Silivri zindanında tutsak edilen Gazeteci - Yazar Merdan Yanardağ'ın BirGün gazetesinde yayımlanan köşe yazısı:

Başlıktaki soru önemli, verilecek yanıt da öyle. Bu haftadan itibaren bir süre bu soruya yanıt vermeye çalışacağım. Yanıtı esas olarak A. Büke'nin "Kırmızı Buğday"* romanı üzerinden aramayı deneyeceğim. Ancak önce aydınımız, toplum, insan ve ülke bu günlere nasıl geldi; böyle bir çöküşü neden yaşadı, kısaca ona bakacağım.

İnsanın ve toplumların düşüşü de yeniden yükselişi ya da çıkışı da önce edebiyattan (geniş anlamda sanatta) başlar. Bizde de öyle oldu.

Biliriz; 12 Eylül 1980 darbesinden sonra kirlenme önce edebiyatta başladı. Ahmet Altan'ın "Sudaki İz" romanı (1985), bu topraklardaki Celali isyanlarından sonra kurulu düzene karşı en büyük ve görkemli başkaldırı olan 1960-70'lerin devrimci eylemine bir "hakaret" gibiydi. Okuduğum zaman küfür edilmiş gibi hissettim. İnsanın aşağılandığı başka hiçbir kitap bize böyle düşmanca ve alçakça saldırmamıştı.

Bir aşağılık kompleksiyle yazıldığı anlaşılıyordu. İçinde yer almadığı, korktuğu, uzaktan seyrettiği, ama imrendiği bir kavgaya duyulan kinle yazılmıştı. Tıpkı arkadaşlarına, ortak bir davaya ya da topluma ihanet eden bir kişinin herkesi hainliğe zorlaması gibiydi. Çünkü herkesin ihanet ettiği yerde hain de yoktu, olmayacaktı. Ardından diğer kitaplar geldi. Orhan Pamuk'un, 1990'ların dünyasındaki büyük geriye/sağa savruluşun ardından çıkan "Kar" romanı da farksızdı.

Aynı zamanda 28 Şubat süreci ortamını da değerlendiren romanda; tüm solcular buruşuk ve hastalıklı tipler olarak çizilmişti. Hiçbiri artık ne davalarına bağlıydı ne de bir ahlakları vardı. Ayrıca Cevat Fehmi Başkut'un "Buzlar Çözülmeden" kitabından bir şablon olarak, neredeyse bire bir alınmış, yani bir anlamda "intihal" yapılmıştı. Ancak Cumhuriyet gazetesinin ünlü yazı işleri müdürü -ki eski gazeteciler genellikle aynı zamanda iyi birer edebiyatçıydı- söz konusu oyunu / romanı aydınlanmacı bir bakışla yazdığı halde Pamuk, tam tersine siyasal İslamcıları yücelten, devrimcileri, sosyalistleri ve insanları aşağılayan bir yaklaşımla şablonun içini doldurmuştu. İslamcı "Lacivert" solcu kadınları bile etkileyip onlarla yatarken, eski devrimciler ise her şeyi bırakmış, biri İslamcı partiye geçmiş biri pezevenk olmuş, çoğu da alkolikti.

TOPLUM DA YOK BİREY DE

Dilleri kötü (özellikle Pamuk), çatışması olmayan, göstermek ve içine çekmek yerine anlatan, çok daha önemlisi "tip" yaratamayan romanlardı. Bu, bir davası, kavgası ve sevgisi olmayan romanlarda, toplumsal sorunlar olmadığı gibi birey de yoktu. Liberal hedonizmin yüceltilmesi dışında tarihsel ve felsefi bir bağlamı da bulunmayan soyut metinlerdi.

Oysa edebiyat tarihinde iz bırakan nitelikli yazarların neredeyse tamamının bir derdi ve davası (siyasal olsun ya da olmasın) vardır. Hiçbiri yaşadıkları dönemin / çağın büyük mücadelelerine, kavgalarına, akımlarına, felsefelerine, sorunlarına ilgisiz kalmadıkları gibi içinde yer alırlar.

Edebiyat dergiciliğinin doruğu sayılan ve kelimenin gerçek ve olumlu anlamıyla "seçkin" bir süreli yayın olan "Yeni Dergi"yi (1964-1975) çıkaran yazar-yayıncı Mehmet Fuat'ın tarihe düştüğü not çok sarsıcıdır. Edebiyat kuramcısı Fuat, bu dönemin (1980 ve 90 sonrası) edebiyat ortamı hakkında -ki döneme damga vuran eserler öncelikle ve çoğunlukla kötü edebiyat ürünleridir, modadırlar ve kalitesizdirler- son yapıtında şunları yazıyor:

"Toplumsal olayların bütünüyle uzağında bir yazın dünyası yarattılar... Yalnız toplum değil, toplumsal ilişkiler içinde bir birey de yok gündemde. Her şey soyut." (Mehmet Fuat, Ölünceye Kadar, 2. cilt, Adam Yayınları, 2003 İstanbul s. 42).

Türk edebiyatının önde gelen kuramcılarından, yazar, yayıncı ve eleştirmen Mehmet Fuat'ın bu gözlemi ve saptaması çok çarpıcı. Romanı (ve öyküyü) yok ettiler diyor. Kuşkusuz direnenler vardı. Şiir direniyordu. "Ben insanlara faydalı olmak için edebiyatçı oldum" diyen Mehmet Fuat'a Nazım Hikmet boşuna cezaevinden yazdığı mektuplardan şöyle seslenmemiş:

"Sen benim en güzel yıllarımın ve yüreğimin içinde dünyanın en güzel ve en iyi kadın başıyla yan yana ve ondan ayrılmaz bir haldesin. Sen benim oğlumsun. Sana oğlum derken içimin nasıl saadetle dolduğunu henüz kestiremeyecek kadar gençsin..." (Nazım Hikmet, Cezaevinden Mektuplar, Adam Yayınları, 1998 İstanbul).

