2004 yılı ceza hukuku bakımından hepimiz için heyecan verici bir yıl olarak
hatırlanmaktadır. Türkiye, Avrupa Birliği ile uyum süreci çerçevesinde uzun yıllardır
yürürlükte bulunan, 1926 tarihli Türk Ceza Kanunu’nu ve 1929 yılından beri
uygulanan Ceza Muhakemesi Usul Kanunu’nu yürürlükten kaldırarak ceza hukuku
alanında köklü bir reforma girişmişti. Ceza hukukunun doktrinel ve pratik birikimi
adeta imbikten süzülür gibi damıtılmış, kurumlar yenilenmiş, ceza adalet sisteminin
çok daha çağdaş ve insan haklarına paralel biçimde işleyeceğine dair bir umut
doğmuştu. Ancak bugün gelinen noktada bu umutlu atmosferin yerini ceza
hukukunun can çekiştiği duygusu almıştır.
Ceza hukuku, klasik benzetmeyle “kılıç ve kalkan”dır (Sword and Shield). Sıradan
yurttaşın hak ve özgürlüklerini koruma işlevi açısından kalkan, suç işleyen fail
karşısında cezalandırma gücü bakımından kılıç niteliği taşır. Bugün kalkanın büyük
ölçüde ortadan kalktığı, buna karşılık kılıcın son derece seçici ama keskin bir biçimde
kullanıldığı bir dönemdeyiz. İktidarın sürekliliğini tehlikeye düşürdüğü düşünülen
muhalif kesimler, başta CHP olmak üzere zaman zaman Zafer Partisi ve neredeyse
sürekli olarak DEM Parti çevresi bu kılıcın hedefi hâline gelirken, mağdurları
koruması gereken ceza hukuku kalkanı onlara yeterince koruyuculuk
sağlayamamaktadır. Yaşam hakkını, beden bütünlüğünü, cinsel dokunulmazlığı,
sağlıklı yaşam hakkını ihlal eden failler karşısında ceza hukukunun kılıcı çoğu zaman
işlememekte; buna karşılık siyasal iktidarı rahatsız eden söz ve eylemler karşısında
en sert biçimiyle devreye girmektedir. Dolayısıyla karşımızda, sadece teknik bir ceza
hukuku sorunu değil, bütün bir suç ve ceza siyasetine sinmiş bir zihniyet sorunu
bulunmaktadır.
Bu zihniyetin bataklığına saplandığı durumu altı büyük başlıkta toplayabiliriz. Elbette
eleştirimiz sadece bu altı başlık ile sınırlı değil. Gördüğümüz en önemlileri şunlardır:
1- Modern Ceza Hukukunun yüzlerce yılda oluşan ilkeleri mütemadiyen
çiğnenmektedir
Bu zihniyetin en çarpıcı görünümlerinden biri ceza hukukunda ilkelerin artık ilke
olmaktan çıkmasıdır. Ceza hukukunun asıl gücü, teknik ayrıntılarından çok üzerine
kurulduğu temel ilkelerden gelir. Masumiyet karinesi, lekelenmeme hakkı, kanunilik,
suçların ve cezaların belirliliği, şahsilik gibi ilkeler ceza adalet sisteminin omurgasını
oluşturur. Bugün bu omurga, sistematik ve yoğun bir saldırıyla karşı karşıyadır.
Masumiyet karinesi o kadar çok ihlal edilmekte, o kadar çok ayaklar altına
alınmaktadır ki artık korunan bir anayasal hak olmaktan ziyade günlük pratikte
kolaylıkla çiğnenen ve herkesin alıştığı bir istisnaya dönüşmüştür. Mesele otokratik
oligarşinin masumiyet karinesi ise, saniyesinde yayın yasağı ve internet bağlantısının
kesilmesi sağlanmaktadır tabi. Geri kalanlar ise, her adımı ve özel hayatın en
mahrem yerini yandaş basından canlı izleyebilir.

