Son günlerde muhalefet cephesinde yeniden gündeme gelen “sine-i millete dönmek” ve “ara seçimle iktidarı zorlama” tartışmaları, duygusal heyecanla değil, anayasal çerçeve ve mevcut siyasal gerçeklik dikkate alınarak değerlendirilmelidir. Çünkü karşımızda, klasik parlamenter rekabetin kurallarına göre hareket eden; meşruiyet kaygısı taşıyan; hukukî sınırlar içinde kalmaya özen gösteren bir iktidar yok. Tam tersine, gerektiğinde anayasayı, Anayasa Mahkemesi kararlarını, Meclis teamüllerini ve hukuk devletinin en temel ilkelerini zorlayan, hatta açıkça ihlal eden bir iktidar pratiğiyle karşı karşıyayız. Bu nedenle muhalefetin kuracağı her strateji, yalnızca normatif hukuk bilgisinden değil, fiilî güç ilişkilerinden ve siyasal rejimin gerçek işleyişinden hareket etmelidir.

SEÇİMLERİN YENİLENMESİ, ERKEN SEÇİM, LAF OYUNU “ERKENE ALINMIŞ SEÇİM”

Bu çerçevede önce şu temel noktayı açıklamak gerekir. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda “erken seçim” diye bir kavram yoktur. Buna karşılık, Anayasa’nın 116. maddesinde “Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Cumhurbaşkanı seçimlerinin yenilenmesi” düzenlenmiştir. Teknik olarak metinde “erken seçim” denmemektedir; ancak sonuç itibariyle bu kurum, fiilen erken seçim işlevi görmektedir. Adına “seçimlerin yenilenmesi” denmiş olsa da halkın görev süresi dolmadan sandığa çağrılması bakımından bunun erken seçimden farkı yoktur.

Anayasa’nın 116. maddesine göre Türkiye Büyük Millet Meclisi, üye tamsayısının beşte üç çoğunluğuyla seçimlerin yenilenmesine karar verebilir. Aynı yetki Cumhurbaşkanına da tanınmıştır. Ayrıca Cumhurbaşkanının ikinci döneminde Meclis tarafından seçimlerin yenilenmesine karar verilmesi hâlinde, Cumhurbaşkanı bir defa daha aday olabilmektedir. İşte tam da bu noktada, bu düzenlemenin masum ve sistematik bir anayasa tercihi olmadığı görülmektedir. Nitekim başkanlık sistemi diye sunulan bir modelde, sistemin mantığı sabit görev süresidir. Başkanlık sisteminden beklenen şey, yürütmede istikrar sağlanmasıdır. Görev süresi boyunca başkanın görevde kalması, parlamentonun da kendi süresini tamamlamasıdır. Eğer hem Meclis hem Cumhurbaşkanı seçimleri yenileyebiliyorsa, o zaman “istikrar” iddiası kendi içinde zedelenmektedir. Madem başkanlık sistemi getirildi, madem bunun en büyük vaadi istikrardı, neden sistemin içine görev süresini esneten, seçimi yenilemeyi mümkün kılan, hatta ikinci dönem sonunda tekrar adaylığa kapı açan bir düzenek yerleştirildi?

Burada cevap açıktır. Amaç hiçbir zaman ilkesel anlamda yönetimde istikrar değildi. Amaç, iktidarın siyasal ömrünü uzatacak anayasal bir kapı aralamaktı. Üstelik bu “erkene alınmış” ne kadar erkene alınırsa 2. dönem görevini yapmakta olan cumhurbaşkanının tekrar aday olacağında belirli bir süre kısıtlaması yok. Siyasal tarihimizde “Hiçbir şey olmasa bile kesin bir şey olmuştur” yaklaşımının mucidi olan AKP’li siyasetçiye göre, seçimin olması gerekenden 1 hafta önceye bile alınması bu şartı sağlamaktadır. Bu düşünce aynı zarftan çıkan 4 oy pusulasından üçüncü inceleme dışı bırakıp, sadece bir tanesinde hile arama fikri kadar zihni sinir bir fikirdir. Zaten son yıllarda siyasetin hukukuna hakim olan uygulamalar, böylesi zihni sinir fikirlerin hayata geçirilmesi değil midir?

