Bana satılmış bir medya ver, sana cahil bir toplum sunayım. / J.Goebbels
Türkiye’de gazetecilik, uzun yıllardır yalnızca bir meslek değil; aynı zamanda bir direnç biçimi, bir hafıza mücadelesi ve çoğu zaman da kişisel bedellerle yürütülen bir kamusal sorumluluk alanı haline gelmiş durumda. Bu bağlamda Merdan Yanardağ gibi isimler ve TELE2 gibi yayın kuruluşları, yalnızca haber üretmekle kalmıyor; aynı zamanda Türkiye’nin siyasal hafızasına not düşüyor.
Bugün yaşanan tartışmalar, verilen cezalar, açılan soruşturmalar ya da yapılan yayın durdurma tehditleri tek başına değerlendirildiğinde birer “idari işlem” gibi görülebilir. Ancak daha geniş bir tarihsel perspektiften bakıldığında, bunlar aslında Türkiye’de medyanın hangi eksende konumlandığını gösteren işaretlerdir. Bir tarafta siyasal iktidarla uyumlu, ekonomik ve idari açıdan korunaklı bir medya düzeni; diğer tarafta ise daha sınırlı imkânlarla, çoğu zaman baskı altında yayın yapmaya çalışan bağımsız ya da muhalif kanallar bulunuyor.
Tam da bu noktada mesele, yalnızca belirli bir televizyon kanalının ya da gazetecinin varlığı değil; kamusal alanın niteliğidir. Çünkü medya, demokrasinin yalnızca “haber veren” ayağı değildir. Medya aynı zamanda soru sorar, denetler, eleştirir ve toplumsal hafızayı canlı tutar. Bu işlev ortadan kalktığında ya da ciddi biçimde zayıflatıldığında, siyasal sistemin dengeleri de kaçınılmaz olarak değişir.
TELE2 gibi kanalların etkisi, çoğu zaman sahip oldukları teknik imkânlarla değil; oluşturdukları kamusal tartışma alanıyla ölçülür. Ana akımın dışında kalan görüşlere yer açmaları, eleştirel sesleri ekranlara taşımaları ve gündemi farklı bir perspektiften ele almaları, onları belirli bir izleyici kitlesi için vazgeçilmez kılar. Bu etki alanı büyüdükçe, doğal olarak siyasal gerilim de artar. Zira medya, yalnızca bilgi aktaran bir araç değil; aynı zamanda meşruiyet üreten bir zemindir.
Cezalar ve kapatma tehditleri, bu açıdan bakıldığında, bir “zayıflık” göstergesi değil; tam tersine etkinin büyüklüğünün dolaylı bir teyidi olarak okunabilir. Eğer bir yayın çizgisi kamusal tartışmayı etkileyemiyor olsaydı, bu denli sert tepkiler de doğmazdı. Baskının artması, çoğu zaman sözün ulaştığı alanın genişlediğini gösterir.
Türkiye siyasal tarihi, geçmişte de benzer kırılma anları yaşamıştır. Basın üzerinde kurulan baskılar, kısa vadede sonuç üretmiş gibi görünse de uzun vadede toplumsal hafızada farklı bir yere oturmuştur. Bugünden bakıldığında sıradan görünen birçok tartışma, yıllar sonra dönemin ruhunu anlatan sembollere dönüşmüştür. Gazeteciler, yazarlar ve yayın kuruluşları da bu sembollerin taşıyıcısı olmuştur.
Belki de asıl mesele, bugünün tartışmalarının gelecekte nasıl hatırlanacağıdır. Bir dönem “suç” ya da “tehdit” olarak görülen eleştiriler, ilerleyen yıllarda demokratik direncin örnekleri olarak anılabilir. Tarih çoğu zaman güçlülerin değil, direnenlerin hikâyesini daha kalıcı biçimde yazar.
Bu nedenle bugün yaşanan gerilimleri yalnızca güncel siyasi çekişmeler çerçevesinde değil; daha uzun vadeli bir demokratikleşme sürecinin parçası olarak değerlendirmek gerekir. Şafak gerçekten uzak mı, yoksa karanlığın en yoğun olduğu an mı yaşanıyor? Bu sorunun yanıtını zaman verecek. Ancak kesin olan bir şey var: Söz söyleme iradesi sürdüğü sürece, toplumsal değişim ihtimali de varlığını korur.
Ve belki bir gün, Türkiye’nin siyasal tarihi bugünü; baskılara rağmen konuşmaya devam edenlerin, susmamayı tercih edenlerin ve kamusal alanı savunanların dönemi olarak yazacaktır. O zaman bugünün tartışmaları, yalnızca bir medya polemiği değil; “özgürlük türküsü”nün notaları olarak hatırlanabilir. !
Daha yaşanılır bir ülke mümkün.
Bu, romantik bir temenni değil; insanlığın her kriz döneminde yeniden kurduğu bir gerçektir.