Dünyanın en önemli distopyalarından biri olan George Orwell’in 1984 romanı bize totaliter sistemi anlatır. Romanda pek çok insanın gözünden kaçan çok temel bir hakikat vardır; totalitarizm yalnızca zorla, polisle, cezayla kurulmadığıdır. Totaliterizm asıl olarak bilginin ve doğrunun tekeliyle inşa edilir. Dikkat edilirse Big Brother yalnızca bir lider değil, aynı zamanda yeni bir dilin, yeni bir zihniyetin, yeni bir dünyanın kurucusudur. “Yeni dil” yalnızca kelimelerin değişmesi demek değildir; kelimelerle birlikte düşüncenin sınırları çizilir, kavramlar yeniden tanımlanır ve insanın hakikati algılama biçimi kökten dönüştürülür.

Romanın kahramanı Winston Smith’in çalıştığı kurumun adı bile bu mekanizmayı ele verir: Doğrulama Bakanlığı (The Ministry of Truth - Minitrue). Winston’un yaptığı iş, eski gazeteleri ve eski haber nüshalarını düzeltmek, onları Big Brother’ın sözlerine ve sistemin ruhuna uygun hale getirmektir. Bir başka deyişle, geçmiş yeniden tasarlanır, hakikat yeniden yaratılır. Totaliter sistemin en önemli özelliği tam da budur; hakikati tekeline alması, doğrunun tek otoritesi haline gelmesi ve bilgiyi tek merkezden üretmesidir.

Totalitarizm bir ideoloji dışında hiçbir ideolojiye yer vermez. Muhalefete asla izin vermez. Muhalefet partisi olmaz; seçimde alternatif mümkün değildir. Seçim yapılırsa bile bir parti seçime girer, çünkü doğru tek bir partinin, tek bir kişinin, tek bir görüş dünyasının tekelidir. Alternatif fikri kabul etmek mümkün değildir. Oysa demokratik dünyanın totaliter sistemlerden ayrıldığı temel nokta, çoğulcu bir yapıya sahip olmasıdır. Yani tek bir doğru yoktur; herkes kendi doğrusunu savunabilir, bu doğrular rekabet edebilir, alternatif olarak topluma sunulabilir ve bir gün başarılırsa iktidara gelme ihtimali de vardır. Demokrasi dediğimiz şey, sadece sandık değildir; aynı zamanda hakikatin tek elde toplanmaması, alternatif görüşlerin rahatlıkla dile getirilebilmesidir.

Türkiye’de ise otoriterleşmenin, hatta totalitarizme doğru gidişin en tehlikeli kısmı, en kritik aşaması doğrunun tekelleşmesidir. Sık sık rabia işareti eşliğinde “tek devlet, tek millet, tek bayrak, tek dil” sloganları söylenir. Burada eksik bırakılan kısımlar da aslında herkesin malumudur: Tek din (derken Sünni-Selefi anlayış); tek parti derken elbette AK Parti; tek lider yani “o tek kişinin” kastedildiği açıktır. Ama bu “tekçilik” yalnızca bir kimlik siyaseti değildir; bunun doğal sonucu tek hakikat rejimidir. Tek hakikat, tek doğru, tek bilgi…

Peki AKP doğrunun tekelleşmesi için bugüne kadar ne yaptı? Hangi stratejileri izledi?
Birincisi, medyanın tekelleşmesini büyük ölçüde başardı. Artık istisna dışında hükümeti desteklemeyen, onun menfaatine yayın yapmayan, onun çizgisinde hareket etmeyen bir ana akım medya kuruluşu neredeyse kalmadı. Bu süreç çeşitli aşamalardan geçti: ATV–Sabah’ın Çalık Holding’e devredilmesiyle başlayan dönem, “havuz medyası” sisteminin kurulması ve farklı medya kuruluşlarının bu havuza dahil edilmesiyle genişledi. Doğan Medya’nın zoraki satışıyla birlikte büyük medya kitlesi yüzde doksan beşlerin üzerinde hükümeti destekleyen bir kıvama getirildi. Böylece iktidar yalnızca devlet gücünü değil, toplumun haber alma kanallarını da ele geçirdi.

