Birkaç gün önce girdiğimiz 2026, gazetecilik mesleğindeki 30’uncu yılım. Kariyer odaklı sohbetlerde bir ‘buz kıran’ olarak hep şu cümleyi ederim: “Gazetecilik kariyerimi oturarak yaptım.”

Medya hiçbir zaman kollarını açıp mesleğe yeni başlayanları beklemedi, hep zordu. Bir kez girdin; kalman da kolay değildi. Öyle ya da böyle bazıları için babadan oğula/kıza geçen bir meslekti… Kimi soyadlarını taşımak, aileden olmak, ailenin bir yakını olmak bazıları için kariyer yolculuğunu kolaylaştırıyordu.

Üniversite birinci sınıfı bitirir bitirmez 1996’da bir yerel gazetede çalışmaya başladım. İki ayın sonunda sosyalist patronum vadettiği maaşımı vermeyince ayrıldım. Ardından Yeni Günaydın gazetesinde stajyer olarak işe alındım. Elbette sigortam yapılmadı; yol parası bile verilmedi. Gazetede tanıştığım herkes “Yol yakınken dön. Sakın gazeteci olma” diyordu. Haber merkezinde sırf yılıp gideyim diye bana hiçbir iş yaptırmadılar. Ben kariyerimi her gün hiçbir şey yapmadan, rahatsız bir koltukta aylarca oturabilmeye borçluyum.

Kariyerimdeki ikinci itici güç ise Susurluk skandalıdır. Suç örgütü lideri Abdullah Çatlı ve Özel Harekât Dairesi Başkan Vekili İbrahim Şahin'in bir düğünde çekilmiş fotoğrafları, skandalı başka bir boyuta taşımıştı. Ilıcakların sahibi olduğu Akşam Gazetesi’nden bir ekibin o fotoğrafın sızmasında payı/hatası olduğu konuşuluyordu. İşte o ekip Yeni Günaydın’a gelince benim rahatsız koltuklardaki sabırlı oturuşlarım bitmişti. Artık bazen kıdemli muhabirlerin yanında, bazen tek başıma haberlere gönderiliyordum.

CV’mi paylaşıyormuşum gibi olmasın ama daha sonra en uzun Hürriyet’te olmak üzere hep gazetelerde çalıştım. Hürriyet o zaman gerçekten basının amiral gemisiydi. Biz çalışanların uyması gereken mesleki etik kuralları vardı ve bunlar sağda solda duvarlarda asılıydı. Hürriyet meslek ilkelerini belirlemek için iki kitap çalışması bile yapmıştı. Kitapları Faruk Bildirici yazmıştı.

AKP İKTİDARI VE MEDYA

Benim Hürriyet Gazetesi, Ekonomi Servisi’nde işe başlamamla AKP’nin iktidara gelmesi aynı günlerdedir; Kasım 2002. Kendi kariyerim üzerinden basın tarihi anlatmak değil niyetim. O dönem medya kuruluşlarının yaptığı en büyük hataya değinip geçeceğim. Medya kuruluşları yok edici bir rekabetin içindeydi. İlk ilmek orada çözüldü gerisi çorap söküğü gibi geldi. El konulan medya kuruluşları, iktidarın tavsiyesi üzerine daha önce bu alanda faaliyet göstermemiş kişiler tarafından satın alındı. Müthiş bir patron değişikliği süreci başladı. Adeta siyasi bir mühendislikti yapılan; yeni bir inşa dönemi! Medya patronluğu futboldaki yedek kulübelerini andırıyordu; takati kesilenin yerine yeni oyuncu havuza -pardon sahaya- sürülüyordu.

Aynı yıllarda ‘cemaat’ olarak anılan Fetullahçılar da medya pastasından daha büyük dilimler kopardı. Kendini liberal, sol ve liberal sol olarak tanımlayan birtakım bilindik ve itibarlı isimlerin kendilerini bu çarkın emrine sunmaları da bu dönemde arttı. Göğsünü yumruklayarak çığıranlar sirkte gösteri yapmaları gerekirken gökten zembille indi ve medya mahallesine kondu. Kepazelik dönemidir bu; henüz tespit edilmemiş delillerin ve mahkeme kararı henüz verilmemiş tutuklamaların önceden haber yapıldığı.

