Türkiye’de 2020 (Covid_19 küresel salgını) öncesinde her gün 80 civarı yeni kitap çıkıyordu. Bir günde bu kadar çok yeni okur çıkmıyor olabilir. Güncel rakamları bilmiyorum; benzerdir diye tahmin ediyorum.

Orhan Pamuk her zaman Türkiye’de okunduğundan daha çok konuşulan bir yazar oldu. Okunuyor da; yanlış anlaşılmak istemem. Hakkını yiyemem; iyi yazardır ama bir bakıma da ‘okunamamakla’ meşhurdur. Eserlerinin ve şahsının bu kadar konuşuluyor olması ise çok ilginç gelir bana. Bu, dünya edebiyat tarihinde de nadirdir. Eseriyle ve söylemleriyle sürekli kendinden söz ettirir. Masumiyet Müzesi romanı bir diziye uyarlandığında da herkesten çok o konuşuldu yine. Böyle olmasını bekliyordum açıkçası.

İyi bir romanın karakterleri dümdüz siyah-beyaz değildir; iyiliğe de kötülüğe de karışır ve kimi zaman griye ilişir. Orhan Pamuk, Masumiyet Müzesi’ni kendi romanları arasında en üste koymaz ama öyküsü en hatırda kalır anlatısı da budur.

ORHAN PAMUK NOBEL’İ HAK ETTİ Mİ?

Bir okur olarak şahsiyetleri ve kabiliyetleri birbirinden ayırırım. “İyi yazardır ama karaktersizdir” veya “Kötü bir ressam ama çok iyi bir insan” diyebilirim rahatlıkla. Orhan Pamuk, Nobel Edebiyat Ödülü’nü hak ederek almıştır -buna şüphe yok ama kavgacı şahsiyetini sürekli öne çıkardığı gerçeği de manşetlerde duruyor. En büyük kavasını da en tanıdık olduklarına verir: Ailesine ve kendi mahallesine.

Orhan Pamuk, ‘Orhan Pamuk’ olmasını sağlayan dünyaya kızgındır. Kendi beyanlarından bunun bazı şahsi çatışmalardan kaynaklandığını da biliyoruz. Bunda da bir sakınca yok bence. Elbette kavga edebilir ama kendi ait olduğu mahalleyi dejenere, dümdüz kötü bir sınıf olarak betimlemesi ve her defasında bunu anlatması -bence- sıkıntılı. Sıkıntılı çünkü kendi mahallesine tahammülü olmayan bu yazarın kibri, kendinden aşağı gördüğü sınıfları eleştirmeye tenezzül dahi etmez. Yaygın kanının aksine ben, onun alt sosyo-ekonomik sınıfları eleştirmediğini düşünmüyorum. O, bu sınıfları eleştirmeye değer dahi görmez. Vereceği bir kavga vardır; onu verir. Bu da otorite olarak gördüğü ilk ‘şeyler’dir; cumhuriyet gibi, cumhuriyetin kurucusu gibi, ailesi gibi.

ZENGİN, TERBİYESİZ; AHLÅKSIZ

Dizi de bu bakış açısıyla işlenmiştir. Fena olmayan bir iştir ama yine çeşitli vurgularda ülkenin modernleşmiş/modernleşmeye çalışan sınıflarını dümdüz kötü görürüz. Üstelik istisnasız! Köksüz, ahlâksız, dejenere, sabahlara kadar parti yapan, sabah partiden çıkıp yazlığa giderken sokakta şamata yapan bu züppelerin gürültüsünden Nişantaşı sokaklarında takkeleriyle gezen iki düz, sade vatandaş hayrete düşerler.

Bu zengin ve terbiyesiz üst sınıf iki yüzlü, çıkarcı, toplumun geri kalanını sürekli aşağılayan (anne figürü) kötü insanlardır. Oysa yoksul insanların semtleri böyle midir? Romanın Kemal karakteri orada samimiyet ve huzur bulur. Yoksul semtlerin batakhaneleri hiç yoktur bu kurgularda. Estetize edilmiş yoksulluk ve geri kalmışlık…

Eleştirmek için yazmıyorum. Bir eksikliği dile getirmek için yazıyorum. Yazar kurgusunda özgürdür; bunun tartışılacak tarafı yok. Fakat bilmediği bir dünyanın masumiyetine inanmak bana çok çocukça geliyor. Kendi mahallesini dümdüz ‘kötü’ ve bu mahallenin dışındaki tüm mahalleleri de dümdüz ‘iyi’ tariflemesi bir eksiktir. Gerçeği yansıtmaz. Romancı kurgu yazar ama her kurgu aynı genellemeleri yapınca… Bunu hiç masum bulamıyorum.

