“Silivri soğuktur” derler. Bu cümle bir dönemin şakası değildir sadece, bir devrin çekilmiş fotoğrafıdır.
Dün ‘casusluk’ davasının ilk duruşmasını izlemek için Silivri’deydim. Eski namıyla Silivri, yeni adıyla Marmara Ceza İnfaz Kurumları Yerleşkesi… Bir yanda belki de tüm dünyanın en meşhurlarla dolu hapishanesi diğer yanda kesin birkaç rekor kıran adliye sarayları…
Dün Silivri çok sıcaktı ve kalabalıklarla dolup taşan duruşma salonları havasız…
Gazeteci meslektaşımız Merdan Yanardağ, İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu, İmamoğlu’nun kampanya danışmanı Necati Özkan, siyasal casusluk iddiasıyla açılan davanın ilk duruşmasında hâkim karşısındaydı. Ne dediği, ne anlattığı ve ne iş yaptığı tam olarak anlaşılamayan Hüseyin Gün isimli şahsa dönük ‘casusluk’ ihbarıyla zaten tutuklu bulunan İmamoğlu ve Özkan hakkında bir dava daha açılmıştı. Profesyonel bir tutuklu ve kıdemli bir sanık olarak Merdan Yanardağ ise bu suçlama nedeniyle apar topar tutuklanmış ve genel yayın yönetmeni olduğu Tele1’e -sahibi başka biri olduğu hâlde- hukuksuzca el konulmuştu.
Ben size duruşmada verilen ifadeleri anlatmayayım; onların haberini zaten okumuşsunuzdur. Ben size Silivri gözlemlerimi aktarayım.
Bir Silivri kültürü oluşmuş. İlk kez gelenin kendini dev bir otogar şantiyesinde gibi hissedeceği bir plato… Uzun yol otobüsleri girip çıkıyor; ellerinde bavullarla, çantalarla insanlar görülüyor. Kıdemli tutuklular/sanıklar ve onların yakınları ceza infaz memurlarıyla, jandarmayla pek tanışıklar ve sık sık bir araya geliyorlar. Hatta öyle ki kimi tutuklular ve sanıklar hakimlerden, savcılardan daha deneyimli. Örneğin CHP İstanbul İl Başkanı Özgür Çelik kâh bir turist kabilesinin mihmandarı gibi kâh mübaşir gibi kâh sosyal hizmetler ve aile bakanı gibi kâh sinemada yer gösterici gibi çalışıyor.
Tutukluların en belirgin özelliği hunharca yıkanmış çamaşırlar gibi renk atmış olmaları. Silivri solgunluğu diye bir şey var. Gün yüzü görememekten, 12 metrekare bir hücrede kapalı tutulmaktan hepsinin yüzü solmuş. Soğuk bir filtre uygulanmış gibi suretlerine… Ortalama bir insandan birkaç ton açık görünüyorlar. Ama duruşma salonuna girdikleri an, o ilk tanıdık yüzleri görmeleriyle ortaya çıkan sevinç… O solgun yüzlerine yayılan aydınlık gülümseme…

