Adalet ve Kalkınma Partisi, iktidara gelirken Türkiye’nin kronikleşmiş “vesayet düzeni” ile mücadele edeceği sözünü verdi.
Bu vaat, özellikle siyasetin uzun yıllar boyunca askerî müdahalelerle şekillendirilmiş olması düşünüldüğünde, ilk bakışta son derece yerinde ve meşru bir talebe dayanıyordu. Zira Türkiye’de ordunun siyaset üzerindeki ağırlığı, yalnızca kurumsal bir etki alanı değil; bizzat yönetimin doğrudan ele geçirildiği darbe dönemleriyle pekişmiş bir tarihsel gerçekliktir.
1960’ta askerî darbe ile iktidara el konulması, 1971 muhtırası sonrasında kurulan ve iki yılı aşan süreyle devam eden teknokrat/partisiz hükümet düzeni, bu vesayet zihniyetinin farklı biçimlerde sürdürülmesinin örnekleridir. 1980 darbesini ise ayrıca uzun uzun hatırlatmaya bile gerek yok. 38 ay boyunca ülke, yasama faaliyetinin dahi darbe yönetiminin elinde yürüdüğü, siyasetin alanının çıkarılan yeni Anayasa ve hala yürürlükte olan yüzlerce kanunlarla daraltıldığı, “etliye sütlüye karış(tır)mayan” ve sınırları kalın çizgilerle belirlenmiş bir siyasal iklim içine sokuldu. Bunun yanında Millî Güvenlik Kurulu’nun bir “kurumsal vesayet” mekanizması olarak uzun süre varlığını
koruması, seçilmiş siyasetçilerin alması gereken kararların geri plana itilmesine, askerî iradenin belirleyici bir konumda kalmasına yol açmıştır.
Bu çerçevede bakıldığında, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin vesayetle mücadele söylemi haklıydı. Nitekim askerî vesayet alanında belirli ölçülerde gerileme sağlandığı da inkâr edilemez. Fakat sorun şuradadır: “Vesayetle mücadele” adı altında yapılan bazı düzenlemeler, vesayeti gerçekten ortadan kaldırmak yerine onu el değiştirerek yeniden üretmiş; üstelik yeni vesayet biçimleri, daha kapsayıcı ve daha yoğun bir şekilde devletin farklı alanlarına yayılmıştır.
Bunun en açık örneklerinden biri, yargı alanında yaşandı. 2010 öncesinde Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) yedi üyeden oluşuyordu; bu kurulda Adalet Bakanı ve Müsteşar doğal üye olarak yer alsa da, kurulun geri kalan beş üyesi yüksek yargıdan gelmekteydi. Yani yedi üyenin beşi (yaklaşık %71,4’lük bir oranla) yüksek yargı tarafından belirlenmekteydi. Bu tablo, yürütmenin etkisinin bulunduğu, fakat yargı ağırlığının yine de belirgin olduğu bir dengeye işaret ediyordu. Ancak “üye sayısını artırarak çoğulculuk getirme” söylemiyle yapılan 2010 anayasa değişikliği ve ardından 2017 anayasa değişikliği, Kurul’un yapısını daha geniş görünmesine rağmen gerçekte yürütmenin kontrolüne daha açık hale getirdi.
Bugünkü sistemde yüksekliği alınmış, sade ve sıradan bir kurul haline getirilmiş Hâkimler ve Savcılar Kurulu (HSK) toplam 13 üyeden oluşuyor; Adalet Bakanı ve Bakan Yardımcısı doğal üyedir, ayrıca Cumhurbaşkanı 4 üyeyi doğrudan seçmektedir. Böylece yürütme
organı en az 6 üyeyi doğrudan belirleyerek %46’lık bir ağırlık kurmaktadır. Üstelik kalan üyelerin TBMM tarafından seçilmesi de Meclis çoğunluğunun Cumhurbaşkanı’nın siyasal kontrolünde oluştuğu bir düzende “yürütmenin dolaylı belirleyiciliği” tartışmasını doğurmaktadır. Daha da önemlisi, bu tabloda “yargının kendi içinden, kendi iradesiyle belirlediği” üye sayısı fiilen yoktur. Sonuç olarak,
vesayetle mücadele diye sunulan süreç, yargı alanında askerî vesayet yerine yürütme merkezli yeni bir vesayet düzeni kurmuştur.
