Son zamanlarda siyasette artan milletvekili ve belediye başkanı transferleri, parti değiştirme tartışmalarını yeniden gündemin merkezine taşımıştır. Bu konuda sağlıklı bir tartışma yürütmek isteyenlerin, Tolga Şirin’in 4 Mart 2025 tarihinde T24’te yayımlanan “Siyasetin kara borsası: Milletvekili transferleri” yazısını okuması faydalı olacaktır. Şirin, parti değiştirme yasağını savunan ve serbestliği savunan görüşleri dengeli biçimde ele almakta, farklı ülkelerdeki düzenlemeleri karşılaştırarak bu iki yaklaşım arasında nasıl bir denge kurulabileceğini detaylı biçimde ortaya koymaktadır.

Parti değiştirme yasağını savunanlar genel olarak üç temel argüman ileri sürmektedir. İlk olarak, milletvekillerinin belirli bir partiye oy veren seçmenlerin desteğiyle seçildiği, dolayısıyla parti değiştirmenin seçmen iradesine aykırı olabileceği savunulmaktadır. İkinci olarak, parti değiştirmenin kişisel menfaat doğrultusunda gerçekleşmesi durumunda siyasi etik açısından ciddi sorunlar doğabileceği ve yasağın milletvekillerini daha tutarlı davranmaya zorlayabileceği ileri sürülmektedir. Üçüncü olarak ise sık parti değişikliklerinin parlamenter çoğunlukları istikrarsızlaştırabileceği ve hükümet istikrarını zedeleyebileceği ifade edilmektedir.

Buna karşılık parti değiştirme serbestisini savunanlar da güçlü argümanlar ortaya koymaktadır. Buna göre milletvekilleri yalnızca partilerine değil, seçmenlerine ve kendi vicdanlarına karşı da sorumludur. Parti değiştirme yasağı vekilin iradesini kısıtlayabilir. Ayrıca böyle bir yasak parti içi otoriterleşmeyi güçlendirebilir ve milletvekillerinin parti içindeki eleştirel konumunu zayıflatabilir. Bunun yanında yasakların fiilen dolanılabileceği, bu nedenle sorunu çözmek yerine daha karmaşık siyasal krizlere yol açabileceği de savunulmaktadır.

Bu tartışmaların her iki tarafında da güçlü ve rasyonel argümanlar bulunmaktadır. Ancak Türkiye açısından asıl mesele, parti değiştirme olgusunun kendisi değil, bu tartışmayı sürekli üreten yapısal siyasal zemindir. Hukuken ister anayasada ister Meclis İçtüzüğü’nde, ister kanunlarda düzenleme yapılsın; siyasi ahlakın kurumsallaşmadığı toplumlarda bu tür sorunları tamamen ortadan kaldırmak mümkün değildir. Çünkü mesele yalnızca rozet değiştirmek değildir. Bir siyasetçi bağımsız kalıp fiilen başka bir siyasi yapının çizgisini destekleyebilir. Dolayısıyla hukuki yasaklar tek başına çözüm üretmez.

Bu nedenle öncelikli mesele siyasal ahlakın güçlendirilmesidir. Ancak siyasal ahlakın yerleşmesi uzun yıllar gerektiren bir süreçtir. Bu nedenle kısa ve orta vadede yapılabilecek en gerçekçi şey, siyasal temsil mekanizmasını güçlendirecek yapısal reformları hayata geçirmektir. Bu noktada temel hedef, temsilcileri lider sultasından ve parti gölgesinden kurtarmak olmalıdır.

Aziz Nesin’in Zübük romanı, bu temsil krizini güçlü bir metafor üzerinden anlatır. Roman 1961 yılında önce Kağnı Gölgesinde İt olarak yayınlanmış, Zübük karakterinin öne çıkması ve popüler olmasıyla romanın adı Zübük olarak değiştirilmiştir. Sonraki baskılarda bu alt başlık devam etmiştir. Romanın temel mesajlarından biri, kendi gücü olmayan bir figürün, sığındığı yapının gölgesini kendi gücü zannetmesidir. Anadolu tabiriyle kağnının gölgesinde yürüyen itin, kağnı gölgesini kendi gölgesi sanarak, yersiz bir büyüklenme ve kibre kapılmasıdır. Siyasette de benzer bir durum ortaya çıkabilmektedir. Parti ve lider gölgesinde siyaset yapan temsilci, bu gölgeyi kendi siyasal gücü zannedebilir. Saye “gölge” demektir. “Sayesinde” ise, bir kişinin himayesi altında olmayı ifade eder. Siyasette bir temsilci, yalnızca parti gölgesinde var oluyorsa, bu durum gerçek siyasal temsilin zayıfladığını gösterir. Bu nedenle mesele yalnızca parti değiştirme meselesi değildir. Asıl mesele, temsilcilerin parti ve lider gölgesinden çıkıp kendi siyasal boylarının seçmen tarafından doğrudan ölçülebilmesidir. Gerçek siyasal güç, seçmenle kurulan doğrudan temsil ilişkisinden doğar. Bu sağlandığında hem demokratik temsil güçlenecek hem de parti değiştirme tartışmaları doğal olarak azalacaktır.