Başkanlık diye yutturulan ama bu karşı argümanları tahmin ettikleri için “Türk Tipi Başkanlık” ya da “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” dedikleri hükümet modeline geçince “koalisyonlar bitecek” diye halka sunulan modelin pratikte neye dönüştüğü de ortadadır. Koalisyonlar bitmedi, sadece “ittifak” diye isim değiştirdi. Bu kez partiler seçimden sonra değil, seçimden önce bloklaşmak zorunda kaldı. Yüzde elli artı biri (%50)+1 bulmanın zorunlu sonucu olarak, koalisyon siyaseti fiilen mecburî hâle geldi. Mevcut rejim, kâğıt üzerinde tek başına iktidar görüntüsü verse de fiiliyatta açık bir AKP-MHP koalisyonuyla işlemektedir. Dolayısıyla halka “koalisyonlar bitecek” denilerek ve başkanlık sisteminin istikrar getireceği söylenerek yanıltıcı bir vaatte bulunuldu ve aldatıcı bir anayasal kurgu üretildi. Oysa gerçekte sistem, sabit süreli başkanlık modeli değil; iktidarın kendi devamlılığını esnek araçlarla sürdürebileceği bir siyasal mühendislik mekanizmasına dönüştürüldü.

GENEL ARA SEÇİM MÜMKÜN MÜ?

Bu genel anayasal çerçeve kurulduktan sonra gelelim ara seçim meselesine. Çünkü son günlerde asıl tartışma, Anayasa’nın 78. maddesindeki ara seçim hükümleri üzerinden yürümektedir. Madde 78, bir yandan savaş sebebiyle seçimlerin ertelenmesini düzenlerken, diğer yandan milletvekilliklerinde boşalma olması hâlinde ara seçime gidileceğini belirtmektedir. Burada iki ayrı ara seçim ihtimali vardır. Birincisi genel ara seçimdir. İkincisi ise bir ilin veya seçim çevresinin Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde hiç temsilcisinin kalmaması hâlinde yapılacak yerel nitelikte ara seçimdir.

Genel ara seçim bakımından anayasa birkaç sınır koymuştur. Ara seçim her seçim döneminde bir defa yapılabilir ve genel seçimden otuz ay geçmedikçe ara seçime gidilemez. 14 Mayıs 2023 üzerinden neredeyse 34 ay geçmiştir. Yani bugün itibariyle ara seçime gitmek mümkündür. Ayrıca genel seçimlere bir yıl kala ara seçim yapılamaz. Yani ara seçim yapmak için son tarih 14 Mayıs 2027’dir. Teknik olarak bu tarihe kadar ara seçim bir defaya mahsus olmak üzere mümkündür. Bunun için herhangi bir zorunluluk söz konusu değildir. Meclis çoğunluğu isterse halihazırda eksik görünen 8 sandalye için ara seçime gidebilir.

Öte yandan, boşalan üyeliklerin sayısı, Meclis üye tamsayısının yüzde beşine ulaşırsa, yani altı yüz milletvekilli Meclis’te otuz üyelik boşalırsa, üç ay içinde ara seçime gidilmesine karar verilir. Buradan hareketle, mevcut Meclis aritmetiği içinde teorik olarak bir ara seçim kapısı görülebilir. Nitekim Nisan 2026 itibariyle Meclis’te hâlihazırda sekiz boş üyelik bulunduğu kabul edildiğinde, buna yirmi iki yeni boşalma daha eklenirse otuz sayısına ulaşmak ve anayasal olarak ara seçim eşiğini tetiklemek teorik olarak mümkün görünmektedir. Üstelik genel seçimler 14 Mayıs 2023 tarihinde yapıldığı için otuz aylık süre aşılmıştır; buna karşılık genel seçimlere bir yıldan az kalmış dönem henüz başlamamıştır. Dolayısıyla zaman bakımından sınırlı ama mevcut bir olanak vardır.

Tam burada çok önemli bir anayasal ve siyasal gerçeklik devreye girmektedir. Milletvekilliği istifayla hemen ve otomatik biçimde düşmemektedir. Anayasa’nın 84. maddesi açıkça söylemektedir ki milletvekilliğinin istifa sebebiyle düşmesi, istifanın geçerli olduğunun Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlık Divanı tarafından tespit edilmesinden sonra Genel Kurulca kararlaştırılır. Bir milletvekili istifa ettiğinde koltuğu kendiliğinden boşalmış olmaz. Önce Başkanlık Divanı bir değerlendirme yapar, ardından Genel Kurul bunu karara bağlar. Başka bir deyişle, iktidar çoğunluğu isterse istifaları bekletebilir, sürüncemede bırakabilir, bazılarını kabul edip bazılarını etmeyebilir. Muhalefetin topluca istifa ederek ara seçimi otomatik biçimde zorlayabileceği yönündeki beklenti, anayasal mekanizmanın işleyişi bakımından son derece sorunludur.

