“Sayın Başkan,
Bana bir zamanlar gösterdiğiniz nazik karşılama için duyduğum minnettarlıkla, hak ettiğiniz şöhretiniz için duyduğum endişeyi dile getirmeme ve şimdiye kadar çok parlak olan yıldızınızın en utanç verici, en silinmez lekeyle tehdit edildiğini söylememe izin verin.
Aşağılık iftiralardan yara almadan kurtuldunuz, gönülleri kazandınız. …bu vatansever kutlamanın doruk noktasında ışıldıyorsunuz ve büyük yüzyıllık çalışma, hakikat ve özgürlüğümüzün taçlandıracağı Evrensel Sergimizin görkemli zaferine başkanlık etmeye hazırlanıyorsunuz. Ama adınıza -hatta saltanatınıza- ne büyük bir çamur lekesi bu… …Bir askeri mahkeme, emirle suçluyu aklamaya cüret etti; bu, tüm hakikate, tüm adalete vurulan en büyük darbe. …Tarih, böyle bir toplumsal suçun sizin başkanlığınız döneminde işlenebildiğini kaydedecektir.
Onlar cesaret ettiyse, ben de cesaret edeceğim. Gerçeği söyleyeceğim çünkü söylemeye söz verdim. Eğer adalet, hakkıyla yerine getirilmezse, konuşmak benim görevimdir; suç ortağı olmayı reddediyorum. Gecelerim işlemediği bir suçun kefaretini en korkunç işkencelerle ödeyen masum adamın karabasanlarıyla dolu.
Ve bu gerçeği, Sayın Başkan, dürüst bir adamın tüm öfkesiyle size ilan edeceğim. Şerefiniz için, bundan habersiz olduğunuzdan eminim. Ve bu ülkenin en yüksek yargıcı olan sizden başka kime, bu kötü niyetli suçluları ifşa edebilirim ki?
…
Haksız bir hüküm verdiler ki bu hüküm, savaş konseylerimizin üzerinde sonsuza dek ağırlık yapacak ve bundan sonraki tüm tutuklamaları şüpheyle lekeleyecektir.
…
Gerçeği yerin altına kilitlediğinizde, orada birikir, orada öyle bir patlama gücü kazanır ki patladığı gün her şeyi onunla birlikte dışarı fırlatır. Eğer sonrasına hazırlık yapmazsak, en büyük felaketlerden birini göreceğiz.
…Ve burada gerçekleştirdiğim eylem, yalnızca hakikatin ve adaletin patlamasını hızlandırmak için devrimci bir araçtır.
Tek bir tutkum var, o da çok acı çekmiş ve mutluluğu hak eden insanlık adına aydınlanma. Alevlenen protestom, kalbimin feryadından başka bir şey değil. Öyleyse, birileri beni ceza mahkemesine çıkarmaya cesaret etsin ve soruşturma gün ışığında yapılsın!
Bekliyorum.”
***
J'Accuse...! Dreyfus Olayı'yla ilgili olarak 13 Ocak 1898 tarihli L'Aurore (Şafak) gazetede Üçüncü Fransız Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Félix Faure'a ithafen yazar Émile Zola tarafından kaleme alınan açık mektuptur.
Dreyfus işlemediği casusluk suçu nedeniyle sürgüne gönderilmiş Fransız Yahudusi bir askerdi. Gerçek suçlu daha sonra askeri kaynaklar tarafından anlaşılmış olsa da haksızlığı gidermek yerine suçu ve suçluyu gizlemeyi tercih ettiler. Émile Zola’nın ‘Suçluyorum’ başlığıyla yayımlanan açık mektubu Dreyfus Olayı’nı tüm detaylarıyla ortaya koyarken gerçek suçluyu ve suçluyu aklayanları, masum bir insanı cezalandıranları ifşaa etti.
Mahkemeyi etkilemeye çalışmaktan ve hakaretten yargılanan Zola bir yıl hapse mahkûm edildi. Ünlü edebiyatçı hapis yatmamak için İngiltere’ye kaçtı. Elinde kılıç tutan kör kadın geç de olsa doğru parmağı kesince Zola, ülkesine geri döndü.
Askeri ve siyasi casusluk suçunun hemen her ülkede cezası çok ağırdır. Gerçek suçlu ortada dururken, masum bir insanı hapse atmak haksız, hukuksuz olduğu kadar bir ülkenin güvenliğine de zarar verir. Gerçek casus, vatan haini cezalandırılmamış olur.
11 Mayıs 2026, Pazartesi günü Silivri’de delili olmayan, hangi ülkeye yapıldığı belirtilmeyen bir ‘Casusluk Davası’ izledim.
İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu, onun kampanya danışmanı Necati Özkan ve Tele1 Genel Yayın Yönetmeni Merdan Yanardağ’ın (Hüseyin Gün ile birlikte) yargılandığı dava, Dreyfus Olayı’ndan da beterdir. Çünkü o olayda hiç olmazsa sabit bir suç vardı. Suçlunun tespitinde tercihli bir hukuksuzluk yapılmıştı. Silivri’de görülen davada ise sabit bir suç yok ama suçlu olduğu iddia edilen ve ispatlanmayan insanlar var.
Bizde asıl eksik olan ise Émile Zola gibi büyük yürekli insanlar… Var mı açık mektup yazacak olanlar?