Son yıllarda neredeyse her yaz aynı manzarayı izliyoruz. “İstanbul’un şu kadar günlük suyu kaldı”, “Bursa alarm veriyor”, “Muğla’da barajlar dibe vurdu…” Peki gerçekten su mu yok, yoksa biz mi elimizdeki suyu doğru kullanamıyoruz?
Şunu açıkça söylemek lazım: Türkiye bir çöl ülkesi değil. Susuzluk dediğimiz şey, doğası gereği yağış almayan coğrafyaların problemidir. Bizim problemimiz başka. Yağan suyu tutamamak, yönlendirememek ve planlayamamak.
Kendi yaşadığım yerden, Bodrum’dan örnek vereyim. Bu yarımada yılda yaklaşık 500 milyon metreküp yağmur alıyor. Az bir rakam değil. Üstelik sanayi yükü olmadığı için bu suyun önemli bir kısmı temiz. Ama ne oluyor? Büyük bölümü doğrudan denize akıp gidiyor. Bir kısmı buharlaşıyor, kalanı da kontrolsüz şekilde yer altına süzülüyor. Yani aslında su var, ama biz onu tutamıyoruz.
Aynı durum sadece Bodrum için geçerli değil. Dalaman’dan Manavgat’a, Büyük Menderes Nehri’nden Karadeniz’e dökülen sayısız dereye kadar bu ülkede tonlarca su yıl boyunca denize karışıyor. Özellikle Manavgat’ta akan suyun debisine bakın; önüne araç koysanız sürükler. Bu sadece bir örnek. Türkiye’nin dört bir yanında aynı tablo var.
Peki biz ne yapıyoruz? Su yokmuş gibi konuşuyoruz ama suyu yönetmek üzerine ciddi, bütüncül bir politika ortaya koyamıyoruz.
Oysa çözüm zor değil. Doğru planlanmış barajlar, küçük ve orta ölçekli su tutma havzaları, yağmur suyu toplama sistemleri, yer altı su depolarının korunması… Bunlar yapılabilse, Türkiye hem tarımda çağ atlar hem de enerji üretiminde büyük bir sıçrama yapar. Çünkü su sadece içme suyu değildir; aynı zamanda enerji demektir.
Barajların üzerine kurulan hidroelektrik sistemlerle kendi elektriğimizi üretmek mümkün. Üstelik bu, fosil yakıtlara göre çok daha temiz ve sürdürülebilir bir yol. Bugün dünya elektrikleşmeye doğru gidiyor. Artık evlerde tüp yok, ocaklar bile elektrikli. Yarın sanayiden ulaşıma kadar her şeyin elektrikle döndüğü bir düzene geçeceğiz. Böyle bir dönemde suyu doğru yönetmek, sadece tarım meselesi değil, doğrudan ekonomik bağımsızlık meselesidir.
Ama işin bir de karanlık tarafı var. Özellikle Muğla bölgesinde, yağmur sularının biriktiği yer altı havzalarının zarar gördüğünü biliyoruz. Bu havzalar, doğanın bize sunduğu doğal su depolarıdır. Ancak bazı enerji yatırımları, özellikle fosil yakıta dayalı santraller, bu alanları tahrip edebiliyor. Üstelik sadece yer altı suları değil; bu havzaların üzerindeki orman dokusu da yok edildiğinde yağış rejimi bile değişiyor.
Daha da çarpıcı olan şu: Bir şehirde yaşayan insanların toplam su ihtiyacının çok büyük bir kısmını, sadece birkaç büyük tesis tek başına tüketebiliyor. Bu tabloyu görmeden “yağmur yağmıyor” demek kolay ama eksik.
Bizim meselemiz yağmur değil, irade meselesi.
Daha fazla ağaç dikmek, toprağı korumak, suyu yerinde tutmak, doğru havza planlaması yapmak… Bunlar büyük bütçeler gerektiren hayaller değil. Doğru öncelik, doğru planlama ve kararlılık gerektirir.
Allah bu coğrafyaya suyu vermiş. Ama o suyu tutmak, değerlendirmek ve geleceğe taşımak bizim sorumluluğumuz. Eğer bunu başaramazsak, gün gelir gerçekten susuzluğu konuşmak zorunda kalırız. Ama doğru adımları atarsak, Türkiye suyu yöneten, tarımı güçlenen ve enerjide kendi kendine yeten bir ülkeye dönüşebilir.
Mesele kaynak değil. Mesele, o kaynağı akılla yönetebilmek.