HSK’nin hâkim ve savcılar üzerindeki yetkisi, yargının işleyişini belirleyen en kritik alana, yani yargı mensuplarının mesleki kaderine doğrudan temas eder. Böylece yürütmenin kontrolündeki HSK, yargı üzerinde tam bir vesayet organı gibi çalışmaktadır. Anayasa’nın 159. maddesi uyarınca HSK; adlî ve idarî yargı hâkim ve savcılarını mesleğe kabul etme, atama ve nakletme, geçici yetki verme, yükseltme ve
birinci sınıfa ayırma, kadro dağıtma, meslekte kalmaları uygun görülmeyenler hakkında karar verme, disiplin cezası uygulama ve görevden uzaklaştırma gibi yetkilerle donatılmıştır.
Bu yetkiler sadece kâğıt üzerinde idari tasarruflar değil, hakim ve savcıların çalışma düzenlerine ve kararlarına etki eden ve daima epelerinde sallanan bir Demokles kılıcıdır. Nitekim mesleğe kabulden başlayarak terfiye, görev yerinin korunmasından süratle yer değiştirmeye kadar uzanan bu geniş alan, yürütmenin yargı üzerinde dolaylı fakat son derece etkili bir baskı kurmasına elverişlidir. Mesleğe kabul ve kadro dağıtımıyla kimlerin sisteme gireceği belirlenirken, atama ve nakil mekanizmasıyla hâkim ve savcılar sürekli bir coğrafi güvencesizlik duygusu içinde tutulabilir; yükselme ve birinci sınıfa ayrılma gibi kariyer basamakları ise “ödül-ceza” dengesine dönüşerek, yargı mensuplarının kararlarını hukuka göre değil, “sorun çıkarmama” refleksiyle verme riskini ortaya çıkarır. Dahası, denetim, inceleme ve soruşturma süreçleri her zaman fiilen işletilmese bile, soruşturma tehdidinin gölgesi yargı üzerinde kalıcı bir otosansür üretir; böylece doğrudan talimat verilmese bile sistem, yargı mensubunu “kendiliğinden uyum” çizgisine iter.
Bu tabloyu ağırlaştıran bir diğer nokta ise, HSK’nin başkanlığının Adalet Bakanına verilmesidir. Kurulun yönetimi ve temsili kurul başkanına ait olduğundan, yürütmenin en güçlü aktörlerinden biri olan bakanın kurumsal ağırlığı HSK’nin işleyişine doğrudan taşınmakta, bu da yargı yönetimini fiilen yürütmenin siyasi merkezine bağlamaktadır.
Sonuç olarak HSK’nin personel, disiplin ve denetim yetkileri; coğrafi güvencesizlik, terfi mekanizmaları ve soruşturma tehdidiyle birleştiğinde, yargı bağımsızlığı yalnızca kağıt üzerinde kalan bir ilkeye dönüşmekte; yargı, yürütmenin tam vesayeti altına giren, bağımsız karar üretme kapasitesi daraltılmış bir yapıya doğru sürüklenmektedir.
Benzer bir dönüşüm Anayasa Mahkemesi bakımından da ortaya çıkmıştır. Eskiden üye belirleme süreçlerinde yüksek yargı organlarının etkisi daha belirgin iken, bugün üye belirleme mekanizmasının ağırlık merkezi yürütme organına, yani Cumhurbaşkanına kaymıştır. Cumhurbaşkanı’nın doğrudan seçtiği üyeler yanında TBMM’nin seçtiği üyeler de yürütme ile Meclis çoğunluğunun aynı siyasal çizgide
birleştiği koşullarda, Mahkeme’nin kadro yapısında ideolojik bloklaşmayı güçlendirmektedir. Nitekim bazı kritik kararlarda, son atanan üyelerin blok oy kullanması, Anayasa Mahkemesi üzerinde yürütmenin vesayet etkisinin ne kadar belirgin hale geldiğini açıkça göstermektedir.
Vesayet yalnızca yargı üzerinden kurulmamış; idarenin genel işleyişi içinde de vesayet ağı gün be gün genişlemektedir. 2012’de yapılan yerel yönetim reformuyla Türkiye’de 30 büyükşehir belediyesi kuruldu ve büyükşehir belediyelerinin sınırları il sınırı haline getirildi. Bu düzenleme, ilk bakışta idari kapasiteyi artıran bir reform gibi sunuldu.
Ancak pratikte şehir merkezlerinde eğitimli nüfusun yoğun olması nedeniyle büyükşehirlerin seçim sonucunu daha “öngörülemez” bulan iktidarın, kırsal seçmen ağırlığını büyüterek belediye yönetimlerini kendine göre yeniden tasarladığı bir ortam sağlandı. Üstelik büyükşehir belediyelerine geniş yetkiler devredilirken, il özel idarelerinin yetkileri ve teknik kapasitesi büyükşehirlere aktarıldı ve belediye yönetimi adeta “eyalet ölçeğinde” bir idari alan kazandı. Ancak bu genişleme, büyükşehirler iktidar partisinin kontrolünde olduğu sürece sorun edilmedi.