Terörle mücadele uygulamaları başta olmak üzere, suçların ve cezaların şahsiliği
ilkesi büyük ölçüde aşındırılmakta; insanlar bireysel fiilleri üzerinden değil, ilişkileri,
mensubiyetleri ve aidiyetleri üzerinden cezalandırılabilmektedir. Kanunilik ilkesinin
son yıllarda yaşadığı aşınma ise başlı başına bir problemdir. Kanun hükmünde
kararnameler döneminde (2017’de 694 ve 2018’de 700 sayılı KHK) ceza hukukunun
alanına idari yollarla fiilen müdahale edilmiş, kanunla düzenlenmesi gereken
alanlarda idarenin belirleyici olması normalleştirilmek istenmiştir. Oysaki AKP ve
MHP’nin bütün bu değişiklikleri 1 gün içerisinde parlamentoda kanunlaştırma gücü
varken, parlamento yoluyla değil, Bakanlar Kurulu tarafından yapılan KHK ile
yapılması kesinlikle bilinçli bir tercihtir. Kaldı ki, yapılan değişiklikler muhalefetin karşı
çıkacağı şeyler değilse, bu ancak ceza hukuku ilkelerini esnetme veya bunun gücünü
ölçme manası taşıyabilir.
Fatih Altaylı davasında Türk Ceza Kanunu’nun 310. maddesiyle kurulan bağlantılar
üzerinden 106. maddeden verilen yüksek cezalar ceza hukukundaki kıyas yasağı
ilkesine apaçık aykırıdır. Kanunda tanımlanmayan bir fiilden dolayı kimseye ceza
verilemez, bir fiil başka bir fiille kıyas yapılamaz ve hatta kıyas sayılabilecek ölçüde
geniş yorum bile yapılamazken; 310. maddeye “atfen” demek, atıf yapan zihniyetin
kıyas yaptığını ikrarıdır. Bu mesele belirlilik ilkesinin zayıflatılması, artık suç ve
cezanın öngörülebilirliği fikrinin dahi tartışmalı hâle geldiğini göstermektedir.
Böylece ilkeler, ilkeli bir hukuk düzenini kuran temel sütunlar olmaktan çıkmış, tam
tersine ihtiyaç duyulduğunda esnetilen veya görmezden gelinen boş sözlere
dönüşmüştür.

2- Sopaya dönüşen ceza hukuku ve aşırı cezalandırma (overcriminalization)
Bu süreci tamamlayan en önemli olgulardan biri de overcriminalization, yani aşırı
cezalandırma ve aşırı suç yaratma eğilimidir. Özellikle ifade özgürlüğü alanında
genişlemeyi değil, tam tersine daralmayı beraberinde getiren bir cezalandırma
siyaseti izlenmektedir. Halkı yanıltıcı bilgiyi yayma suçu olarak düzenlenen TCK
217/A, dini değerleri aşağılama suçunu içeren TCK 216/3 ve Cumhurbaşkanına
hakaret suçu olan TCK 299, bu dönemin adeta simgesel suçları hâline gelmiştir.
Siyasi iktidarı rahatsız eden eleştirel düşünce, gazetecilik faaliyeti ya da siyasal ifade
biçimleri kolaylıkla bu maddeler içine yerleştirilmekte, ceza hukuku kamusal
tartışmanın bir parçası değil, tartışmayı bastırmanın aracı hâline getirilmektedir.
Böylece ceza hukuku, demokratik toplum düzeninin korunması için başvurulması
gereken son çare (ultima ratio) olmaktan uzaklaşarak siyasal iktidarın ilk refleksi
hâline gelmiştir.