Diyelim ki bugün yirmi iki milletvekili birden istifa etti. Bu, ertesi gün Meclis’te boş sandalye sayısının otomatik olarak otuza çıkacağı anlamına gelmez. İktidar çoğunluğu, kendisi için riskli görürse bu istifaları kabul etmeyebilir; bir kısmını kabul eder, bir kısmını bekletir. Böylece otuz boş sandalye eşiğinin oluşmasını engeller. Bu durumda muhalefet hem milletvekillerini kaybetme riskini almış olur hem de istediği sonucu, yani ara seçimi tetiklemeyi başaramaz. Tabiri caizse, pirince giderken evdeki bulgurdan olabilir. Dolayısıyla anayasa metnini yalnızca lafzen okuyup “otuz kişi istifa ederse ara seçim olur” demek, içinde bulunduğumuz siyasal rejimin fiilî işleyişini hiç hesaba katmamaktır.

TUNCELİ FORMÜLÜ İŞLER Mİ?

Bir il ya da seçim çevresindeki tüm milletvekili sandalyesinin boşalması halinde, o seçim çevresinde boşalmayı takip eden 90 gün içinde seçime gidilir. Siyasal tarihimizde buna Siirt Formülü diyebiliriz. Nitekim AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan siyasi yasaklı olduğundan 2002 seçimlerine girememişti. Aralık 2002’de CHP’nin de desteğiyle Anayasa değişikliği yapılmış ve bu siyasi yasak kaldırılmıştı. Hemen akabinde itiraz üzerine 2002 Kasım ayında yapılan seçim Siirt ilinde iptal edilmiş, AKP birinci sıra milletvekili olan kişinin istifasıyla bu sıraya Erdoğan konmuş ve milletvekili seçilerek Meclis’e girmiş ve Başbakan olarak hükümet kurmuştu.

Bugün Tunceli’de tek milletvekili bulunmaktadır ve bu milletvekili DEM Parti’dendir. Bu nedenle bazı çevreler, “Ayten Kordu istifa etsin; ilin Meclis’te temsilcisi kalmasın, böylece doksan gün sonrasındaki ilk pazar günü Tunceli’de ara seçim yapılsın, Ekrem İmamoğlu da oradan milletvekili seçilsin, milletvekili olunca da cezaevinden çıksın” şeklinde bir senaryo kurmaktadır. Kulağa ilk bakışta yaratıcı bir formül gibi gelebilir. Fakat bu senaryo da hem hukukî hem siyasal bakımdan son derece sakattır.

Birincisi, Ekrem İmamoğlu’nun bu seçime girip kesin olarak milletvekili seçileceğinin hiçbir garantisi yoktur. İkincisi, milletvekili seçilse bile bunun otomatik olarak cezaevinden çıkacağı anlamına geldiğini düşünmek bugünkü rejimin işleyişini hiç anlamamaktır. Üçüncüsü ve daha önemlisi, Türkiye’de artık mahkemelerin, özellikle siyasal nitelikli dosyalarda anayasal sınırlar içinde davranacağı varsayımı son derece zayıflamıştır. Bunun en açık örneği halkın helal oylarıyla seçtiği Av. Şerafettin Can Atalay meselesidir. Anayasa Mahkemesi iki kez hak ihlali kararı vermesine rağmen yerel mahkemeler buna direndi. Sadece bir alt derece mahkemesinin Anayasa Mahkemesi kararına uymaması değil, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin de bu kararı uygulamak yerine fiilen hukuksuzluğu tercih etmesi, rejimin hangi noktaya geldiğini hepimize gösterdi. Meclis, anayasal düzenin gereğini yerine getirmek yerine alt derece yargısının hukuk dışı tutumuna yaslandı. Ardından da halka “bağımsız yargı” masalları anlatıldı. Böyle bir tabloda, “İmamoğlu milletvekili seçilsin, sonra hukuk işler, tahliye olur, gelir yemin eder” demek, yaşanan bütün somut tecrübeleri yok saymak demektir.