Bugün Türkiye’de aday belirleme süreçleri fiilen parti merkezlerinin kontrolündedir. Elbette bağımsız adaylık mümkündür. Milletvekilliği seçimlerinde bağımsız adaylar için bir ülke barajı bulunmamaktadır. Belediye başkanlığı seçimlerinde de bağımsız adaylık mümkündür. Ancak pratikte bu örneklerin son derece istisnai olduğu görülmektedir. Bu durum, siyasal rekabetin gerçek anlamda adaylar arasında değil, büyük ölçüde parti merkezleri arasında gerçekleştiğini göstermektedir.

Eğer bir milletvekili esasen parti listesi sayesinde, hatta çoğu zaman parti liderinin siyasi tercihi sayesinde milletvekili olmuşsa, parti değiştirmesi doğal olarak tartışmalı hâle gelir. Çünkü bu durumda seçmen oyunun önemli bir kısmı kişiye değil, partiye verilmiştir. Bu tür durumlarda parti değiştirme, seçmen iradesinin zedelenmesi ve parti kurumsallığının aşınması olarak algılanabilir.

Ancak siyasi partilerin zaman içinde ideolojik yön değiştirmesi, seçim sonrası politikalarının farklılaşması veya milletvekili ile parti arasında ciddi siyasal uyumsuzluk oluşması da mümkündür. Bu nedenle parti değiştirme olgusunu tamamen yasaklamak demokratik temsil mantığıyla bağdaşmaz. Esas mesele, temsilcinin seçmenle kurduğu doğrudan bağın güçlendirilmesidir.

Bu noktada en güçlü araç gerçek anlamda ön seçim mekanizmalarının uygulanmasıdır. Milletvekili adaylarının seçmen tarafından belirlenmesi durumunda, daha sonra yaşanabilecek parti değiştirme tartışmaları da farklı bir zemine oturacaktır. Böyle bir sistemde sorumluluk yalnızca milletvekiline ait olmayacak, aynı zamanda onu aday belirleme sürecinde destekleyen seçmen tabanı da sürecin doğal parçası olacaktır.

İkinci bir seçenek ise, 1991 seçimlerinde uygulanan tercihli liste sistemidir. Bu sistemde seçmen hem partiye oy vermekte hem de parti listesinde yer alan adaylar arasında tercih yapabilmektedir. Bu yöntem, adayların yalnızca parti merkezine değil, doğrudan seçmene karşı sorumluluk hissetmesini sağlayan bir mekanizma yaratmaktadır. Bu sistem uygulandığında siyasetçiler için parti liderine yakın olmak kadar seçmene yakın olmak da belirleyici hâle gelmektedir. 1991 seçimlerinde uygulanan tercihli liste sisteminin temsil gücünü gösteren en çarpıcı örneklerden biri Çorum milletvekili Aslan Adnan Türkoğlu’dur. Türkoğlu, 1991 genel seçimlerinde DYP listesinden alt sıralarda aday gösterildiği halde, seçimde DYP listesinden birinci çıkarak Çorum milletvekili seçilmiştir. Türkoğlu’nun siyasi hayatındaki en önemli iddiası, yalnızca parti listesi sayesinde değil, seçmen tercihi sayesinde milletvekili seçildiği idi. Nitekim tercihli liste uygulamasının mantığı da tam olarak budur. Seçmen yalnızca partiye değil, listedeki adaylara da doğrudan müdahale edebilmektedir.

