiz aybaşında verilen maaştır. Kemikli ise ay ortasında ödenendir. Çalışanlar mutludur. Patron merdivenden çıkarken gördüğü bir gazeteciyi şişman olduğu için beğenmediğinden işten çıkarsa da.

Sendikasızlaştırma geleneği “kemiklisiz” de olsa Sabah’ta sürecektir. Patron Dinç Bilgin için Bâb-ı Âli’de dikiş tutturamayan ne kadar gazeteci varsa sendikada toplanır. Günaydın’ın becerikli müessese müdürü Milliyet’e transferinde sendikasızlaştırmayı da götürür. Taşeron sistemi devreye girer. Bu yöntem sonra Hürriyet’e ilham olacaktır. 1991’de Asil Nadir’in sahibi olduğu Günaydın ve diğer yayımlarda sendikalaşma hareketi başlar. TGS, maaş alamayanların, sonra aidatlarından rahatlıkla tahsil edilebilecektir, üyelik giderlerini karşılamayı kabul etmez. Gazeteciler bulup buluşturur ve üye olur. Sendikalaşma hem patrona hem sendikaya karşı yapılır.

Onca yıl sonra TGS, medya kuruluşlarında mücadeleyi elinden geldiğince sürdürüyor. Hatta işinden edilen gazetecilerin haklarını savunmaya çalışıyor. Son günlerde biri “muhalif” diğeri “muhalif mi olsam acaba?” sorusunu bir türlü cevaplayamayan grupta işten çıkarmalar en azından medyada tartışılıyor. Muhalefetin muhalifi, yönetici olduğunu ispat edene sandalyesini vereceğini söyleyen zat, dokuz kişinin işine son vermiş, sonra da “Ağlayacaksanız oynamayalım” diye ağır başlı yorum yapmıştı. Bu nedenle ve başka nedenlerle yapılan eleştirilere dayanamadı herhalde, istifa etti. Ama ruhu ve mirası yaşıyor. CHP lideri düşmanlığı sürüyor.

Muhalif kanalda ise, gazete hazırlığı iddiasıyla, çalışanların kadrolarının bu yayına kendilerine sorulmadan transferi sorun çıkardı. Basın kartlı bazı çalışanların kadroları düşürüldü, kartları otomatikman iptal oldu. Üstelik haberi şirketlerinden değil Cumhurbaşkanlığı İletişim Merkezi’nden aldı, turnikede takılmadan. İdari ve teknik de dâhil işinden olanların sayısının 30’u bulduğu ileri sürülüyor.

Gazeteci kuruluşlarının tepkileri sertti. Sendikalar, TGS ile DİSK Basın-İş, sendikal sürecin uzatıldığını ve çalışanların yapılanma ve küçülme gibi bahanelerle işten çıkarıldığını, baskılarla karşı karşıya kaldığını açıkladı. Sendikaların dışında nedense sadece bir gazeteci derneği konuya eğildi. Çağdaş Gazeteciler Derneği, gazetecilerin düşük ücretlerle çalıştırıldığı, güvencesiz bırakıldığı bir ortamda emekçileri işsiz bırakmanın kabul edilemeyeceğini vurguladı.

Uzaktaki patronlar, bu eleştirileri ciddiye aldı mı, alacak mı sorularına “Evet” diye cevap vermek safdillik olur. Bırakın onları, yönetici konumundakilerin de farklı olmadığı gözüküyor. Mesela, “establisment”ten yana olan Zafer Mutlu gibi. Sabah’a yönetici olduğu sırada verdiği bir röportajda kendini Arçelik Genel Müdürü’den farksız hisseder: “Beni ana işim patronuma çok para kazandırmak. Şirketim büyüyecek, şirketim çok para kazanacak, ben de klasik maaşın dışında para kazanacağım.” Bazı programcıların, sunucuların da belki bu cümleleri aynen zikretmese de acaba?. Amerikalı yazar, sosyolog Wright Mills yıllar önce, İktidar Seçkinleri kitabında, yönetici konumundakilerin çıkarlarının, yönettikleri servet ve sermayelerin gerçek sahiplerinin çıkarlarından ayrı ve farklı olmadığına işaret etmişti.

İfade özgürlüğünün sınırlanmasının yanı sıra emekçi gazetecilerin iş güvenliğinin ve ekonomik bağımsızlıklarının sağlanması giderek zorlaşıyor. Kapıları sadece “bizden” olanlara açık bir ortamda dar alana sıkışmış muhalif medyada iş bulmasının zorlaştığı da ortada. Böyle olumsuzluklarda havlu atmanın da yararı yok. Örgütlülük yani sendikalaşma çok önemli. Küçük burjuvalığı bir kenara koymak gerekir. Terzinin söküğünü dikmesinin zamanı geldi de geçiyor.

Not: O öğretmen ve çocuklar, 23 Nisan’ı maalesef göremeyecekler.