Okul kapısında bekleyen bir annenin, çocuğuna dönüp “Sen de vur oğlum” dediği an neler olur?
a) Okul içinde yasa yoktur.
b) Yapayalnız ve korumasızsın.
c) Vurmayı beceremezsen hayatta kalamayacaksın
d) Hepsi
Böylece şiddet (ve türevleri) sonsuz bir sarmala dönüşen, öğrenilen, meşrulaştırılan ve kuşaktan kuşağa aktarılan bir davranış haline gelir.
Sadece okul koridorlarında değil, dijital dünyada yetişkinlerin kan donduran yorumlarında da bu zihniyetin yankılarını görüyoruz.
“Az bile yapmışlar.”
“Hak edene hak ettiği verilir.” Ve yazmak istemediğim nice vahşet cümleleri…
Bu cümleler çoğu zaman öfkenin, koruma içgüdüsünün ya da adalet arayışının bir yansıması gibi sunulur. Ancak mesaj nettir: Şiddet gereklidir. Üstelik bu mesaj ergenler tarafından da görülür ve bir onay gibi algılanır.
Zaten iç dünyası çatışmalarla dolu ergen için şiddet, bu noktada bir “ifade biçimi” ne ve ne yazık ki agresif, yıkıcı bir eyleme dönüşür. Yani “vurmak yanlış” bilgisi, “ama bazen gerekir” gibi gri bir alana kayar. Bu gri alan, şiddetin en kolay filizlendiği zemindir.
Kız ya da erkek çocuk/ergende “Güçlü olmak için sert olmalıyım” inancı gelişir. Oysa bu, gerçek bir güç değil; kırılgan bir benliğin kendini koruma çabasıdır. Şiddet uygulayan ergenlerin önemli bir kısmı, aslında yoğun bir değersizlik ve anlaşılamama duygusu taşır. Böyle bir ergene “sen haklısın” demek, onu anlamak değildir; bazen onu daha büyük bir çıkmaza hapsetmektir.
Dikkat! Şiddet doğası gereği kendini tekrar eder.
Şiddete maruz kalmış ya da tanıklık etmiş bir çocuk/ergen, öfkesini ya da çaresizliğini dönüştüremediğinde yani yasa görevini yapamadığında şiddete yönelme ihtimali artar. Bu döngü, yalnızca bireysel değil aynı zamanda toplumsal bir sorundur. Ve ne yazık ki, dijital platformlardaki sorumsuz yorumlar bu döngüyü besleyen görünmez bir yakıt işlevi görür. Çünkü biz yetişkinler, çocuklara yalnızca davranış değil, aynı zamanda bir anlam dünyası aktarırız. “Kendini savun” demek ile “vur” demek arasında büyük bir fark vardır. Kendini savunmak; sınır koymayı, yardım istemeyi, gerektiğinde uzaklaşmayı ve duyguları ifade edebilmeyi içerir.
“Az bile yapmış” yerine “Bu durum neden bu noktaya geldi?”
“Hak etmiş” yerine “Bunu önlemek için ne yapılabilirdi?”
Bu tür sorular, hem çocuğun hem de yetişkinin düşünme biçimini değiştirir. Şiddeti haklı çıkarmak yerine anlamaya çalışmak, çözümün ilk adımıdır.
Sonuç olarak, “Sen de vur çocuğum” zihniyeti yalnızca bir cümle değildir; bir kültürün, bir bakış açısının ve maalesef şiddetin tek çıkar yol olduğunun çocuğa aktarılmasıdır. Peki ne yapacağız
a) Okul yönetimini göreve çağıracağız.
b) Okul rehberliğine uzaylı gibi davranmayıp önerilerine boş işler gibi bakmayıp uygulamaya çalışacağız
c) Dilimizi yani kelimelerimizi, cümlelerimizi, ses tonumuzu yüz ifadelerimizi şiddetten arındıracağız.
d) Veli olarak haklarımızı bileceğimiz. (Sınıfta riskli davranışlar sergileyen bir çocuk için de çocuğun hakları gözetilerek etiketlenmeden, dışlanmadan destek alınması gayet de sağlanabilir.)
Unutmayın, üniversiteler de liseler de ortaokullar da ilkokullar da anaokulları da kreşler de bizimdir. Dünyada doğmuş ve doğacak olan tüm çocuklar da bizimdir. Ancak sahip çıkabildiğimiz kadar!