Çoğu kişi Amerikalı Elenor H. Porter’ın Pollyanna kitabını okumuştur. Çocuk romanının akışı ne olursa olsun doğurduğu sonuç “polyannacılık”tır. İyi bir şey söylemeye kalkan ya da olumsuzluğu olumlamaya çalışanlar hemen “polyannacılıkla” suçlanır. İyimser bir saflıkla gerçekleri görmeyenler, bu terimle aşağılanır. Buna rağmen, bu düşünceden vazgeçmeyenler çoktur çevremizde. Porter’ın, Pollyanna Büyüyor kitabı da serinin ikinci ve son kitabı olur. Porter, çocuk kitaplarıyla yetinmez, büyüklere de “masallar” anlatmaya çalışır. “Oh, Money! Oh!” mesela. Zenginlerin “sorunlarıyla” uğraşır.

Sanırım, bu kitabı okuyanlar veya onunla büyüyenlerden bazıları etkisini üzerlerinde hissedebilir. Dar gelirlilerin ve emeklilerin durumu üzerine iktidar partisinin farklı yerlerdeki temsilcilerinin sözleri kayda değer. İktidar partisinin bir ilçe temsilcisi, emekli yaşında olması muhtemel, önündeki kâğıttan şunları okuyor: “Emekli maaşı düşük de olsa emeklimiz zamanında ve istikrarlı şekilde alıyor. İstikrarlı şekilde ödeniyor olmasından gurur duyuyorum.” Cumhur ortağı olup iktidar ortağı olmadığını yeni öğrendiğimiz partinin bir kent il başkanı, “Tabii ki maaşlar yetersiz, eyvallah” diyor. Ama maaşlarına zam isteyenleri de şükürsüz olmakla suçluyor. Öyle hassaslar ki Meclis’te oylamadan geri kalmamak için sahte pusula bile kullanıyorlar. Sonradan paylaşımını tepkiler üzerine silmesinden ev ziyaretlerine başladığına pişman olduğu anlaşılan iktidar partisi temsilcisi, kiraların yüksekliğine şöyle çözüm buluyor: “Biz şimdi S400'leri aldık, niye? Çatımız sağlam olsun hanelerimize mermiler bombalar düşmesin diye.” Pollyanna’nın bestseller olduğuna şaşırmamak gerekir.

Türkiye’de gazeteci milleti, koşuşturmaktan nefes nefese kalınca, sohbetlerinin konularından biri, esprili dille “Keşke İskandinav ülkelerinden birinde çalışsak. Bu kadar yorulmayız” olur. Gerçi bu Trump öncesine ait bir espri. Gerçek ise Türkiye’de gündemin sürekli değişmesi, yeni yeni gündemlerin ortaya çıkması. O yüzden bir konuya odaklanıp yazmak mümkün olmuyor. Daldan dala uçuyoruz.

Mesela, Suriye. Günler değil, saatler içinde değişiveriyor gündem. Bu yazı yayınlandığında, kaleme aldığım gelişmelerden hangisi yerinde kalır bilemiyorum. Anlaşıldığı kadarıyla, İŞİD avcılığı görevi verilen, silahlarla güçlendirilen SDG, “sırtından vuruldu” deniliyor, Amerika’nın gözünden düşüverdi. Suriye özel temsilcisi, SDG’nin sırtını sıvazlarken bir yandan da “çöpe attık” demedi herhalde nezaketinden, örgütün ortaya çıkış amacının, son tüketim tarihinin ya da son kullanma tarihinin bittiğini söyledi. Sanki, “Biz kurduk” demenin diplomatcası. Kurucu Önder’in serbest bırakılmasını önceleyen DEM, Nusaybin’de yaptığı grup toplantısının sonunu, kınasa da hesaplayamadı. Türk Bayrağına saldırıldı. Üstelik Kurucu Önder bayrakları ile. Havaya açılan ateşle eylemciler dağıldı. Bu işte bir gariplik var. SDG, Kurucu Önder’i tanıyor mu tanımıyor mu? Emir Kandil’den mi geliyor? Henüz vuzuha kavuşmadı. Ancak SDG, HTŞ pardon Suriye hükümeti ile anlaştı. DEM, Türkiye’yi toprak bütünlüğünü savunduğu Suriye’de “HTŞ” ile birlikte davranmakla suçladı. İktidar ortağı, uzatılan elin yumrukla değişebileceği konusunda uyarıda bulundu. Gelişmelerin Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu raporuna nasıl etki edeceğini göreceğiz.