Muhalefetin büyükşehirleri kazanmasıyla birlikte ise yerel yönetimler üzerinde yeni bir merkezi tahakküm dönemi başladı. Yerel yönetimlerin karar alamaz hale getirilmesinin en somut örneği, İstanbul Büyükşehir Belediyesinin Ulaşım Koordinasyon Merkezi (UKOME) yapısının değiştirilmesidir. UKOME’de belediyenin doğrudan karar almasını zorlaştırmak için çok sayıda idari kurumdan temsilci atanması, yerel idarenin iradesini fiilen kilitleyen bir vesayet düzenidir. Bu tür yapılar, seçilmiş belediyeyi “karar alamayan bir yönetim” konumuna itmekte; ardından da bu tıkanıklık, belediyelerin başarısızlığı gibi sunularak siyasal propaganda malzemesine çevrilebilmektedir.
Bu noktada “seçilmişleri atanmışlara ezdirmeyeceğiz” sloganının fiiliyatta tersine çevrildiğini görüyoruz. Bugün özellikle muhalefetin kazandığı belediyelerde, birçok yerel hizmet ve proje alanının merkezi yönetimin onayına bağlanması; bakanlık imzası, Cumhurbaşkanlığı izni ya da idari makamların oluruna tabi kılınması, yerel demokrasiyi doğrudan işlevsizleştiren bir vesayet mekanizmasına dönüşmektedir.
Belediyeler karar almakta zorlanmakta, yatırım projeleri bloke edilmekte, süreçler yavaşlatılmakta; böylece seçmenin belediye üzerinden kurduğu demokratik irade, merkezi idarenin denetim ve yönlendirme gücü karşısında etkisizleşmektedir. İşin en acı tarafı ise, belediye seçimini kazanamayan kişilere belediyelerle ilgili bakanlık görevi verilerek, sandıkta mağlup olanın, masada onay veren vesayet organına
dönüştürülmesidir. Tam manasıyla seçilmişler atanmışlara ezdirilmektedir.
Üniversiteler alanında da benzer bir dönüşüm yaşanmıştır. YÖK, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin ilk yıllarında “kabul edilemez bir vesayet organı” olarak görülürken, bugün üniversiteler üzerinde merkezi talimat yağdırma imkânı sağlayan bir mekanizma haline geldiği için iktidarın rahatsız olmadığı bir kuruma dönüşmüş durumdadır. Oysa YÖK’ün ideal işlevi, üniversiteyi yönetmek değil; en fazla akreditasyon, standart belirleme ve kalite güvencesi gibi teknik alanlarla sınırlı kalmak olmalıydı.
Buna karşılık bugün YÖK, üniversitelere genelgelerle yön veren, müfredat öneren, uygulamayı fiilen zorlayan ve yükseköğretimi tek elden biçimlendiren bir idari tahakküm merkezi gibi çalışmaktadır. Yerinden yönetim ruhu, akademik özerklik ve üniversite özgünlüğü, bu merkezi düzenleme pratiği içinde tamamen yok olmaktadır.
İşin doğrusu, vesayet kavramı Adalet ve Kalkınma Partisi tarafından çoğu zaman yanlış yorumlanmıştır. Vesayet; bir kurumun diğer kurum üzerinde denetim, gözetim, yönlendirme ve düzenleme yetkisine açık olmasıdır. Bazı kararların onaya tabi tutulması, mevzuatın uygulanmasının kontrol edilmesi ve kurumların bağımsız hareket alanının daraltılması, vesayetin klasik araçlarıdır. Ancak “vesayeti
kaldırıyoruz” iddiasıyla yapılan bazı hamleler, vesayeti azaltmak yerine aslında kurumsal dengeyi bozmuş ve temsilde adalet sorunları doğurmuştur.
Örneğin Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, Ulusal İş Sağlığı ve Güvenliği Konseyi'nin çalışma usul ve esaslarını düzenleyen yeni bir yönetmelik yayımlanarak 2013 tarihli yönetmelik yürürlükten kaldırılmıştır. Yeni düzenlemeyle Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) ve Türk Tabipleri Birliği (TTB) konsey üyeleri arasından çıkarılırken, meslek birlikleri ile ;kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının toplantılara katılımı davet ve onay şartına bağlanmıştır. Bu sözde vesayeti ortadan kaldırır gibi görünürken, iş sağlığı ve güvenliği gibi önemli bir alanda devleti tek yetkili kılarken sivil toplumu ve meslek örgütlerini işlevsiz kılmaktır. Yani bu vesayetle mücadele değil, tam tersine yürütmenin vesayetini pekiştirmektir.
