Macaristan’da 16 yıllık muhafazakâr-faşizan Viktor Orban liderliğindeki rejimin seçimlerle yıkılması ya da yenilgiye uğratılması, hiç kuşkusuz son günlerin en önemli küresel siyasal gelişmelerinden biridir. Eğer İran-ABD/İsrail savaşını ayrı bir yere koyarsak, en önemli olay olduğunu da söyleyebiliriz. Dolayısıyla bu, önemine uygun olarak tartışılıyor.
Ancak bu tartışmalara iki noktadan itirazım var. Onları yazının akışı içinde aşağıda ele alacağım. Önce neden önemli olduğuna değinmek gerekiyor. Bunları şöyle sıralayabiliriz:

  1. Kapitalist dünyanın içinden geçtiği "yeni orta çağın" sonuçlarından biri olarak gördüğüm; demokrasi ve halk düşmanı, muhafazakâr, faşizan rejimlerin demokratik bir mücadele sonucu yıkılabileceği somutlandı.
  2. Seçimleri ve demokratik kurumları istismar ederek bir dikta rejimi kurmaya yönelen hareketlerin, Brezilya’da Bolsonaro’dan sonra Macaristan’da da yıkılması; sağcı, faşizan/faşist ve muhafazakâr küresel dalganın kırılmaya başladığını gösteriyor. Önemli olan budur, sonrasına bakılır.
  3. ABD’nin, diğer bir ifadeyle "yeni Amerikan tekno-oligarşisinin" faşizan saldırganlığının İran’da yaşadığı fiyasko, yeryüzündeki gerici ve muhafazakâr faşizan rejimlerin yıkılışını hızlandıracaktır. ABD desteğinin kimseyi kurtaramayacağını, Viktor Orban’a açık destek verilmesine rağmen yaşadığı ezici yenilgi ortaya koymuştur. Bunun altı çizilmelidir.
  4. Rusya dışarıda tutulursa, söz konusu rejimler kuşağındaki ülkelerden biri de Türkiye ve AKP iktidarıdır. Sandıkta yenilmez sanılan, ele geçirdiği devlet kurumları nedeniyle seçimlerin anlamsızlaştığı (hile, baskı, sonuçlar ile oynama vb.) düşünülen bir dönemde, Macaristan örneği aynı sonucun Türkiye’de de alınabileceğini ortaya koydu. AKP iktidarının yenilgiye uğratılarak, ortalık kırılıp dökülmeden yönetimin değişebileceği görüldü. Salt dış dinamiklere dayalı bir iktidarın sürdürülemeyeceği anlaşıldı. Bu da not edilmelidir.


OLANI BİTENİ DOĞRU OKUMAK

Macaristan’da Orban’ın muhafazakâr-faşist (ya da faşizan) rejiminin yenilgiye uğraması, ABD’nin açık desteğinin işe yaramaması (buna Rusya’nın desteğini de ekleyebiliriz) bir sevinç ve iyimserlik dalgası yaratırken, bazı uyarılar da geliyor. Orban’ın yenilgisinin bir rejim değişikliğine yol açmayacağı, dolayısıyla bir demokratikleşme beklememek gerektiği belirtiliyor. Peter Magyar ve Tisza Partisi'nin Orban hareketinden çıktığı anımsatılıyor. Magyar’ın da muhafazakâr ve sağcı olduğunun altı çiziliyor.

Olabilir. Ama önemli olan bu değil ki… Kimse Magyar ve partisinden demokratik bir devrim yapmasını beklemiyordu. Önemli olan; faşizan, totaliter bir rejimin bir halk mücadelesiyle, demokratik zeminde kalınarak, üstelik yenilgiye uğratılabileceğini ortaya koymaktır. Brezilya’dan sonra aynı başarının Macaristan’da da tekrarlanması, ilkinin tesadüf ve ayrıksı bir örnek olmadığını gösterdi.
Viktor Orban’ın Macaristan’da yenilgiye uğramasıyla muhafazakâr-faşizan rejimlerin geriletileceği, demokratikleşmenin önünün açılacağı bir döneme girildiği anlaşılıyor; o kadar. Çok önemli olan budur. Kaldı ki sağcı bir restorasyon denemesi bile Macaristan gibi bir AB ülkesinde "kurallı ve asgari demokratik bir düzen" kurulmasına yol açacaktır. Bu az şey değildir. Seçimlere katılma oranı, Magyar’ın ve Tisza Partisi’nin aldığı oy düzeyi, devrede geniş halk yığınlarının olduğunu gösteriyor. Hiçbir siyasal güç, böyle bir kitlesel hareketin taleplerine kayıtsız kalamaz. Kaldı ki sol ve liberal partiler de koalisyonda yer aldı.

