O günden beri uyuyabiliyor musunuz?
Bir okul, bir çocuk ve geride kalan o yarım soru: Bir çocuk oysa ki sadece bir çocuk …? “Oyunlar”, “internet”, “kötü idoller”… Bizi asıl yüzleşmemiz gereken yerden uzaklaştırır. Çünkü bir çocuk, bir sabah uyanıp birdenbire bir katile dönüşmez. O katil çocuk önce içten içe çöker.
Psikiyatrist Donald Winnicott’un “çöküş korkusu” dediği şey tam da bunu anlatır. Ona göre ergen, aslında geçmişte yaşanmış ama henüz deneyimlenememiş bir çöküşün korkusunu taşır. Henüz kelimelere dökemediği, zihninde tutamadığı bir dağılmayı bedeninde ve davranışlarında ağır biçimde tekrar tekrar yaşar. İçeride olan ama tutulamayan o yıkıcı güç, maalesef dışarıda sahnelenir. Okul saldırganı o çocuğun “ne kadar tükendiğimi bütün dünya bugün görecek” demesi, sadece bir öfke cümlesi değildir. Bu nafile bir görülme talebidir. Bu, duyulamamış olan bir çığlığın son noktasıdır. Artık arkadaşlarının katili olan ‘o çocuk’ neden bu kadar “yok” hissetti kendini? Ve yokluğunun acısını neden okulundan çıkardı…
Bir çocuğun duygusal olarak anne babası tarafından tutulması, kapsanması, taşınması sadece fiziksel bakım değildir. Bir çocuğun korkusunun, öfkesinin, utancının bir başkası tarafından anlamlandırılmasıdır. Çocuk, kendi iç dünyasını tek başına düzenleyemez. Bir yetişkinin zihnine ihtiyaç duyar. Onunla birlikte bazen de onun yerine düşünen, hisseden, adlandıran birine. Çoğu zaman büyük müdahalelerle değil; küçük ama süreklilik taşıyan temaslarla olur.
Bir çocuğun anlattığını gerçekten duymakla… Onun duygusunu hemen düzeltmeye çalışmadan önce adlandırmakla: “Kızgın görünüyorsun”, “Bu durum seni üzdü mü” diye dünyanın en basit, en kolay ama en değerli ifadeleriyle kocaman bir sarılmayla… Sadece çocuğun varoluşunu fark edip, şükran duymakla… Onun zor duyguları karşısında geri çekilmemekle. Kızabilir, ağlayabilir, vurabilir, altına işeyebilir, zayıf not alabilir, kısaca ‘zor’ bir evlat olabilir…
Peki biz onu tutamazsak, ne olur? Çocuk kendi duygularıyla baş başa kalır. Ama bu duygular henüz taşınabilir değildir. Taşınamayan şey ise ya içe çöker ya dışarı taşar. Bazen bu taşma, bir davranış olur. Çoğu zamanda suça dönüşen bir agresif dürtü.
Suçtan önce suçluluk duygusu vardır.
Bu cümle çoğu zaman yanlış anlaşılır. Buradaki suçluluk, yapılan eylemden sonra hissedilen değil, çok daha eskiye dayanan bir duygudur. Çocuk, sebepsiz bir eksiklik, bir yanlışlık hissiyle doğduğuna inanır. Sanki kendisi baştan hatalı dünyaya gelmiş gibi. Bu duyguyla baş etmek için ise bir kimlik gerekir. Ve bazen suç, o kimliği sağlar. Çünkü çocuğun dünyasında suç bir fark edilme talebidir.
Görünmeyen bir çocuk için kötü de olsa görülmek, hiç görülmemekten daha evladır. Bu yüzden bazı çocuklar, en uç davranışlarla varlıklarını ilan eder. “Artık adlarımız biliniyor” demek, aslında şunu söyler: “Artık yok sayılmıyoruz.” Çocuklar ve ergenler sadece oyun oynayarak katil olmaz. Bir davranışı mümkün kılan şey, çocuğun iç dünyasında zaten var olan kırılganlıktır.
Suçu ödünç alma-kopyalama davranışı
ABD ağırlıklı okul saldırılarına baktığımızda, bu “ödünç alma”nın sadece bireysel değil, kültürel olduğunu da görüyoruz. Medyanın ve dijital platformların olayları görünür kılma biçimi bir “ifade modeli” oluşturabilir. Yalnızlık, akran zorbalığı ve ruhsal destek eksikliği riski artırır. Ancak en tehlikeli konu ergenin ölümcül silahlara erişiminin kolaylığıdır. Bir ergenin içindeki geçici taşkınlık, geri dönülemez bir sonuca ancak bu kadar kolay silah bulabildiğinde dönüşebilir.
Bir öğretmenin fark ettiği küçük bir değişim (içe kapanma, ani öfke, okuldan kopuş, rutinlerde değişim) bazen bir çocuğun hayatında ilk “görülme” anı olabilir. Ebeveynlik ise daha sessiz ama daha derin bir yerde durur. Bir çocuğu olduğu gibi kabul etmek, sadece onu sevmek değildir. Onun karanlık taraflarını da taşıyabilmektir. Öfkesini, kıskançlığını, yetersizliğini… Bunları yok saymadan, cezalandırmadan, anlamaya çalışarak tutabilmektir.
Winnicott’un dediği gibi, çocuk ancak tutulabildiği kadar dağılmaz. Lütfen çocuklarımızı isimleriyle daha yüksek sesle çağıralım. İsim kimliktir, bütünlüktür ve aidiyettir. Kızgınlıkla karşımıza dikilen o kocaman beden bir zaman önce sesimizle sakinleşen o küçük bebektir…