3- Cezasızlık iklimi: Suç işlemenin ödüllendirilmesi

Bu tablonun diğer yüzünde ise cezasızlık politikası yer almaktadır. Cezasızlık,
devletin cezalandırma yetkisini bilerek veya izlediği siyaset gereği ya hiç
kullanmaması ya da son derece çekingen kullanmasıdır. Böyle bir ortamda insanlar
işledikleri suçların karşılığını görmeyecekleri inancına kapılır ve suç işlemek daha
pervasız, daha rahat bir hâl alır. Cezasızlık genellikle nötr bir biçimde işlemez;
çoğunlukla fail seçer. Özellikle devlet görevlilerinin muhaliflere karşı işledikleri suçlar,
azınlık veya “öteki” olarak kodlanan gruplara karşı yöneltilen fiiller, kadınlara karşı
işlenen şiddet ve ayrımcılık vakaları çoğu zaman görmezden gelinebilir. Aynı fiili
işleyen iki kişiden biri muhalif bir gazeteci veya siyasetçi olduğunda hakkında derhâl
soruşturma başlatılırken, iktidara yakın bir kişi olduğunda çoğu zaman soruşturma
açılmaması bu sistemin en görünür göstergesidir.
Cezasızlık yalnızca soruşturma açmamak biçiminde değil, açılan soruşturmaların
kısa sürede kapatılması, takipsizlik kararlarının rutinleşmesi, zayıf iddianamelerle
kovuşturma yapılması, en hafif cezaların tercih edilmesi ve verilen cezaların
ertelenmesi ya da adli para cezasına çevrilmesi gibi çok katmanlı yöntemlerle işler.
Böylece ceza hukuku, mağdurlar açısından güvenilecek bir zemin olmaktan çıkar;
suç failleri açısından ise korkulacak bir mekanizma olmaktan uzaklaşır.

4- Düşman Ceza Hukuku: Otoriterizmin insan haklarına galibiyeti
Yukarıda sayılanlara paralel biçimde düşman ceza hukuku diyebileceğimiz bir
uygulama alanı giderek genişlemektedir. Düşman ceza hukuku, ceza hukuku
ilkelerinin toplumun belirli kesimlerine hiç uygulanmadığı, onların adeta hukuk öznesi
değil, bertaraf edilmesi gereken bir tehdit olarak görüldüğü anlayışı yansıtır. Bu
çerçevede şüpheli ve sanık hakları tamamen göz ardı edilmekte, ceza muhakemesi
kuralları bu kişilerin en aleyhine olacak şekilde işletilmektedir. Masumiyet karinesi
kâğıt üzerinde kalmakta, daha soruşturmanın başında insanlar azılı suçlular gibi
teşhir edilmekte, lekelenmeme hakkı hiçe sayılmakta, soruşturmanın gizliliği ilkesine
rağmen dosyaların en ince ayrıntıları medya üzerinden servis edilmektedir. CHP’li
belediyelere veya belirli sermaye gruplarına yönelik operasyonlarda ceza
muhakemesinin temel ilkelerinin açıkça çiğnendiği örnekler kamuoyu önünde
yaşanmaktadır. Savcılığın görevi, sanığın lehine ve aleyhine bütün delilleri toplamak
iken, yalnızca aleyhe olduğu düşünülen unsurlar abartılıp büyütülmekte, lehine
olabilecek hususlar görmezden gelinmekte yahut yok sayılmaktadır. Tutukluluğun
istisna olması gerekirken adeta cezaya dönüşmesi, ağır propaganda diliyle “yüzyılın
yolsuzluğu”, “örgüt lideri” gibi yargı kararı olmaksızın hüküm ifade eden sözlerin
kullanılması düşman ceza hukuku anlayışının dışavurumudur.
5- İnfaz hukuku: Yap-boz ama sadece boz..
Bu genel çerçeveyi tamamlayan bir diğer önemli başlık ise infaz hukukunun
bozulmasıdır. “Yargı paketi” ve “yargı reformu” gibi başlıklarla sunulan düzenlemeler,
gerçekte infaz kanununda yapılan sık ve parçalı değişikliklerle cezaevlerinin siyasal
ve toplumsal tercihlere göre boşaltılıp doldurulmasının yolunu açmıştır. Özellikle

