Bir ülkenin kaderi, çoğu zaman en parlak fikirlerle değil; o fikirleri hayata geçirecek doğru insanların doğru yerlere gelmesiyle belirlenir. İşte bu yüzden “liyakat” yalnızca bir kavram değil, bir devletin omurgasıdır. O omurga zayıfladığında ise ayakta kalmak zorlaşır.

Bugün Türkiye’de yaşadığımız birçok sorunun temelinde, çoğu zaman göz ardı edilen ama etkisi her alana sirayet eden bir gerçek var: Liyakatsizlik.

Siyasette var…

Ticarette var…

Devletin en alt kademesinden en üst yönetimine kadar var…

Artık bir insanın ne bildiğinden çok, kimi tanıdığı soruluyor.

Ne kadar donanımlı olduğundan çok, hangi kimliğe ait olduğu tartılıyor.

Başörtülü diye birini yok sayan da var, başı açık diye öteleyen de…

Sağcı mı, solcu mu diye etiketleyen de var, “bizden mi değil mi” diye sınıflandıran da…

Bir milletvekilinin yakını mısın, bir bakanın çevresinden misin, bir yerlerden “referansın” var mı…

Bunlar, ehliyetin ve emeğin önüne geçmiş durumda.

Oysa liyakat; ne inançla, ne kimlikle, ne de ideolojiyle ölçülür.

Liyakat, yalnızca bilgiyle, tecrübeyle ve vicdanla ölçülür.

Ama biz bu teraziyi bozduk.

Geçtiğimiz günlerde yaşadığım bir olay, bu gerçeği yüzüme çok daha sert çarptı.

11 yaşındaki çocuğum yüksek ateşle hastaneye kaldırıldı. Bir gün önce influenza teşhisi konulmuştu. Hastanede işini iyi yapan bir doktora denk gelmemiz büyük bir şanstı; teşhis netleşti ve yatış kararı verildi.

Ancak asıl mesele o noktadan sonra başladı.

Üç hemşire, çocuğuma serum takmak için tam sekiz kez damar yolu açmayı denedi. Sekiz deneme…

Bir çocuğun canı üzerinden yapılan sekiz başarısız deneme…

Bir bardak su istedim. Ateşten dudakları kurumuş, bitkin düşmüş bir çocuk için…

Cevap netti: “Kantinden almanız gerekiyor.”

O an anladım ki mesele sadece bir sağlık hizmeti eksikliği değildi.

Mesele, bir sistem sorunu…

Mesele, liyakatin yok sayılmasıydı.

Çünkü liyakat olsaydı;

O damar yolu tek seferde açılırdı.

O su, hiçbir prosedüre takılmadan o çocuğa uzatılırdı.

Bugün biz;

Bir serum takamayan ellere sağlığımızı,

Bir bardak suyu esirgeyen anlayışlara insanlığımızı,

Liyakatsiz kadrolara ise geleceğimizi emanet ediyoruz.

Bu sadece sağlıkta değil…

Eğitimde, güvenlikte, ekonomide… hayatın her alanında karşımıza çıkıyor.

Bir zamanlar devletin en kritik kurumlarına, yeterliliği değil bağlılığı esas alan yapıların nasıl sızdığını ve nelere mal olduğunu acı tecrübelerle gördük. Aynı hataları farklı biçimlerde tekrar etmenin bedelini ise toplumun tamamı ödüyor.

Liyakatsizlik;

Adaletsizliği doğurur.

Adaletsizlik güvensizliği…

Güvensizlik ise çöküşü.

Ve en tehlikelisi şu:

Bu durum normalleşmeye başlıyor.

Oysa hiçbir toplum, yeteneği geri plana itip aidiyeti öne çıkararak büyüyemez.

Hiçbir devlet, ehil olmayan kadrolarla güçlü kalamaz.

Bugün yeniden hatırlamak zorundayız:

Bir ülkeyi ayakta tutan şey sadakat değil, ehliyettir.

Bir kurumu güçlü yapan şey yakınlık değil, yetkinliktir.

Ve bir çocuğun canı söz konusuysa…

Orada hiçbir bahanenin yeri yoktur.

Liyakat, bir tercih değil; bir zorunluluktur.