Pudra şekeri nedeniyle, gözaltına alınan, tutuklanan, yurtdışı çıkış yasağı ile serbest bırakılan, adli kontrolle serbest bırakılan, ev hapsine gönderilenlerin sayısını unuttum. Zaten her gün üzerine konuluyor. Başımızdan eksik olmasınlar “ünlüler” sayesinde gündemden de hiç düşmüyor, düşmeyecek. Baronlar nerede diye aranırken, İspanya’nın Atlantik’te Türk gemicilik şirketine ait bir gemiye yaptığı operasyonla 10 ton çeşitli evsafta pudra şekeri ile tanıdık bir baron ele geçirildi.

Başka ne var gündemde? Tabii haber bültenlerinde arka sıralara düşse de futboldaki bahis meselesi. Futbolcusundan başkanına kadar uzanan son soruşturmalarda, federasyon, 297 antrenörü disipline sevk etti. Bunun yanı sıra yine son günlerde yasa dışı bahis oynayan 61 kişi gözaltına alındı. Toplam sayı mı? Gerçekten bunda da tam sayıyı bulmak çok zor. Hem birbirine bağlı hem değil.

Ya çocuk cinayetlerine, zorbalığına, kurşunlamalara ne demeli? Neredeyse olayların civarında bulunan herkesin hayatı, bir bıçağın ya da bir tabanca kurşununun ucunda. Çocuklar suça mı sürükleniyor yoksa sevk mi ediliyor? Tartışma bu noktada odaklanıyor. Daha da ilerisi çoğu reşit olmayanların başrolü üstlenmesi. Sosyal medyada kahraman gibi gösterilmesi. Cinayet işleyen çocuklarının ailesinin tehditleri. Bunlarla baş etmek için reşit olmayanlara da ağır cezalar verilmesi konusu var. Aslında suçluyu ekonomik düzende bulmak gerekir. Uludağ’da tatil yapabilmek yerine, yağan karda poşetle kaymanın heyecanını yaşamak mı? Okul çağındakilerin okula gitmek ve başarılı olmak için ne yapacaklarına karar vermesi yerine, hangi bıçağı taşıyacağına kafa yormak zorunda bırakılması.

Kadın cinayetlerine gelince. Son dönemde, ne yazık ki afla, pardon ona af denilmiyor infaz düzenlemesiyle çıkan eşlerin, katle varan eylemleri. Konu, ne yazık ki kadınların korunamamasına, yalnız bırakılmasına gelip düğümleniyor. Daha önce de yazmıştım. Kadın cinayetlerinin nedeni ne olursa olsun, faili erkekler. Eğitimsizlikten, bir anlamda feodal düşünceden arîleşmesi ön planda yer alıyor. O nedenle öncelikle erkeklerin kurtarılması gerekiyor.

Gündem demiştim. Türkiye, dünyanın bir parçası, ondan etkilenmemesi mümkün değil. Elbette, çizgi romanlardaki gibi tepesindeki balonda “money talks” yazan kovboyun altıpatlarına güvenerek, canı sıkıldıkça taleplerle ortaya çıkması kaçınılmaz. Olumlu veya olumsuz tepkiler alması doğal. Burada, bence, gazetecilere önemli görevler düşüyor. Reyting alamadık, katılanları çeşitlendirelim diye ağlamak sanılmasın bu görev. Olayları yansıtırken taraf değil, objektif davranması ve gelişmeleri gerekçeleriyle açıklaması şart.

Not: Suriye’deki emeklilere seyyanen zam yapılsın.