Böylece ilk itirazımı da gerekçesiyle birlikte yapmış oluyorum. Yukarıda ifade ettiğim ilk itirazıma belki ekleyeceğim tek şey şudur: Macaristan’da toplumsal, bürokratik ve siyasal elit içinde bir yön ve program farklılaşmasının ortaya çıktığı açıktır. Bu farklılaşma, ABD ve Avrupa arasında ortaya çıkan ve giderek derinleşen çatlak ile yakından ilişkilidir. Magyar’ın bir elitler uzlaşması kurmayı da başardığı anlaşılıyor.

İkinci itirazım ise "popülist-otoriter rejimler" kavramsallaştırmasına ilişkindir. Buna bir de "seçimli" eki yapılıyor. Bu, siyasal ve sol-sosyalist bir terminoloji değil, tipik bir akademi dilidir. Oysa muhafazakâr-faşizan, gerici-faşist, İslamcı-totaliter, dinci-faşist diktatörlük, sağcı-totaliter rejimler gibi durumu ya da süreci çok daha iyi ifade eden politik kavramlar var. Örneğin Ergin Yıldızoğlu "süreç olarak faşizm" kavramını ısrarla kullanıyor. Bence bu ifade, içinden geçtiğimiz süreci daha iyi anlatıyor. Ayrıca "popülizm" kavramı, düz bir çeviriyle "halkçılık" anlamı da taşıyor. Kamuculuğa karşı olan neoliberal güruhun, halkçılık düşmanı/karşıtı ideolojik önyargısı ile yüklü bir kavram olduğunu düşünüyorum. "Otoriter" kavramı ise çok genel.

Bazı dostlarımızın bu kavramı neden ve hangi anlamda kullandığını biliyor ve anlıyorum. Bu anlamda bir itirazım da yok. Ancak hayatı anlamak, toplumsal-siyasal süreçleri daha doğru kavramak için bilimsel kavramlar kullanmak önem taşır.

DEMOKRATİK BİR DALGA MI?
Amin Maalouf, yer yer liberal tezlerle de bezediği ama önemli tespit ve değerlendirmeler de yaptığı "Uygarlıkların Batışı" adlı kitabında bazı olay ve olguların nasıl küresel bir eğilim haline geldiğini anlatırken ilginç gözlemler aktarıyor. Bazı gelişme ve akımların dünyanın her yerinde ardışık olarak kalıcı değişimlere yol açtıkları halde, onların planlı ve birbiriyle irtibatlı olmadığına işaret ediyor.

"Bir 'bağlam' söz konusuydu. Sanki yeni bir mevsim giderek olgunlaşmıştı ve o mevsimin çiçekleri aynı anda bin bir yerde birden açıyordu. Ve eğer 'zamanın ruhu' bir devrin bitip diğerinin başladığına işaret ediyorsa; Alman felsefesinin 'Zeitgeist' adıyla biçimlendirdiği bu kavram (…) tarihin yürüyüşünü anlamak bakımından temel öneme sahipti."

