Merdan Yanardağ, Birgün gazetesinde yayımlanan köşe yazısında Silivri direnişini ve yapılması gerekenleri yazdı.

Hiç kuşku yok ki, Silivri’deki hapishane yerleşkesi ve burada kurulan mahkemeler uzun süredir yeni rejimin simgesidir. Bir baskı ve zulüm sembolü haline gelmiş ve siyasal literatürde yer almış durumdadır. Darbe düzeninin ve Cumhuriyet karşıtlığının adeta somutlaşmış bir ifadesi gibidir. Bir bakıma Türkiye’nin Bastille’idir.

Ancak aynı Silivri, İslamcı-muhafazakar oligarşiye karşı direnişin ve demokrasi mücadelesinin de odağı haline gelmiştir. Ülkeyi bir dikta rejimine, İslamcı-faşist bir düzene sürüklemeye çalışan güçlere karşı yürütülen kavganın simgesel bir alanıdır.

Bugün Silivri odaklı bir direniş ve mücadele dalgasının bütün ülkeye yayıldığı gözleniyor. CHP’nin Özgür Özel liderliğinde yaptığı ve “eylem” diye tanımladığı aralıksız mitinglerin sanılandan ya da beklenenden daha etkili olduğu anlaşılıyor.

Ancak, daha önce de vurguladığım gibi bu direniş ve mücadele sadece CHP’nin, hatta Özgür Özel’in işi gibi görülüyor. Oysa toplumsallaşmış ve geniş kesimlere yayılmış bir mücadele söz konusu, ama sendikalar, meslek örgütleri ve –bir haksızlık yapmak istemem– diğer sol ve sosyalist partiler bu durumun pek farkında değil. Olayı CHP ve iktidar arasındaki bir düello gibi, kurulu düzenin iki gücü arasındaki kavga diye görmek gibi yapısal bir hata yapılıyor. Durum, egemen güç ve sınıflar arasındaki bir yön ve program farklılaşması değil, Cumhuriyetin tarihsel kazanımlarını koruma, insanlığın ilerici birikimini savunma, demokratik hak ve özgürlüklerin yeniden kazanılması mücadelesidir.

BU KAVGA SEYREDİLMEZ
Dolayısıyla, ortada yürüyen kıran kırana bir demokrasi ve özgürlük kavgası bulunuyor. Ama bu mücadeleyi CHP’ye yakın ya da ilişkili örgütler bile neredeyse dışarıdan seyrediyor. CHP yönetimi bu ciddi sorunu mutlaka çözmelidir. Aksi halde yükselen mücadele, örgütlü olmadığı ve toplumun dokularına nüfuz etmediği için aynı hızla geri çekilebilir.

Diğer taraftan sendikalar, demokratik kitle örgütleri (STK’lar), meslek kuruluşları ve sol-sosyalist partiler bu mücadele içinde örgütlü şekilde yer almalı, CHP ile bu bağlamda bir ilişki kurarak eşgüdüm sağlamalıdır. Erken seçim talebi, sadece bir CHP politikası olmanın ötesine taşınmalıdır.

Toplumların kaderinin belirlendiği büyük tarihsel dönemeçlerde yer almayan ve üzerine düşen sorumlulukların gereğini yapmayanların, o toplumların geleceklerinde de yerleri olmayacaktır. Bu tarihsel-sosyolojik yasa hem bu topraklarda hem de dünyanın başka ülkelerinde defalarca doğrulanmıştır. Solun yakın ve uzak tarihi sayısız örnekle doludur.

Türkiye tarihsel bir kavşaktadır; ya İslamcı-faşist bir diktatörlüğe sürüklenecek ya da yeniden demokratik ve laik bir cumhuriyet olacaktır. Kavga çetin, saflar açık ve nettir. Bu anlamda, inceltilmiş ideolojik tartışmaların, meleklerin cinsiyeti üzerine konuşmaktan bir farkı yoktur.