İHANETE VE ÇÜRÜMEYE ÖVGÜ

Mehmet Fuat'ın bu sevginin hakkını fazlasıyla verdiğini söyleyebiliriz. Değilse, solun, edebiyat ortamının ve insanların zihinlerinin lekelenmesi gibi ağır sonuçlar yaratan liberal rüzgâra karşı durmak herkesin harcı değildi. Bozulma, yozlaşma ve çürümenin bir çağ lekesi gibi sinsice yayıldığı yıllardı. Milan Kundera'nın "Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği" romanının Türkçeye çevrilip yayınlandığı yıllardı. Yani alçalmanın övüldüğü, ihanetin ve dönekliğin kutsandığı; dahası insanın aşağılanmasının "edebiyat" sanıldığı, entelektüel bozulma günleriydi. Kötü kitaplar zamanıydı ve kimse bunu söylemeye cesaret edemiyordu.

İşte o günlerde edebiyatı, aydını, solu ve hatta ülkeyi tutan soylu bir entelektüel, bir hoca ve bir devrimci sosyalist vardı; anmamak olmaz; Yalçın Küçük… Kuşkusuz yalnız değildi, boyun eğmeyen aydınlar ülkesiydi bu topraklar.

O entelektüel çürüme ve ideolojik savrulma günlerinde başta "Küfür Romanları" ve "Şebeke" ile "Estetik Hesaplaşma" kitapları tam zamanında geldi. Hocanın "Bilim ve Edebiyat" kitabını da bu kapsamda değerlendirebiliriz. Ama hiçbiri olmasaydı ve yalnızca "Küfür Romanları"nı (1986) yazmış olsa bile yeterdi. O kitap edebiyatın, devrimcilerin ve solun bir tür nefsi müdafaasıydı. Edebiyatta sınıf savaşıydı. Büyük kitaptır.

Salt kişisel bir tatmin için değil, "insanlara faydalı olmak için" edebiyatçı olduğunu söyleyerek, liberal savrulmaya naif şekilde ama kararlılıkla direnen Mehmet Fuat'ı da, Jakoben aydın geleneğimizin son temsilcisi Yalçın Küçük hocayı da sevgiyle ve saygıyla anmayı borcumuz sayıyorum. Cumhuriyet gazetesi Kitap Dergisi (Eki) Mehmet Fuat'ı geçen şubat ayında kapak konusu yaptı. Öner Yağcı'nın Fuat'ı anlatan çok güzel yazısını, dergiyi/eki internet ortamında bulursanız okuyun derim. (Cumhuriyet Kitap, 12 Şubat 2026).

ALÇALMANIN EDEBİYATI

Liberal savrulma ve kirlenmeye edebiyat ortamında direnenlerden biri de S. Cengiz Gündoğdu hoca ve yönettiği "İnsancıl" dergisi kolektifidir. Onu da yakında kaybettik, anısı örnek olsun. Umarım 36 yıldır aralıksız çıkan İnsancıl devam eder. Bir edebiyat tabyasıdır.

Estetik kuramcısı, yazar ve eleştirmen Gündoğdu, o günlerde İnsancıl dergisinde, "Bir Acayip Nesne Gördüm: İsyan Günlerinde Aşk" başlıklı yazısında şöyle diyor:

"Şimdiye kadar okuduğum, beğenmediğim hiçbir kitap, hiçbir yazar Ahmet Altan kadar insanı küçümsemedi." (İnsancıl, Kasım 2001).

Yalçın Küçük ise Altan'ın bir başka romanı "Kılıç Yarası Gibi" hakkında Cengiz Gündoğdu hocadan da sert bir değerlendirme yapacak ve "Ahmet Altan insanı alçaltmanın en yüksek noktasına çıkıyordu" diye yazacaktı. (Küfür Romanları, Kırmızı Kedi Yayınları, 2021 İstanbul, s. 197).

GERÇEKÇİLİĞİN DÖNÜŞÜ

Yukarıda işaret ettiğim Ahmet Büke'nin "Kırmızı Buğday" romanını Silivri'de okudum. Kitap yeni "Orhan Kemal Roman Ödülü"nü kazandı. Bu prestijli ödülü fazlasıyla hak ettiğini düşünüyorum. Kırmızı Buğday'ı ve yazarın diğer kitaplarını edebiyatın / romanın hayatımıza geri dönüşü olarak görüyorum. Önümüzdeki birkaç hafta bu konuyu yazmayı planlıyorum. Benim gibi bir "Ken Parker" çizgi roman okuru olan Ahmet Büke'yi öncelikle aldığı ödül için kutluyorum. Bütün yapıtlarını okumadım, abartmadığımı umuyorum.

Bir aksilik olmaz ise Büke'yi ve kitabını, Kemal Tahir romancılığı (daha çok Yorgun Savaşçı) ile karşılaştırarak ele alıp değerlendirmeyi deneyeceğim.

Önümüzdeki haftalarda, eğer siyasal ve toplumsal gündemde çok önemli ve dramatik bir gelişme olmaz ise uzun süredir istediğim bu konularda yazmak istiyorum. Çünkü bugün içinde bulunduğumuz tablo ile edebiyatın sanıldığından da yakın bir ilişkisi var. İdeolojik ve kültürel alanda mücadele edilmez, dahası bu mücadele kazanılamaz ise siyasal ve toplumsal alanda kazanmak zordur. Kazanılsa bile elde tutulması mümkün değildir.