İkincisi, karşıt yayın yapabilecek alternatiflerin diskalifiye edilmesi süreci yürütüldü. Özellikle 15 Temmuz’dan sonra çok sayıda televizyon kanalı ve yayın kuruluşu kapatıldı. Genellikle Kürt siyaseti, Alevilik, sol-sosyalist çizgide yayın yapan kanallar hiçbir gerekçe gösterilmeden kapatıldı. Yol TV, TV10, İmece TV, Hayat TV, Barış TV gibi kanallar bu süreçte susturuldu. Üstelik yalnızca televizyonlar değil; yıllarca kültür-sanat alanında yayıncılık yapmış yayınevlerinin (örneğin Evrensel) bir gecede yayın hayatına son verildi. Fetullahçı medya önce kayyıma devredildi, sonra kapatıldı. Hatta arşivleri bile silindi. Kapatma dışında, satın almaların engellenmesi, operasyonlarla el koymalar, baskı ve yıldırma gibi yöntemler de devreye sokuldu. 2020 yılında tam bağımsız merkez medya olma yoluyla yola çıkan Olay TV’nin yalnızca 26 gün yayın yapıp, hükümet baskısıyla kapanmak zorunda kalması hâlâ hafızalarda. Daha yakın zamanda ise bu diskalifiye sürecinin son örneklerinden biri Tele1’e yönelik kayyım atanması ve operasyon tehdidiyle görüldü.

Bu da yetmez. RTÜK eliyle cezalar, ekran karartmalar, ağır para cezalarıyla yayın kuruluşları ekonomik olarak işlemez hale getiriliyor. Gazeteler Basın İlan Kurumu’nun ilan yasaklarıyla resmi ilan gelirlerinden mahrum bırakılıyor. Yani bir kanal ya da gazete kapatılamasa bile ekonomik olarak çökertilerek yok ediliyor. Reklam veren özel kuruluşlar çeşitli yollarla baskı altına alınarak bağımsız medyaya reklam vermeleri engelleniyor. Sonuçta hakikatin alternatifi ya tamamen susturuluyor ya da yaşama şansı bırakılmıyor.

Üçüncü bir aşama var ki bu, artık toplumun bütün kesimlerini etkileyen bir mekanizma, korku iklimi. Cezalar, yaptırımlar, kapatma tehditleri doğal olarak medya mensuplarında bir tedirginlik yaratıyor. Sunucular, gazeteciler ve yorumcular bir süre sonra kendilerini “kendiliğinden” sınırlamaya başlıyor. İşte bu noktada baskı, geleneksel sansür olmaktan çıkıp daha tehlikeli bir şeye dönüşüyor: Otosansür. İnsanlar hem ekmek paralarını hem de kurumlarını korumak zorunda bırakılıyor. Sürekli soruşturma geçirmek, aynı cümleler yüzünden defalarca yargılanmak, insanları bezdiriyor; heyecan kırılıyor, direnç zayıflıyor, toplumun itiraz enerjisi aşınıyor.

Üstelik bu korku iklimi, sadece medya üzerinden değil, sıradan yurttaş üzerinden de pekiştiriliyor. Tweet atan insanların cezaevine konulduğu, düşünce beyanlarının ağır suç gibi muamele gördüğü bir ülkede, buna karşılık toplumun güvenliğini tehdit eden ağır suçların infaz paketleriyle hafifletildiği yönündeki algı büyüdükçe adalet duygusu da sarsılıyor. Bu tablo, korkuyu artırırken, aynı zamanda hukuka olan güveni de çökertiyor.
Bu süreçte bir diğer kritik araç ise aşırı cezalandırma politikasıdır. Özellikle düşünce suçları üzerinden yürüyen bu politika, TCK 216/3 gibi “dini değerleri aşağılama” suçunun geniş yorumlarla işletilmesiyle, TCK 217/A gibi “halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma” maddesiyle ve zaten en ufak bir eleştirinin bile TCK 299 kapsamında “Cumhurbaşkanı’na hakaret” sayılabilmesiyle güç kazanıyor. Gazeteciler ve toplumsal muhalefet, sürekli bu maddelerle karşı karşıya bırakılıyor. Bu da “konuşmanın” bile riskli hale geldiği bir toplumsal atmosfer doğuruyor.
Bütün bunların en tepesinde, en kritik noktada ise Dezenformasyonla Mücadele Merkezi bulunuyor. Bu yapı, fiilen şunu söylüyor: “Doğrunun tekeli bende. Benim söylediğim şey doğrudur. Benim söylediklerimin dışında doğru olma ihtimali yoktur.” İşte hakikatin tekelini kuran mantığın modern yüzü budur. Alternatif bilgi, belge ya da iddia, sistem dışına itilerek “yalan haber” etiketiyle yaftalanıyor; ardından da TCK 217/A gibi maddelerle cezalandırma tehdidine bağlanıyor. Orwell’in romanında “Doğrulama Bakanlığı” nasıl geçmişi yeniden yazıp toplumun hafızasını biçimlendiriyorsa, Dezenformasyonla Mücadele Merkezi de benzer bir işlev görüyor. 15 Temmuz üzerinden sürekli bir kurgusal tarih üretmeye çalışıyor; bununla da kalmıyor, hakikatin tekelini elinde tutarak alternatiflerin oluşmasını engelliyor.