SİYASİ KORKAKLIK!
Silivri’de Ekrem İmamoğlu ve İBB davası başlayınca ülkenin bütün dikkati bu ilçede ve hapishane kampüsünde toplandı. Bölgede ve kampüste tam bir sıkıyönetim havası var. Bilinmeli ki, bu bir “yolsuzluk” soruşturması ve davası değildir. Pek “sol” gerekçelerle bu davaların, AKP iktidarının yürüttüğü “yolsuzluk” soruşturmalarına dayandığını ileri sürmek siyasi soytarılık ve korkaklıktan başka şey değildir. Siyasal İslamcı iktidarın ülkeyi faşist bir diktatörlüğe sürüklediğini görmemek, dahası bu sürece katkıda bulunmaktır.

Tarih birçok örtülü darbe girişiminin kumpas davalarıyla yürütüldüğünün kanıtları ile doludur. Kaldı ki “yolsuzluk” iddiaları da tel tel dökülüyor. Yalan ve iftiraya dayalı bir siyasi tasfiye davası olduğu daha davanın ilk duruşmalarında bile bütün açıklığıyla ortaya çıktı.

Ekrem İmamoğlu ve İBB davası ile benim ve TELE1’in dâhil edildiği “casusluk” davası, siyasal ve tarihsel ömrünü dolduran iktidarın son hamleleridir. Önemi de buradadır. Eğer cumhuriyetten geriye kalan tek kurum niteliğindeki CHP’yi etkisizleştirir ve bağımsız ya da muhalif medyayı susturabilirlerse ülkeye de diz çöktürecekler. Kurmayı hedefledikleri dinci faşist düzenin inşasını tamamlamak için önlerinde bir engel kalmayacak. Deyim uygunsa Türkiye, en iyi olasılıkla, Pakistan gibi olacak. Hibrit bir ülke ve toplum yaratılacak. Gerisi dipsiz bir kuyudur.

Bu nedenle İmamoğlu davasını ilk çözümlemede bir “yolsuzluk” soruşturması olarak değerlendirmek, eğer başka bir hesap ve kötü niyet yoksa siyasi körlüktür. Bu dava iktidarın siyasal ömrünü uzatma operasyonudur. Sorun bu gerici hamleye, bu faşist saldırıya katkıda bulunup bulunmamaktır. Hangi fiyakalı nedenin arkasına saklanırsa saklansın olayın esası budur. Hegel’in dediği gibi; “Gerçek olan bütünseldir” parçalı değil.

DİKTA HUKUKU KURULUYOR!
İktidar yürüttüğü soruşturmalar ve açtığı davalar üzerinden bir içtihat oluşturmaya çalışıyor. Böylece bir diktatörlük hukuku kurmayı hedefliyor. Artık toplumsal rıza üretemeyen, halktan tazelenmiş ideolojik bir onay alamayan İslamcı iktidar, ele geçirdiği devletin şiddet aygıtlarından başka yaslanacak güç bulamıyor. Çünkü %28-30 eşiğinde direndiği görülen toplumsal tabanının –ki bu durum üzerinde ayrıca durulması gereken önemli bir olgudur– çok kırılgan olduğunu görüyor. En küçük bir alt-üst oluşta %10-15 düzeyindeki çekirdek tabanına doğru daralacağını biliyor. Merkez sağ siyaset ve toplum havzasını adeta işgal ederek kurduğu hegemonyanın çökeceğini bilmek zor olmuyor.

Muhalefet direndikçe, iktidar tökezliyor. Ezberi bozuluyor. Özellikle CHP’deki yönetim değişikliğinin yol açtığı yeni siyaset tarzı karşısında sıkışıyor. Bu durum daha da hırçınlaşmasına yol açıyor. Yaşadığı tükeniş onu daha saldırgan ve tehlikeli hale getiriyor. İslamcı-faşizan iktidarın her şeyi göze alan yeni bir açık tasfiye dalgası başlatmaya kalkışabileceğini akılda tutmak ve buna karşı hazırlıklı olmak gerekiyor. Çünkü ülke, yeni bir tarihsel hesaplaşma kavşağına doğru sürükleniyor. Toplum bu yükle yoluna devam edemez.