Üçüncü seçenek ise, dar bölge seçim sistemidir. Bu sistemde ülke, milletvekili sayısı kadar seçim çevresine bölünür ve her çevreden yalnızca bir milletvekili seçilir. Böyle bir modelde aday faktörü, tıpkı belediye başkanlığı seçimlerinde olduğu gibi belirleyici hâle gelir. Partiler yalnızca parti kimliğiyle değil, o bölgenin seçmeninin benimseyeceği adaylarla seçim kazanmak zorunda kalır. Dar bölge sisteminin önemli avantajlarından biri, milletvekilinin parti merkezine değil, doğrudan seçildiği bölgeye karşı sorumluluk hissetmesidir. Bu durum temsilcinin lider ve parti baskısından kısmen bağımsız hareket edebilmesini sağlayabilir. Ayrıca dar bölgede seçmen kitlesi daha net olduğu için temsilci ile seçmen arasındaki doğrudan ilişki daha güçlü kurulabilir. Ancak bu sistemin sakıncaları da vardır. Dar bölge sistemi kümelenmiş oyları avantajlı hâle getirir. Oyları ülke geneline yayılmış ancak belirli bölgelerde yoğunlaşmamış partiler milletvekili çıkarmakta zorlanabilir. Bu durum özellikle küçük partiler açısından temsil sorununa yol açabilir. Ayrıca dar bölgede seçimler bazen toplumun yarısının desteklemediği adayların seçilmesi sonucunu doğurabilir. Bu sorunu azaltmak için bazı ülkelerde iki turlu seçim sistemi uygulanmaktadır. Buna rağmen dar bölge sistemi, temsilci ile seçmen arasındaki doğrudan bağı güçlendirdiği için parti değiştirme tartışmalarının daha sınırlı yaşandığı bir siyasal zemin oluşturabilir.

Ben ilk iki önerinin çok rahatlıkla uygulanabileceğini düşünüyorum. Üçüncü öneri Türkiye siyasi geleneği açısından henüz hazır olunmayan ve uygulamada başka sorunlar çıkarabilecek bir öneridir. Hangi öneri uygulanırsa uygulansın, asıl kurulması gereken, seçim sonrası halk-temsilci ilişkisini sağlayabilecek, bu bağı devamlı canlı tutacak bir mekanizmadır. Şu an temsilcinin bireysel çabası ve geleneksel yollar dışında, halk-temsilci bağını sağlayan ve hukuki bağlayıcılığı olan bir mekanizma yoktur. Dünyanın bazı ülkelerinde halkın memnun olmadığı milletvekillerini azletme (recall) uygulamaları vardır. Türkiye’de yüzbin seçmenin bir cumhurbaşkanı adayı göstermesi mümkündür. Bunun gibi somut göstergeleri olan ve hukuken bağlayıcı bir irade gösterme ilişkisinin kurulmasıyla bahsettiğimiz öneriler etkili hale gelebilir.

Bu tür mekanizmalar uygulandığında, parti değiştirme tartışmaları tamamen ortadan kalkmasa bile çok daha sınırlı ve daha rasyonel bir zemine oturacaktır. Çünkü seçmen tarafından doğrudan desteklenerek seçilen temsilciler, siyasi pozisyon değiştirirken seçmen iradesini daha fazla dikkate almak zorunda kalacaktır. Elbette ki ne siyasi partiler adaylar üzerindeki gölgeden, ne de genel başkanlar kurdukları sultadan kolay kolay vazgeçemezler. Bugünün siyasal ikliminde hiçbir partinin, hiçbir genel başkanın adayları bu denli serbest bırakması ve temsilciler üzerinde kendilerinden çok halkın etkili olmasını sağlamaları beklenemez. Türkiye’de hala 1983 yılında bizzat beş generalin yasama organı sıfatıyla yaptığı Siyasi Partiler Kanunu ile Milletvekili Seçim Kanunu uygulanmaktadır. Lider sultasını kurumsallaştıran bu kanunları 43 yıldır hiçbir siyasi parti değiştirmemiş, kaldırmaya cesaret etmemiştir. Yalandan “sivil anayasa” naraları atmak kolaydır. Sivil anayasa isteyen, önce işe siyaseti bu denli anti-demokratik kılan kanunlardan başlamalıdır. Zira nasıl bir anayasa yaparsanız yapın, siyaseti boğazlayan bu kanunlar yürürlükte kaldığı müddetçe, hiçbir anayasanın siyasetin arınmasına faydası olmayacaktır.

Sonuç olarak parti değiştirme tamamen yasaklanabilecek bir olgu değildir. Seçmen iradesini doğrudan yansıtan aday belirleme mekanizmaları kurulduğunda, bu tartışma çok daha sağlıklı bir zemine oturabilir. Ön seçimlerin güçlendirilmesi, tercihli liste sistemlerinin tartışılması ve temsilci-seçmen bağını güçlendirecek yeni istişare mekanizmalarının geliştirilmesi, Türkiye’nin demokratikleşme sürecine önemli katkılar sağlayacaktır.

Lider sultası ve parti gölgesi sürdükçe siyasetçiler gölgeyi kendi güçleri zannetmeye devam edecektir. Oysa demokrasi, gölgede büyüyen temsilciler değil, doğrudan halkın iradesiyle ölçülen temsilciler üretmek zorundadır. Türkiye’nin ihtiyacı olan şey, temsilcileri gölgenin dışına çıkaracak siyasal cesaret ve demokratik iradedir.Formun Üstü

Formun Altı