***


Dün bu davanın ilk duruşmasıydı ve her ilk duruşmada olduğu gibi avukat, gazeteci, aile ve vatandaş katılımı yüksekti. Bu öyle öngörülemeyecek bir durum değil ama buna rağmen duruşma için küçük salonlardan biri ayarlanmıştı. Gazeteciler için ise sadece 8 kişilik bir kontenjan söz konusuydu. 10.00’da başlayacak olan duruşma için bir saat erkenden vardığımda çoktan kapıda kalabalık oluşmuştu. Bizi ancak 10.30 gibi ite kaka içeri aldılar. Gazeteciler bildiğiniz preslenerek içeri itildi. Bir an bizi kavanoza sıkıştırıp turşumuzu kuracaklarını sandım.
Salonda avukatlar için ayrılmış boş sandalyeler ve sandalyesiz bomboş bir alan olmasına rağmen içeriye medyadan veya aile yakınlarından sınırlı sayıda insan almaları çok saçmaydı. Bu saçmalığa elbette itiraz edildi ve sözlü tartışmalar yaşandı. Dilek İmamoğlu dahil pek çok aile yakını ve gazeteci ayakta kaldı. Duruşma sırasında kimse ayakta olsun istenmiyor ama salonda alınacak herhangi bir karar için hâkimin onayı gerekiyor. Bütün bunlar bilerek yapılmayan kolay organizasyonlar. Bütün bunlar sanki yargılamanın bir parçası gibi… Sinir harbiyle ve epey yıpranarak giriliyor salona. İşte o sıra devreye mübaşir/yer gösterici Özgür Çelik giriyor! CHP İl Başkanını sandalye taşırken bile gördüm.
Silivri kültüründe oluşmuş yardımlaşma ve dayanışma burada da kendini gösteriyor. Bir sandalyeye iki-üç kişi oturan gazeteciler mi istersiniz, aile yakınları mı? Zaten Silivri’nin kendisi yeterince uzak! Gidip gelmek bir mesele! Giderken gelirken araç paylaşan, şoförlük yapan, sandviç getiren, otoparkta çay demleyen öyle çok insan var ki… Çok insan dememe de kanmayın sakın. Her daim haksızlıkların, hukuksuzlukların karşısında 30-40 gazeteci ve bir o kadar da avukat var; o kadar!
***
Mahkeme heyeti 11.00’e doğru geldi salona ve hemen duruşma başladı. İmamoğlu başka duruşmaları da olduğunu söyleyerek hâkimden kendisinin ifadesine öncelik vermesini istedi. Konuşmasında sık sık “Geçen şu duruşmada oradaki salondaydık. Geçen o duruşmada şu salondaydık” gibi laflar etti. Duruşma duruşma geziyor İstanbul’un seçilmiş Belediye Başkanı İmamoğlu, Silivri ve duruşmalar konusunda mevcut hâkimden ve savcıdan daha kıdemli.
Hâkimin yüzünü inceliyorum. Hayatım boyunca çok az böylesine ifadesiz yüz gördüm. Özenle oluşturulmuş bir donukluk. Sanıklar konuşurken sadece dinliyor. Yüzünde hiçbir ifade, duygu belirmeden sadece, dinliyor. Konuşmaları bölüp soru sormuyor. “Bırakınız konuşsunlar” der gibi bir hâli var. Savcı da öyle… Savcının önündeki ekranlardan izleyicilerin çoğu yüzünü göremedi ama ben görebildiğim bir yakınlıkta ve açıdaydım. Aynı ifadesizlik onda da vardı ve hatta mahkeme heyetinin tamamında.
Hüseyin Gün’ün ifadesi güldürmeyen kötü bir komedi gibiydi. Casusluk iddiasını reddederek, diğer kişilere de casusluk iftirası atamayacağını söyledi. Etkin pişmanlıktan yararlanmak ve örgüt üyesi olmak gibi iddiaları özellikle gri alanda bıraktı; netleştirmedi. Olayların tamamını manevi annesinin madde bağımlısı oğlunun kıskançlığına bağladı.

***

Türkiye’nin 21 yüzyıldaki hâli her ne olacaksa… Bugün adı tam da konmamış rejimin simgesi olacak Silivri. Ergenekon sürecinde başlamıştı bu; sanki belli insanlar için inşa edilmiş özel bir kamp…
Silivri’nin tutukluları meşhur olduğu gibi gidip gelenleri de dünya çapında isimler. Dönüş yolumda benim kısmetime en değerli ressamlarımızdan Bedri Baykam düştü.
Eve dönerken her bir yerimizi saran adalet saraylarını düşündüm. Böyle havalı isimler, iddialı laflar beni hep kuşkuya sürükler. Çok vaatkârların laf cömerti, eylem cimrisi olmaları gibi iddialı isimler de genellikle yararsızlığa işarettir. Adalet kördür, şekerim, sarayı olmaz!