Ülkede hemen her kesimde belli ölçülerde korku ve kaygı hissediliyor. 2008–2009’dan bu yana siyasal sürecin içinde aktif olarak yer almış biri olarak, değişim talebinin de açıkça hissedildiğini söyleyebilirim. Ancak bu denli baskının olduğu bir ortamda, bu değişimin mümkün olup olmadığı ciddi bir soru işareti.
Öte yandan, iş çevrelerinin her açıdan demokrasi mücadelesinin dışında kalma çabası utanç verici. Kendi konfor alanlarının bozulmaması adına görünmekten, hatta ses çıkarmaktan kaçınmaları, aslında ülkedeki baskının seviyesini de gözler önüne seriyor.
Ancak şundan emin olunmalı: Sırt çevirerek bu despotluktan kurtulmak mümkün değil. O konforlu ve korunaklı alanlar da zamanla tasfiye edilecek. Bu noktada daha fazla sorumluluk almak hayati önem taşıyor, fakat görünen o ki bu cesaret henüz gösterilemiyor.
Tam da bu noktada tartışma başlıyor. Medyanın yapısı, yargının bağımsızlığı, devlet imkânlarının kullanımı gibi başlıklar, Türkiye’de seçimlerin ne kadar “eşit şartlarda” gerçekleştiği sorusunu gündeme getiriyor. Bu sorulara verilen yanıtlar farklı olabilir; ancak soruların kendisi bile sistemin niteliğine dair önemli ipuçları sunuyor.
Siyaset bilimi literatürü, bu tür durumları tanımlamak için yeni kavramlar geliştirdi. Steven Levitsky ve Lucan Way tarafından ortaya konan “rekabetçi otoriterlik” kavramı, seçimlerin olduğu ama rekabetin tam anlamıyla adil olmadığı sistemleri anlatır. Türkiye de sıklıkla bu çerçevede tartışılır.
Uluslararası raporlar da benzer bir tablo çizer. Freedom House Türkiye’yi “özgür olmayan” kategorisinde değerlendirirken, Economist Intelligence Unit “hibrit rejim” tanımını kullanır. Bu değerlendirmeler elbette tartışmaya açıktır; ancak ortak noktaları, Türkiye’nin klasik bir liberal demokrasiden farklı bir yerde durduğunu vurgulamalarıdır.
Bütün bunlara rağmen Türkiye’yi tamamen kapalı bir otoriter rejim olarak tanımlamak da eksik kalır. Muhalefet vardır, seçimler belirleyicidir ve siyasi mücadele devam etmektedir. Bu durum, sistemi daha karmaşık ve çok katmanlı hale getirir.
Belki de Türkiye’yi anlamanın en doğru yolu, onu sabit bir kategoriye yerleştirmek yerine bir süreç olarak görmekten geçiyor. Çünkü siyasal sistemler donmuş yapılar değil, sürekli değişen dengelerdir. Türkiye de bu değişimin tam ortasında duruyor.
Toplumsal yapıların bu noktada artık daha fazla mücadeleye katkı sunması gerekmektedir. Medya ise bu süreçte imkânsızlıklar, baskılar ve benzeri nedenlerle ciddi bir zorluk içindedir.
Bu nedenle başta cumhuriyetçi ve demokrat kesimler olmak üzere tüm toplumsal aktörlerin daha fazla sorumluluk alması ve mücadeleye aktif katkı sağlaması elzemdir.
Sadece iyi niyet göstermek, yüzeysel tepkiler vermek ya da “sıcak davranmak” yeterli değildir. Artık her kesimin bu süreçte somut ve etkili bir şekilde katkı sunması kaçınılmazdır.