Zor siyasal dönemeçlerde, başta medya ve gazetecilik alanından olmak üzere karar vericiler, seçkinler, beyaz yakalılar ve toplum/meslek örgütleri arasında dökülmeler başlar.
Bugün de Türkiye böyle bir tarihsel dönemeçten geçiyor. Dolayısıyla medyadan edebiyata kadar uzanan geniş bir alanda bulunan aydınlar arasında bunun sonuçları olacak, kimi kırılmalar yaşanacaktır. Nitekim yaşanıyor da...
Daha önce de vurgulayarak ısrarla dikkat çekmeye çalıştığım gibi, Türkiye yeniden tarihsel yönünü belirleyeceği bir çatala, sosyokültürel ve o ölçüde de siyasal bir kırılma kavşağına doğru sürükleniyor. Kıran kırana, göğüs göğüse bir mücadele var. Ancak bu kavgadaki taraflardan biri eski rakiplere, düşmanlara vb. benzemiyor. Sinsi, iki yüzlü, pusu ve tuzak kuran, kalleş ve rakibiyle mücadelede hiçbir ahlaki sınır, hukuksal ilke tanımayan bir özelliğe sahip. Kutsal bir davası, kutlu bir amacı var diye ahlaka ihtiyacının olmadığını düşünüyor.
İşte böyle bir güç ile —ki devleti aynı yöntemle ele geçirmiş durumdalar— bu ülkenin ilerici, aydınlanmacı ve demokratik güçleri arasında; merkez sağdaki cumhuriyetçilerden sosyalist sola kadar uzanan bir kesim ile gerici ve faşizan güçler arasında süren bir mücadele bu. Türkiye ya İslamcı-faşist bir diktatörlüğe sürüklenecek ya da cumhuriyetçi, demokratik ve aydınlanmacı bir yola girecek. Cumhuriyetin başta laiklik olmak üzere tarihsel kazanımlarını, kendi temelleri üzerinde zenginleştirerek yeniden inşa edecek. Tarihsel kavşak budur, toplumun eşiğine geldiği çatal böyle tanımlanabilir. Ülkenin ve toplumun hangi yöne gideceğini bu mücadelenin sonucu belirleyecek. Yön duygusunu geçen yüzyılın ortasında olduğu gibi yeniden kaybeden toplum, bu kavga sonucu gireceği yolu bir kez daha tayin edecek.
Bu durum ülkelerin ve toplumların tarihinde çok az rastlanan ancak mutlaka yaşanan bir ikilemdir. Türkiye sorunu geçen yüzyılda çözemeyip yarım bıraktığı için yeniden bir hesaplaşmanın içindedir. Ne yazık ki tablo budur ve sorun çözülmeden ülkenin (gelişerek ve ilerleyerek) yoluna devam etmesi mümkün değildir.
KAVGA SERTLEŞECEK
Ülke tam böyle tarihsel bir hesaplaşmaya doğru hızla akarken, kavganın sertleşmesi de kaçınılmazdır. İşte sertleşen mücadelenin özellikle muhalefet alanında yol açtığı bazı sonuçlar oluyor. Bunların başında gelen şey döneklik, teslimiyet ve pasifizmdir. Baskılar karşısında içine düşülen korku ve yılgınlıktır. Demokrasi, özgürlük, eşitlik ve adalet mücadelesinin kazanılması, ilk bakışta normal gibi görünen bu sorunların üstesinden gelmek ile mümkündür. Yani döneklik, teslimiyet ve yılgınlıkla mücadele etmeden iyiliğin kazanmasını sağlayamayız.
Sözünü ettiğim teslimiyetçi semptomlar her zaman karşımıza açıkça çıkmaz. Çünkü onurlu bir tavır ve gelecekte iyi anılacak ve anımsanacak bir tutum değildir. Bu nedenle çoğu kez ince entelektüel ambalajlara sarılır ya da pek çok demokratik, hatta çok “sol” gerekçeler icat edilir.
Örneğin; basın ve ifade özgürlüğünün aktif bir şekilde meslek mensubu gazeteciler tarafından savunulması, tutuklanan gazetecilerin özgürlüğü için mücadele edilmesi, dahası halktan yana yayıncılık/habercilik yapılması “aktivist gazetecilik” diye, sözüm ona mesleki bir yaklaşımla mahkûm edilmeye, hatta küçümsenmeye çalışılır. Oysa bu tutumun kendisi, eğer liberal bir ahmaklık değilse, hödük bir gazeteci cehaletinden başka şey değildir. Korkaklık kurulu düzene ve iktidara teslimiyettir. Gazetecilik siyasal bir aydın mesleğidir oysa. Dolayısıyla kaçınılmaz olarak siyasal kavgaların da ortasındadır. Ve bir aydın olarak gazeteciler de kaçınılmaz olarak tarafını seçecektir.
Ya egemen güçlerin ve gerici iktidarların yanında olacak ya da halkın ve ilerici değerlerin yanında bulunacaktır. Vulgar (kaba) bir tasnifle tablo böyledir. Elbette son çözümlemede ulaşılan bu netlik, ilk çözümlemelerde birçok ara yüze sahiptir. Basın ve edebiyat tarihine bakıldığında dünden bugüne kalan bütün gazetecilerin ve gazeteci kökenli edebiyatçıların o “aktivistlerin” içinden çıktığı görülür.
Diğer bir tavır da çok sol, cumhuriyetçi ve vatansever gerekçelerle muhalefete muhalefet etmektir. Bu tutum sinsi bir iktidar teslimiyetçiliğinden başka bir şey değildir. Korkaklık ve sinsiliktir. Bu sinik tavır bugün yer yer CHP lideri Özgür Özel’a karşı sergileniyor.
MUHALEFETE MUHALEFET KONFORU
Oysa Özgür Özel, iktidarın ölçüsüz, ahlaksız, yasa ve hukuk tanımaz bir şekilde cumhuriyetten geriye kalan tek kurum niteliğindeki CHP’ye yönelik saldırısına bütün gücüyle karşı koyuyor. Direniyor ve teslim olmadığı gibi etkili bir karşı mücadele yürütüyor. Toplumsal güçleri harekete geçiriyor. Elbette istenirse eksikler bulunacaktır. Kuşkusuz vardır da. Ancak yapıcı öneri ve eleştiri farklı, sinsi ve düşmanca yapılan yıkıcı eleştiri farklıdır. Yapılması gereken iş, Özel’e bu mücadelede omuz vermek, eksikleri yolda konuşmaktır.