Tam da bu yüzden, karşımızda sıradan bir otoriterleşme değil, giderek “tek doğrucu” olmaya çalışan bir totaliter sistem adayı var. Otoriter rejimler muhalefeti baskılar; ama “tek doğrucu” sistem muhalefeti sadece bastırmakla yetinmez, muhalefeti gayrimeşru ilan eder, hatta fikir düzeyinde bile “suç” haline getirir. Hakikat, bir tartışma alanı olmaktan çıkar; bir emre dönüşür.
Peki buradan nasıl çıkarız? Karamsar olmak zorunda mıyız?

Doğrunun tekeline karşı en doğru yol, çoğulculuğa sahip çıkmaktır. Muhalefet iktidar karşısında elbette tek ses olmalıdır; ama bu “tek ses” muhalefetin kendi içindeki çeşitliliğini yok ederek değil, tam tersine onu koruyarak kurulmalıdır. Çoğulculuk, bölünmüşlük değil; demokrasinin şartıdır. İktidarın karşısında yalnızca tek bir partinin, tek bir eleştiri kanalının, tek bir merkezî itirazın kalması, iktidarın işine gelir. Oysa farklı bakış açılarıyla, farklı toplumsal kesimlerin diliyle, farklı partiler üzerinden kurulan bir muhalefet hattı demokrasiyi güçlendirir. CHP’nin yanında DEM Parti’nin, Zafer Partisi’nin, İyi Parti’nin, Saadet’in DEVA’nın, Gelecek’in ve diğer siyasi damarların kendi seçmenleriyle, kendi dil ve itiraz biçimleriyle bu çoğulcu yapıyı canlı tutması gerekir.

İkinci olarak, artık “devletin açıklaması doğrudur” anlayışı eskisi kadar muteber değildir. Devlet yetkilileri hükümetin lehine olmayan hiçbir açıklama yapmadıkları gibi, açıklamalar zaten çoğu zaman hükümetin “süzgecinden” geçtikten sonra topluma sunulmaktadır. En nesnel meselelerde bile —depremde, maden patlamasında veya farklı bir faciada— bilgi önce iktidar açısından “uygun hale getiriliyor”, sonra vatandaşa haber diye aktarılıyor. Bu yüzden yurttaşın refleksi değişmelidir: Makamdan gelen her açıklamayı otomatik doğru kabul etmek değil; sorgulamak, karşılaştırmak ve teyit etmek şeklinde bir pozisyon almalıdır.
Üçüncüsü, alternatif kaynaklara sahip çıkmak, onları önemsemek ve yaymak zorundayız. Bugün televizyon dışındaki mecralarda, özellikle YouTube üzerinden bağımsızlığını korumaya çalışan çok sayıda yayıncı var. Tele2 Haber de bu çabanın önemli bir örneği. Tele1’e yönelik baskı ve operasyonların ardından pes etmeyen insanların yeniden bir araya gelip kısa sürede kurduğu ve büyütmeye çalıştığı bir platform. İşte bu tür mecralara kulak vermek, haberlerini önemsemek ve paylaşmak artık bir tercih değil; demokratik sorumluluktur.

Ve bazen yapılabilecek şeyler gerçekten çok basittir: Bir YouTube kanalına abone olmak mesela… Kimseye yük değildir, bedavadır. Ama o kanalın görünür olmasını sağlar, yaşamasını sağlar, büyümesine katkı sunar. Bugün doğrunun tekeline karşı halk kendi alternatifini kendi yaratmak, kendi yaşatmak zorundadır. Nitekim hakikat, tek kişinin tekelinde kaldığında toplum susar; ama hakikat çoğaldığında, demokrasi nefes alır.

Türkiye’nin ihtiyacı, “tek doğrucu” düzene teslim olmak değil; çoğulcu bir hakikat düzenini yeniden kurmaktır. Ve bu, sanıldığı kadar uzak ve zor değil. Yeter ki halk, hakikatin tekelleştirilmesine alışmasın. Yeter ki muhalefet, çoğulculuğu zayıflık saymasın. Yeter ki yurttaş, gerçeği aramaktan vazgeçmesin.