Maalouf şöyle devam ediyor: "Aynı çağda yaşayanlar, birbirlerini çeşitli şekillerde ve genellikle farkına varmadan etkilerler. Öyle ki revaçta olan tavırlara uyum sağlanır. Ve bu durum her alanda -resim, edebiyat, felsefe, siyaset, moda, sanat, sinema, dış görünüm (kıyafet vb.) veya saç modeline kadar- geçerlidir. Söz konusu 'ruhun' hangi yollarla yayıldığını ve kendini nasıl kabul ettirdiğini saptamak güçtür. Ancak her çağda kusursuz bir etkinlikle iş başında olduğu da yadsınamaz."
İçinden geçtiğimiz bu iletişim ve medya çağında etkileşimin geçmişe göre daha hızlı ve güçlü olacağı açıktır. Macaristan’da Orban’ın ağır yenilgisi tam bir bozgundur. Ben, bu gelişmenin küresel bir eğilim haline gelerek politik bir dalgaya dönüşeceğini öngörüyorum. Sadece Maalouf’un işaret ettiği Hegelci "Zeitgeist" nedeniyle değil, artık dünyanın 1990’lardaki büyük geriye ve sağa savruluşunun sınırlarına geldiğimizi düşünüyorum. Artık söz konusu olan gezegenin ve insanlığın geleceğidir.

Bir Soğuk Savaş imalatı olan siyasal İslamcılık için de aynı şey geçerlidir. Kendi Orta Çağını aşamayan İslam dünyasının, siyasallaşmış bir dincilikle 21. yüzyılda yoluna devam edebilmesi imkânsızdır.

Türkiye’de de sonuç almak; siyasal cesaretle yürütülecek mücadeleye ve bütün demokrasi güçlerinin iş ve eylem ortaklığına bağlıdır. Erken seçim istemi bu bağlamda devrimci-demokratik bir siyasettir. Ancak sendikalar, meslek örgütleri ve sol-sosyalist partiler/çevreler bu istemi ve mücadeleyi sadece CHP’nin bir işi sanıyorlar. Böyle devam etmek büyük ve tarihsel bir hata olur. Öncelikli olan görev ve sorumluluk, dinci-faşist bir diktatörlük tehdidini ortadan kaldırmaktır.

İÇ VE DIŞ DİNAMİKLER
Bu bilinçle birleşik bir muhalefet cephesi ve demokratik bir mücadele bloğu oluşturulmalıdır. Hem bu mücadelede CHP yalnız bırakılmamalı hem de CHP diğer partiler, sendikalar, meslek örgütleri ve muhalif toplum kesimleri ile ittifak için somut adımlar atmalıdır. Bu konuda hiç kuşkusuz en büyük sorumluluk, muhalefet alanının ve ülkenin en büyük ve köklü kuruluşu olan CHP’ye düşüyor.

İç ve dış dinamikler uygundur. ABD, İran’dan büyük yara almış durumdadır. Erdoğan-AKP iktidarına vereceği desteğin kıymetiharbiyesi artık eskisi kadar önemli olmayacaktır. AKP iktidarı NATO’dan çıkan krizi değerlendirmeye çalışıyor. Avrupa güvenliği için Türk ordusuna duyulan ihtiyaç (ABD çekilse de çekilmese de Avrupa ayrıca kendi bağımsız güvenlik siyasetini geliştirmek istiyor) nedeniyle AKP iktidarı, kendi siyasal ömrünü uzatmak için bunu kullanmaya hazırlanıyor. CHP bu girişimi Sosyalist Enternasyonal ve Avrupa demokrasi güçleri üzerinden, onların desteğiyle boşa çıkarabilir. Hava ve küresel yönelim buna uygundur.

İçeride ise geleneksel Cumhuriyet burjuvazisi ile kavga hâlinde olan AKP, yarattığı yeni yandaş zenginler zümresine dayanarak ömrünü uzatamaz. Çünkü büyük bir meşruiyet krizi yaşanıyor. Kendi ülkesini yağmalayan bir İslamcı-muhafazakâr oligarşi oluştu ve bu zümre giderek bir toplumsal nefret öznesi hâline geliyor. İktidar artık halktan rıza üretemiyor; toplumsal tabanı dağılıyor ve daralıyor. Yani iç dinamiklerin iki unsuru; yani elitler ve halk da AKP ile kavgalı. Elitler demek, sadece zenginler demek değildir.

Sonuç olarak; eğer gereği yapılırsa Macaristan örneği bizim ülkemizde de tekrarlanabilir. Ne dersiniz?