Herhangi bir konuda “Ama bu işte bir terslik var” diyen herkes hapse kondu. Daha şanslılar, dört bir yandan parmak sallanarak ve “Tçık, tçık, tçık” sesleri eşliğinde aşağılandılar. Amiyane deyimle cumhuriyete ve kazanımlarına çakmak, ergen tavırlı aydınımızın(!) alamet-i farikasıydı. Kibirlerinden “Yetmez ama evet” diyerek tarihin en büyük manipülasyonlarından birine imza attı aydınımız(!). Kibir dediğim savunmak zorunda kaldıkları haksızlıkları ve hukuksuzlukları tatlı bir perdeyle örtmek için ‘yetmez’ demiş olmaları…

ÇALINAN GAZETECECİLİK İTİBARI

Medya patronları ve medyadaki yöneticiler hızla değişirken sirk kaçkını bu yüksek sesli yeni gazetecilerin(!) karşısına kariyer basamaklarını tırnaklarıyla kazıyarak çıkan gerçek gazeteciler oturtuldu. ‘Karıştır-kaynaştır’ uygulamalarını andıran bu eşleştirmelerde yıllarca çalışılarak, emek verilerek oluşturulmuş gazetecilik itibarları, bu sirk kaçkınlarına kaldıraç olarak kullanıldı. Bu da çoğunlukla muhalif tarafta kalmış gerçek gazetecilerin en büyük günahıdır -bana göre. Farkında olmadan bu sirk kaçkınlarına meşruiyet verdiler. Bu operasyon elemanları, gerçek gazetecilerin itibarını resmen çaldı. Gerçek gazeteciler kullanıldılar –ezcümle.

OPERASYONLAR BİTMEDİ, PARTİ BİTTİ

Bu dönemde çok gazeteci işsiz kaldı. Şu sıralar bizim aslında epey küçük medya mahallesinde kime denk gelsem “Ay iyi ki şuradaki işim/projem olmamış” veya “İyi ki işsiz kalmışım” diyor. Bugün 10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü. Bizi bugün işsiz kaldığımıza şükreder hâle getirdiler. Malum haftalardır yine kimi zembille inmiş medya çalışanlarının ahlakdışı ve/veya yasadışı partilerini konuşuyoruz. Anlaşılan parti bitti ama operasyonlar hâlâ sürüyor.

İnsanların yasaları çiğnemedikleri, başkalarını zorlamadıkları/ mecbur bırakmadıkları, hiyerarşik üstünlüklerini kullanarak ekip arkadaşlarını istismar etmedikleri yaşam tarzları, çılgın partileri, iki veya daha fazla kişinin dahil olduğu seks aktiviteleri bizi neden ilgilendirsin?

Açık açık söyleyeyim sadece yasaklı madde değil sigara içenlere karşı bile pek iyi gözle bakmıyorum ben. Hangisi olursa olsun bağımlılığa düşmüş insanlara, bu meretten kurtulmaları için yardım edilmesi gerektiğine inanıyorum. Sıkıntının bir yanı kapalı kapılar ardında bu faaliyetlere girenlerin göz önünde ‘ahlakçılık’ oynamalarıdır. Diğer yanı ise bu kepazeliğin tüm sektörün ve medya çalışanlarının itibarını tüketmesidir.

Dün Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC), 10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü için çok anlamlı bir konferans düzenledi ve ‘Gazetecilikte İşsizlik Krizi’ini ele aldı. Mesleğimizin kıdemlileri Sibel Güneş, Zeynel Lüle, Mustafa Aşçıoğlu, Uğur Güç, Bülent Biricik ve avukat Gökhan Küçük değerli görüşlerini paylaştılar.

Ne diyelim çalışamayan gazetecilerin de günü kutlu olsun!