TOPLUM TESLİM OLMUYOR
Bütün baskı ve sindirme operasyonlarına, tutuklama ve cezalandırma tehditlerine karşın, siyasal İslamcı iktidar başarılı olamayacak. Faşist partilerle kurduğu ittifak da bu yenilgiyi engelleyemeyecek. Ülke, tarihte örneği görülmemiş bir şiddetle, laikliğe ve Cumhuriyetin ilerici kazanımlarına yönelik bir saldırıyla karşı karşıya kalsa da teslim olmuyor. Çünkü İslamcı hareket yanlış ve subjektif bir tarih okumasından hareketle hatalı bir hesap yapıyor.

İslamcılar laiklik başta olmak üzere Cumhuriyetin değerlerinin, seçkinlerin ve eğitimli orta sınıfların desteklediği ilke ve kurumlar olduğunu sanıyor. Cumhuriyetin çok geniş bir kitle desteğinin olabileceğini düşünmediği için şaşırıyor. Dahası bu nedenle ezberi bozuluyor ve paniğe kapılıyor. Kendilerinin aslında hala bir azınlık olduğunu görünce panik artıyor. Öyle ki, Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin sadece Laiklik Bildirisi’ndeki “gerici azınlık” ifadesine takılıyor. Nedeni budur. İhvancılar azınlıktır bu ülkede.

İKTİDARIN UMUDU
İktidar ve Cumhur İttifakı bütün umudunu Kürt hareketine bağlamış görünüyor. Ancak “yeni çözüm süreci” denilen girişim alanında da işler iyi gitmiyor. Bütün hesabın iktidarın ömrünü uzatmak üzerine kurulduğu her geçen gün daha iyi anlaşılıyor. Komisyon raporuna karşın hala tek bir hukuksal/yasal adım atılmıyor, hiçbir demokratik düzenleme yapılmıyor. Tam tersine CHP ve sol muhalefeti imha etme operasyonu derinleştiriliyor. DEM Parti bileşenlerinden ESP’ye karşı operasyonu bile bu kapsamda değerlendirmek gerekiyor.

Bu nedenle DEM Parti ve Kürt hareketinin tutumu önem kazanıyor. Şunu bilmek gerekiyor ki, CHP ve cumhuriyetçi muhalefetin şiddet kullanılarak tasfiye edilmek istendiği bir baskı ve iktidar “terörü” ortamında Kürt sorunu da çözülemez. Ancak demokratik güçlere karşı ihanete zorlanır. Sorun şudur; küçük etnik çıkarlar için büyük demokrasi ve toplumsal kurtuluş mücadelesi feda edilecek mi edilmeyecek mi? Gerisi ideolojik eksersizden başka şey değildir. DEM Parti demokratik muhalefet blokundan kopmamalıdır.

Eğer Silivri direnişi yenilirse, toplumsal ve demokratik muhalefet büyük yara alacak ve paralize olacaktır. Çünkü açılan bütün davalar, İBB ve casusluk kumpasları demokrasiye karşı bir savaş ilanıdır. En temel demokratik ve anayasal haklar suç olarak ilan edilmek isteniyor. Yargılanan demokrasidir.

Yapılacak iş, tarihinin en zayıf ve güçsüz dönemini yaşayan iktidara karşı direnişi ve demokratik mücadeleyi yükseltmektir. Zaten eğilim olarak toplumda yayılan direnişi, eskisi gibi yönetilmek istemeyen insanların önce içinde yer alarak örgütlemektir.

AKP’yi iktidara getiren iç ve dış dinamikler arasındaki örtüşme ve uyum yeniden bozulmuştur. Bu demokratik olarak iyi değerlendirilmelidir. ABD ve İsrail, büyük olasılıkla İran savaşında çuvallayacak. Bölgede ve dünyada yeni dengeler kurulacak. Atlantik’in iki yakası arasındaki çatlak derinleşecek. Bu durum demokrasi güçlerine yeni olanaklar sunacaktır.