Nitekim mevcut Meclis Başkanlığı pratiği ve yargı pratiği dikkate alındığında, Numan Kurtulmuş başkanlığındaki Meclis’in böyle bir durumda hukuk lehine cesur ve açık bir tavır alacağını düşünmek için hiçbir neden yoktur. Aynı şekilde Silivri’deki mahkemelerin yahut siyasal nitelikli dosyalara bakan yargı mekanizmalarının, “milletvekili seçildi, o hâlde tahliye edelim” diyeceği varsayımı da gerçekçi değildir. O yüzden Tunceli formülü de tıpkı sine-i millet sloganı gibi, kulağa hoş gelen ama bugünkü otoriter işleyişte karşılığı olmayan bir stratejik fanteziye dönüşmektedir.

SİNE-İ MİLLET ANCAK DEMOKRASİLERDE OLABİLECEK BİR CESUR TAVIRDIR

Peki sine-i millet meselesine neden bu kadar temkinli yaklaşmak gerekir? Sine-i millete dönmek, demokratik sistemlerde, parlamentonun meşruiyetini protesto eden ve halkla birlikte yeni bir siyasal mücadele yürütmeyi amaçlayan bir yöntem olarak düşünülebilir. Milletvekilleri istifa eder, “Bu Meclis artık halk iradesini ve hukuk düzenini temsil etmiyor, biz mücadeleyi halkın içinde sürdüreceğiz” der. Bu kavramın tarihsel ve sembolik bir çekiciliği vardır. Ancak bir eylem biçiminin tarihsel meşruiyeti ile bugünkü koşullarda işe yarayıp yaramayacağı aynı şey değildir. Bir yöntem demokratik gelenekte yer alıyor olabilir; bu, onun her siyasal bağlamda işlevsel olduğu anlamına gelmez.

Bugünkü Türkiye’de sine-i milletin başarılı olabilmesi için en az üç koşul gerekir. Birincisi, halkın geniş ve aktif desteği. İkincisi, sine-i millete döndükten sonra halkı peşinden sürükleyecek dirayetli, kararlı ve güçlü bir muhalefet önderliği. Üçüncüsü ise, en azından belli ölçüde meşruiyet kaygısı taşıyan bir iktidar. Oysa bugünkü tabloda bu üç koşulun da mevcut olduğunu söylemek güçtür.

Halkın büyük çoğunluğunun güçlü bir sine-i millet talebi içinde olduğunu söyleyemeyiz. Evet, 14 Mayıs 2023 seçimlerinden sonra mevcut parlamentoya verilen rıza, sonraki gelişmelerle aşınmıştır. Yerel seçimlerde iktidarın ana muhalefetin gerisine düşmesi de bu aşınmanın bir göstergesidir.

Bir zamanlar çiftçi eylemleri, halihazırda çevre eylemleri, arazilerine acele kamulaştırma yoluyla mülkiyet hakkı elinden alınan bazı köylülerin eylemleri ve kimi yerlerde işçi grevleri olmak üzere, öğrencilerden emeklilere pek çok toplumsal tepki de mevcuttur. Ancak bunların hiçbiri, halkın büyük çoğunluğunun “gelin Meclis’i terk edin, bizim yanımıza gelin, biz sizinle bu mücadeleyi göze alıyoruz” dediği anlamına gelmez. Bugün toplumda bir hoşnutsuzluk vardır; ama bu hoşnutsuzluk, örgütlü, kararlı, siyasal risk almaya hazır bir sine-i millet çağrısına dönüşmüş değildir. Bu yüzden mevcut durum biraz Nasreddin Hoca’nın filler hikâyesine benzemektedir: “Arkanızdayız” derler, iki adım atarsın, bir bakarsın arkanda kimse kalmış.

İkinci koşul olan muhalefet önderliği bakımından da tablo parlak değildir. Ana muhalefet seçimlerde birinci parti olmuş olabilir. Bugün çoğu anketlerde hatta tüm anketlerde de önde çıkıyor olabilir. Anketlere göre halkın %60’ından fazlası erken seçim talep ediyor olabilir. Ancak halkın yarısından fazlasını seferber edecek, bedel ödemeye hazır biçimde arkasından sürükleyecek örgütsel kapasite ve siyasal dirayet bakımından hâlâ ciddi zafiyetler vardır. Burada kişisel ya da duygusal değil, siyasal performansa dayalı bir değerlendirme yapmak gerekir. Özgür Özel’in sonradan biraz daha düzeltse de 1 Mayıs 2024’te verdiği sınav bunun örneklerinden biridir. “Gerekirse bariyerleri yıkarız” denildi, fakat bariyerlerin önüne bile gidilmedi; dayağı yiyen yine bir grup solcu ve sendikacı oldu. Yaz ortasında “Saat 21.00’de ışıkları kapatalım” çağrısı yapıldı; karşılığı cılız kaldı. “Yumuşama” ve “normalleşme” siyaseti, belki ilk elde birinci parti olmanın verdiği meşru bir siyasal açılımdı; ancak iktidarın gerçek doğası karşısında bunun hızla boşa düştüğü ve sonunda yeniden sertleşme, hatta yumruklaşma siyasetine dönüldüğü görüldü. Meğerse AKP’nin normalleşme dediği şey, muhalefet belediyelerine operasyon yaparak, yerel demokrasiyi tümüyle askıya almakmış. Bütün bunlar gösteriyor ki mevcut ana muhalefet, toplumsal öfkeyi kararlı bir siyasal hatta dönüştürecek güçte henüz değildir.