ERGEN TAVIRLI AYDINIMIZ

2002 yılı Kasım ayının sonlarında ben Hürriyet Gazetesi’nde çalışmaya başladım. O sıralar Orhan Pamuk, bir söyleşide ateist bir aileden geldiğini söylemişti ve annesi gazeteyi adayarak Sefa Kaplan’a konuşmuştu. Şekûre Pamuk şöyle demişti: “Oğlum kendi adına konuşsun, ben kendi adıma konuşurum. Biz ateist filan değiliz. Haberi okuyunca oğlumdan nefret ettim.”

İşe başladığım o günlerde bu telefon görüşmesi ve Şekûre Pamuk’un kızgınlığı hâlâ konuşuluyordu.

Orhan Pamuk’un kışkırtıcı olmak adına ailesini rahatlıkla kırabileceğini o günlerde anlamıştım. Ben kendisine bir aydın olarak da kızgın değilim. Çünkü bizim aydınımız da ergen ruhludur. Toplumun ilerlemesinde bir katkıları olmadığını iyi bildiklerinden otorite saydıkları ilk ‘şeyler’e sövmeyi marifet sanırlar. Öğretmene diklenen bir lise talebesinden farkı yoktur çoğunun. Öyle olmasa bazı talihsiz gelişmeleri öngörebilir, bu konuda toplumu bilinçlendirebilir ve hatta önleyebilirlerdi. Ülkenin, cumhuriyetin ve laikliğin verdiği konforla cumhuriyeti eleştirdiler. Oysa kötülük başka bir yerdeydi.

ÖLDÜREREK ÖLÜMSÜZLEŞTİRME

Bizde Masumiyet Müzesi konuşulurken, Batı’da da Hamnet ve Uğultulu Tepeler filmleri gündemde. Bunlar da roman uyarlamaları… Maggie O’Farrell’in ‘Hamnet’ romanı, İngiliz şair-yazar William Shakespeare’in ‘Hamlet’ eserini nasıl yazdığına dair şiirsel bir spekülasyondur. Odağında William Shakespeare değil karısı Agnes vardır. Agnes erken yaşta kaybettikleri oğlu Hamnet’in yasını yuvası bildiği ormanda tutarken Shakespeare bir oyun yazar. Oyunda Prens Hamlet değil, babası kral ölür. Kurgunun gücü! Bir yası nasıl tersine çevirebilir insan? O’Farrell, Shakespeare üzerinden yaptığı kurguda bunu ustaca çeviriyor. Shakespeare, kurguda oğlunun yerine ölmekle kalmaz, oğlu Hamlet’i öldürerek tüm dünyayı ağlatır ve yasını yüzyıllardır tüm dünyaya tutturur. Oğlu Hamnet’i, Prens Hamlet olarak öldürerek ölümsüzleştirir.

Evet, yönetmenin asıl hedefi seyirciyi ağlatmaktır ama romandaki kurgunun bu gücüne ben hayran olmuştum, sinema perdesinde de beğendim.

Filmden çok Shakespeare’in yokluğu üzerine erkeklik eleştirileri gözüme çarpıyor.

SEVGİLİLER GÜNÜ KARANLIĞI

Uğultulu Tepeler filmi ise yerden yere vuruluyor ve yazarı Emily Brontë'nin tüberkülozdan ölürken (1847) bile bu kadar acı çekmediği eleştirileri yapılıyor. Karanlık aşk öyküsü içgörüsünün tersine çevrilmesinden Sevgililer Günü vizyona girmesine, beyaz aktör seçiminin yanlışlığından aktrisin yaşına kadar filmin pek çok yanı eleştiriliyor. İyi eserleri perdeye taşımak hep riskli. Eleştirelim elbette ama acaba bu kadar analiz yapacağımıza sadece oturup izlesek mi?