Eskiden bir silahlı saldırı haberi duyduğumuzda sarsılırdık. Şimdi neredeyse her gün görüyoruz. Asıl sorun da burada başlıyor: Alışıyoruz.
Türkiye’de yaklaşık 40 milyon silah olduğu ifade ediliyor. Bunun sadece 4 milyonu ruhsatlı, 36 milyonu kayıtsız. Yani ortada devasa bir kontrolsüz alan var.
Son 12 yılda basına yansıyan verilere göre 41 bini aşkın silahlı olay yaşandı. Bu olaylarda 26 binden fazla insan hayatını kaybetti, 38 bine yakın insan yaralandı.
Bu ne demek biliyor musun?
Bu, tek bir depremde kaybettiğimiz insan sayısına yakın bir kaybı, ama parça parça yaşamak demek.
Bu, yıllarca mücadele ettiğimiz terörün toplam bilançosuna yaklaşan bir acıyı, kendi içimizde üretmek demek.
Üstelik burada düşman dışarıda değil.
Silah, bizim evimizde. Bizim sokağımızda. Bizim elimizde.
Şanlıurfa’da bir okul basılıyor, çocuklar yaralanıyor.
Kahramanmaraş’ta bir çocuk çantasına birden fazla silah koyup okula gidiyor.
Bunlar “nasıl olur?” diye sorulacak olaylar olmaktan çıktı. Çünkü mesele sadece silah değil.
Mesele, şiddetin normalleşmesi.
Çocuklar ekranda silahı güç olarak görüyor. Dizilerde, filmlerde, oyunlarda aynı mesaj tekrar tekrar veriliyor: Güçlü olan silah taşır. Biz bunu izliyoruz, geçiyoruz ama o çocuk bunu öğreniyor.
Bir de işin ev tarafı var. Silah, ciddi bir sorumluluk olması gerekirken sıradan bir eşya gibi görülmeye başlandı. Denetim zayıfladıkça erişim kolaylaştı. Sonrası zaten haber bültenlerinde.
Bugün geldiğimiz noktada gerçek şu:
Bu ülkede silaha ulaşmak zor değil.
Ama bedeli çok ağır.
Yasa çıkar, ceza artar, operasyon yapılır… Bunlar gerekli ama yeterli değil. Çünkü bu mesele artık sadece güvenlik değil, doğrudan toplumun kendisiyle ilgili.
Şu soruyu sormadan bu iş çözülmez:
Biz neyi normal kabul etmeye başladık?
Eğer bir toplumda şiddet sıradanlaşırsa,
silah güç sanılırsa,
ve çocuklar bunu izleyerek büyürse…
O zaman o toplum en büyük kaybı geleceğinde yaşar.
Ve biz şu an tam olarak oradayız.