Öte yandan CHP milletvekillerinden sineyi millete dönmeyi beklemek, en az 20-30 vekilin, istifa ettikleri gün, polis operasyonu ile kelepçelenmesi demek olur. İktidarın bazı haşin kalemleri “ibreti alem için” dokunulmazlıkları kaldırın diye ağızlarını köpürtürken, bunca zaman mücadele etmiş ve istifayla otomatik olarak dokunulmazlık zırhı kalacak ve akla gelmedik türlü meselelerden (ki çoğunluğu TCK m. 299 Cumhurbaşkanına hakaret suçu) ceza davaları kuyusuna atılmamaları demektir.

Sine-i millete dönme konusunda üçüncü ve belki de en önemli koşul, iktidarın meşruiyet kaygısı taşımamasıdır. Zira sine-i millete dönmek, iktidarı kamuoyu baskısı altında bırakmaya ve onu meşruiyet krizine zorlamaya yarayan bir yöntemdir. Fakat karşımızdaki iktidarın zaten meşruiyet kaygısı yoksa, yani yaptığı şeylerin anayasa ve hukuk açısından ne kadar sorunlu olduğuna bakmadan yoluna devam edebiliyorsa, o zaman bu yöntem boşa düşer. Bugünkü iktidar, bir zamanlar kendilerini yeterince demokrat bulmadığımız Süleyman Demirel, Turgut Özal, Necmettin Erbakan ya da Bülent Ecevit çizgisindeki klasik siyasal rekabet kültürü içinde görmemektedir. Ne üslup bakımından ne kurumlara yaklaşım bakımından ne de siyasal nezaket bakımından o gelenekten gelmektedir. En basit tartışmada dahi küfür, hakaret, düşmanlaştırma ve kriminalize etme diline başvuran bir siyasal bloktan söz ediyoruz. Bunun sadece niyet meselesi değil, eylem ve uygulama meselesi olduğunu da yaşayarak görüyoruz. Böyle bir iktidar, muhalefetin çekilmesini “aman meşruiyetimiz zedeleniyor” diye okumaz; tam tersine bunu fırsata çevirmeye çalışır. AKP ve MHP, muhalefet Meclis’i boşalttı, biz meşrutimeyiz yitirdik demez. Karşımızda iktidarda kalmak için her yolu mubah gören Makyavelizm’in üçüncü milenyumda vücut bulmuş hali var.

İşte bu nedenle, sine-i millete dönmek ya da ara seçim zorlamak gibi hamleler, AKP-MHP cephesi bakımından bazen tehdit değil, fırsat hâline gelebilir. Eğer yalnızca CHP milletvekilleri topluca istifa etse, iktidar bunların istifasını hızla kabul eder, ara seçim yolunu açar ve boşalan sandalyeleri kendi lehine tahkim etmeye çalışır. Hatta belli bir çoğunluk eşiği (400 milletvekili) yakalandığında, referanduma dahi gitmeden anayasa değişikliği yapabilecek bir sayıya ulaşma ihtimali doğar. Bu durumda muhalefet, “meşruiyet krizi yaratıyorum” zannederken, fiilen iktidara anayasal tahkim imkânı sunmuş olur. AKP-MHP bloku gibi, demokrasi treninden indiğini açıkça itiraf eden bir siyasal anlayış için CHP’nin sine-i millete dönüşü adeta düğün bayram olur. Muhalefetin duygusal ve plansız bir hamlesi, iktidarın uzun süredir aradığı kurumsal fırsatı yaratabilir.