ülkücü mafya çevrelerinin serbest bırakılması yönündeki talepler karşısında bir af
kanununun çıkarılması için gerekli olan nitelikli çoğunluk sağlanamayınca, infaz
kanunu üzerinden aynı amaca ulaşacak düzenlemeler yapılmıştır. Af Kanunları 3/5
çoğunluk yani en az 360 oy ile kanunlaşır. “Af” sözcüğünün toplum nezdinde olumsuz
bir anlamı da vardır. Bu sebeple iktidar, adı af olmayan affı, infaz kanununu bozarak
yapar. Böylelikle bir taşla iki kuş vurmuş olur. Zira “infaz düzenlemesi” sözü halkı
korkutmaz, af hissi yaratmaz. 151 oy bunun için yeterlidir. Daha ne olsun?
İnfaz düzenlemeleri denen örtülü aflarla, cezasını neredeyse hiç çekmeden dışarı
çıkanlar olduğu gibi cezasının çok küçük bir kısmını cezaevinde geçirerek infazını
tamamlayanlar da ortaya çıkmıştır. Buna karşılık henüz hakkındaki dava açılmamış
pek çok tutuklu cezaevinde kalmaya devam etmektedir. İnfaz kanununun bu kadar
sık değiştirilmesi hukuk güvenliğini ortadan kaldırmakta, hangi suçun nasıl infaz
edileceğinin öngörülemez hâle gelmesine yol açmaktadır. Toplumun adalet duygusu
da bu yüzden derinden yaralanmaktadır.

6- Başına buyruk mahkeme düzeni
Yargı bağımsızlığı, hukuk devleti ve demokrasinin olmazsa olmaz bir unsurudur.
Yargı organlarının kimseden emir talimat almaması gerekir. Keşke gerçekten de
durum böyle olsa. Yukarıda sayılan tüm sorunların üzerinde yer alan ve durumu daha
da ağırlaştıran mesele ise yargı düzeninin genel işleyişidir. İlk derece mahkemeleri,
istinaf ve temyizden oluşan üçlü yapı üzerinde Anayasa Mahkemesi kararlarının
bağlayıcılığı bulunmaktadır. Anayasa’nın 153. maddesi açıkça AYM kararlarının
yasama, yürütme ve yargı organları dâhil, gerçek ve tüzel kişiler yani herkes için
bağlayıcı olduğunu belirtmektedir. Buna rağmen bazı ilk derece mahkemelerinin
Anayasa Mahkemesi kararlarını uygulamaktan bilinçli olarak kaçınması, hukukun
üstünlüğünün fiilen askıya alındığını göstermektedir. Siyasi iktidarın hoşuna gitmeyen
kararların uygulanmaması, bunun da “bağımsız yargı” söylemi arkasına gizlenmeye
çalışılması, gerçekte cezanın bir hukuk aracı olmaktan çıkarak siyasi bir sopaya
dönüştüğünü açıkça ortaya koymaktadır. Bağımsızlıkla başına buyruk olma halini
birbirine karıştırmamak gerekir.

Sonuç olarak bugün Türkiye’de yürütülen suç ve ceza siyasetinin yurttaşlara güven
ve adalet duygusu veren bir niteliğe sahip olmadığı açıktır. Ceza hukuku ilkelerinin
aşındığı, cezaların bazıları için ağırlaştırıldığı, bazıları için fiilen ortadan kaldırıldığı,
düşman ceza hukuku anlayışının yaygınlaştığı, infaz sisteminin popülist siyasetle iç
içe geçtiği bir düzende insanlar ya “nasıl olsa bir şekilde kurtulurum” diye
düşünmekte ya da “iktidarın hoşuna gitmeyen en küçük söz bile başıma felaket
açabilir” kaygısıyla yaşamaktadır. Böyle bir tabloda ceza hukuku artık mağduru
koruyan bir kalkan değil, siyasetin ihtiyaç duyduğunda kullandığı bir kılıç görünümü
kazanmakta; hukuk devleti ise yalnızca metinlerde kalan bir ideal hâline gelmektedir.