Benzer biçimde Türkiye Barolar Birliği’ne ilişkin düzenlemelerde baroların iç işlerine müdahale edilerek, büyük barolarla çok küçük baroların temsil ağırlığının eşitlenmesi, vesayetle mücadele değil; temsilde adaletsizliğe yol açan bir “yeniden dizayn” politikasıdır. Hükümet yanlısı, numaralı baroların kurulması da işin cabası, vesayetin sivil alanda kök salmasıdır.
Vesayet yalnızca kurumların yapısında değil, toplumsal örgütlenme üzerinde de kendini göstermektedir. Kamu görevlileri üzerinde tahakküm kurmak için hükümet destekli sarı sendikaların yaygınlaştırılması; göreve yeni başlayan genç memurların, müdürlerin uzattığı üyelik formlarıyla fiilen bu yapılara yönlendirilmesi, büyük bir idari baskı ve vesayet mekanizmasıdır. Çalışanın sendikal özgürlüğü, fiiliyatta korku ve yönlendirme ile sınırlanmakta; kamu görevlileri üzerinde siyasi sadakat temel alan bir kontrol ağı bu sarı sendikalar aracılığıyla kurulmaktadır.
Bu vesayet örneklerini gündelik hayatın en sıradan alanlarında bile görmek mümkündür. Örneğin, şehir hastanelerindeki katkı paylarının, sağlık sistemiyle idari olarak doğrudan ilişkisi olmayan eczaneler tarafından tahsil edilmesi, vatandaşla hizmet sunucusunu karşı karşıya getiren bir yetki aktarımı ve dolaylı denetim mekanizmasıdır. Hastane yerine eczanenin tahsilat noktası haline getirilmesi, sistemin yükünü aktörler arasında dağıtırken, bir tür kontrol ve yönlendirme işlevi de doğurmaktadır. Bu vesayet değilse, vesayet nedir?
Bütün bunların üstüne, yürütmenin yasama üzerindeki etkisi de vesayet tartışmasının merkezine yerleşmektedir. Cumhurbaşkanının aynı zamanda bir siyasi parti genel başkanı olması, milletvekili adaylarını belirleme gücüyle Meclis çoğunluğunu fiilen kontrol etmesini mümkün kılmaktadır. Böylece yasama organı, bağımsız bir kuvvet olmaktan uzaklaşmakta; yürütmenin siyasal merkezine bağlı şekilde çalışan bir onay mekanizmasına dönüşmektedir. Üstelik Cumhurbaşkanlığı ofisleri ve kurullarında hazırlanan düzenlemelerin kanun teklifi olarak Meclis’e gelmesi, klasik kuvvetler ayrılığı teorisinde “yasamanın asli alanı” olması gereken düzenleme yetkisinin fiilen yürütme bürokrasisine kaydığını göstermektedir. Oysa başkanlık sistemi keskin kuvvetler ayrılığı ile yürütmenin yasama işine hiç karışmamasını gerektirir.
Sonuç olarak, Adalet ve Kalkınma Partisi iktidara gelirken Türkiye’de vesayetle mücadele edeceğini söyledi. Fakat çeyrek asırda gelinen noktada vesayet ortadan kalkmadı, yalnızca biçim değiştirdi. Askerî vesayet geriletildi; fakat boşalan alan, hukukun üstünlüğüyle değil, yürütmenin genişleyen tasarruf alanıyla dolduruldu.
Yargı üzerinde, üniversiteler üzerinde, yerel yönetimler üzerinde, meslek kuruluşları üzerinde ve hatta yasama organı üzerinde yürütmenin etkisini artıran yeni bir vesayet düzeni inşa edildi. Vesayetten şikâyet eden bir siyasal iktidar, bugün vesayeti “dibine
kadar” kullanan, kurumları tek merkezde toplayan ve farklı alanlarda yönetimi kendi kontrol mekanizmalarıyla kuşatan bir modelde vesayetin ne olduğunu idareye ve halka iliklerine kadar hissettirmektedir.
Vesayetsiz Türkiye vaadi, tam tekmil yürütmenin vesayetine dönüşmüş durumdadır. Bütün bu karamsar tabloda bize düşen sivil toplumu ve meslek örgütlerini güçlendirmek; özerk ve demokratik bir üniversiteyi savunmaktır. Vatandaş olarak yerel demokrasinin farkına vararak, bakanlıkların ve merkezi idarenin yerel yönetimler üzerindeki tahakkümünü reddetmek yani belediyelere daha çok sahip çıkmaktır. Aşırı devletin panzehri daha çok sivil toplum ve yerel demokrasidir. Aşırı yürütme vesayetinden ancak daha fazla sivilleşerek kurtulabiliriz.