Bu yüzden muhalefetin yapması gereken şey, sloganların cazibesine kapılmak değil; karşısındaki rejimin gerçek niteliğini doğru okumaktır. Meşruiyet kaygısı olmayan, kamuoyu önünde zor duruma düşmeyen, her hukuksuzluğa bir bahane üretebilen, kendi yaptığı şeyi her durumda “doğru”, muhalefetin yaptığı aynı şeyi ise her durumda “yanlış” gösterebilen bir iktidarla mücadele, yalnızca sembolik ve romantik hamlelerle yürütülemez. Bu iktidar hiçbir zaman kamuoyu önünde gerçekten sıkışmıyor. Her zaman yeni bir propaganda cümlesi, yeni bir mağduriyet anlatısı, yeni bir suçlama repertuarı buluyor. AKP ne yaparsa yapsın kendi tabanı için doğrudur; CHP yahut muhalefetin başka bir unsuru benzer bir şey yaptığında ise bunun adı derhal “ihanet”, “kaos”, “terörle işbirliği”, “milli iradeye karşı çıkmak” oluveriyor. Bu algı yıllardır sistematik biçimde inşa edilmiş durumda.

NE YAPMALI?

O hâlde ne yapılmalı? Öncelikle şu “sine-i millet” gazına kolayca gelinmemelidir. Hele hele bugünkü koşullarda bu söylem, çoğu zaman stratejik derinlikten yoksun, romantik ve sonuç hesaplamayan bir heyecana dönüşmektedir. Eğer gerçekten ara seçim zorlanacaksa, bunun parçalı ve tek taraflı değil; AKP ve MHP dışındaki bütün muhalefetin son derece senkronize, blok hâlinde, toplumsal meşruiyeti büyütecek biçimde ve mümkünse farklı partilerden kopuşları da içeren daha kapsamlı bir siyasal planla hareket etmesi gerekir. Yani mesele birkaç milletvekilinin istifasıyla değil; çok daha geniş, ortaklaştırılmış ve sonuçları hesaplanmış bir stratejiyle ele alınmalıdır. Bugün muhalefet blokunun böyle yekpare ve yüksek koordinasyonlu bir hareket kabiliyeti olduğunu söylemek de zordur.

CHP’den sonraki en büyük muhalefet partisi DEM, CHP belediye operasyonlarıyla paralel başlatılan “Çözüm Süreci”ni öncelemektedir. İYİ Parti ara seçim fikrini desteklemekle birlikte bu konuda bir eylemi bulunmamaktadır. YRP 2027 Kasım’ında olacağını düşündüğü genel seçimlere odaklanmışken, CHP ile Meclise taşınan partilerden ara seçime bir destek görülmemektedir. Öncelikle muhalefet bloku ikna edilmeli ve ortak tavır belirlenmelidir. Bu tavrın bile Meclis çoğunluğu ile halkın yararına pek çok önergeyi reddetmeyi marifet saymış bir siyasal anlayış karşısında başarıya ulaşabileceği meçhuldür. En azından ana muhalefetin tek başına mücadelesinden daha etkili olabilir.

Sonuç olarak, sine-i millete dönmek de, ara seçim üzerinden iktidarı zorlama formülleri de bugünkü Türkiye’de çok dikkatle ele alınması gereken, basit sloganlarla yürütülemeyecek meselelerdir. Anayasa buna ilişkin bazı teknik imkânlar tanıyor gibi görünse de bu mekanizmaların fiilî kontrolü büyük ölçüde iktidarın elindedir. Meclis çoğunluğu, Başkanlık Divanı, yargı mekanizması, propaganda aygıtı ve devlet gücü iktidarın kontrolünde olduğu sürece, muhalefetin yalnızca hukukî metne bakarak siyaset kurması büyük hata olur. Hele ki Can Atalay örneğinde olduğu gibi, Anayasa Mahkemesi kararlarının bile uygulanmadığı bir düzende, “hukuk işler, seçim olur, milletvekili seçilir, tahliye edilir, yemin eder” şeklindeki zincirleme varsayımlar gerçeklikten kopuktur.

Bugün yapılması gereken şey, fantastik hikâyeler yazmak değil; üreticinin, çiftçinin, işçinin, emekçinin, yoksulun, hukuksuzluğa uğrayan herkesin içine gerçekten girmek, istifa etmeden de halkın içinde siyaset yapmanın yollarını güçlendirmektir. Muhalefetin toplumsal zeminini büyütmek, ortak hareket kapasitesini artırmak, rejimin meşruiyet değil güç esaslı işleyişini dikkate alan ciddi bir strateji oluşturmaktır. Halkın içinde siyaset yapmak için ille de “sine-i millet” tabirine ihtiyaç yoktur.