CHP Lideri Özgür Özel, bu hafta da partisinin TBMM Grup Toplantısı’nda kürsüye çıkıyor. Kurultay tartışmaları, yeni yol arayışı ve Kılıçdaroğlu cephesinin hamleleri gündemdeki yerini korurken, Özel’in konuşmasında hem parti tabanına hem de kamuoyuna dikkat çeken mesajlar vermesi bekleniyor.
CHP Lideri Özgür Özel konuşuyor:
Kıymetli misafirlerimiz, il başkanlarımız, belediye başkanlarımız, ilçe başkanlarımız ve sesini duyurmak, bizimle dayanışma içinde olmak ya da bizim desteğimizi almak üzere çareyi Cumhuriyet Halk Partisi grubunda gören çok değerli konuklarımız, hepinizi ayrı ayrı selamlıyorum, hepiniz hoş geldiniz.
Televizyonlarından izleyenlere, radyolarından dinleyenlere saygılarımızı sunuyoruz. Yoğun bir haftanın ardından grup toplantımızda yeniden bir aradayız.
"İŞGALİN ARDINDAN ANKARA'DA OTURMADIK"
Partimize yönelik saldırının, işgalin ardından Ankara'da oturmadık. Zaten partinin hedefte olmasının sebebi de çeşitli ihtarlara, telkinlere rağmen Ankara'da oturmak yerine nerede olmamız gerekiyorsa orada olduğumuz, yerel seçim sürecinde 105, devamında 9'u tematik, 21'i büyük halk buluşması 30, ardından Saraçhane ile başlayan 111 mitingle sahada ve sürekli milletimizle birlikte olduğumuz için partimize yönelik saldırıların sonucunda alınan butlan kararı ve ardından devletimizin polisi, milletimizin evlatları polisleri kullanarak 15 katlı binadan çıkarıldıktan sonra bu hafta sonu en son dün pazartesi günü 15. ilimizde milletimizle buluştuk.
Köy köy, belde belde... Köy köy, belde belde, şehir şehir gidiyoruz ve milletimizle kucaklaşıyoruz. Cadde cadde, sokak sokak, meydan meydan mücadelemizi büyütüyoruz. Yeni siyaseti, temiz siyaseti, cesur siyaseti, teslim olmayan, başkasının planına göre değil, milletin hesabına göre yapılan siyaseti milletimizle birlikte ilmek ilmek örüyoruz. Belki makamlar yok, binalar yok, şatafatlı sahneler yok, hiç olmadı, hiç kullanmadık. Ama bazen bir kamyon kasasının arkasında, bazen bir traktör römorkunun arkasında, bir kahve sandalyesinin üstünde ya da bir bankın üzerindeyiz ama milletin gönlündeyiz.
"DEMİRTAŞ'IN SELAMLARINI ALDIK"
Bu hafta önce Diyarbakır'daydık, Diyarbakır sokaklarındaydık. Baskılardan, kayyımlardan çok çeken o şehrin bizi en iyi anlayacağı şehir olduğunu biliyorduk. Diyarbakır'a adımımızı attık ve birtakım tartışmaları da geride bırakmıştık ama bizi karşılayan Diyarbakır'dan kıymetli bir isim dedi ki 'Dün akşam üzerimde bir selam var' dedi. Dün akşam gece avukatlarını çağırmış, Genel Başkanı karşılayacağını, toplantıda olacağını duydum, onun üzerinden Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Özgür Özel'e selamlarımı ilet, şehrimize hoş gelmiş dedi. Sayın Demirtaş'ın selamlarını aldık, başımızın gözümüzün üzerine koyduk.
Ulu Camii'de cuma namazını kıldık. Esnaflarımızla buluştuk. Dört Ayaklı Minare'ye vardık. Rahmetli Tahir Elçi'nin, Barış Elçisi Tahir Elçi'nin katledildiği yere çiçeklerimizi bıraktık. Rojin'in, Gülistan'ın acılı annelerinin yasını bir kez daha paylaştık. Köşk mezrasında çiftçilerin, köylülerin, üreticilerin bitmeyen dertlerini dinledik. Onlarla birlikte biçerdöverle buğday hasadı yaptık. Diyarbakır'ın iş insanlarıyla buluştuk, sivil toplumuyla buluştuk. Muhtarlarımızın armağan ettiği, muhtarımızın armağan ettiği 36 taşlı iktidar tespihimizi aldık.
İnancımızı, umudumuzu pekiştiren, bizi bağrına basan Diyarbakır'dan en sıcak duygularla ayrıldık. Diyarbakır'a yürekten teşekkür ediyor, Diyarbakır'ı gönülden selamlıyorum."
Ertesi sabah Antep'e geçtik. Geçerken Nizip... Öyle 'Nizip'ten geçip gitmek o kadar kolay değil' dedi. Yüzlerce araç, binlerce kişi, Nizip yol üzerinde, Nizip sınırında, bir benzin istasyonunda günün ilk kendiliğinden mitingini yaptık.
Varınca Gaziantep'e, iş dünyasıyla, işçilerle, sendikacılarla, sivil toplumla bir araya geldik. Esnaf ziyareti yapamadık. Kalabalıktan, izdihamdan sokakta esnafa doğru adım atamadık. Girdiğimiz bir iki dükkanı baktık ki girmek mümkün değil, çıkmak mümkün değil, esnafı selamlayı selamlayı, binlerle, on binlerle beraber Balıklı Park'a doğru gittik. Orada bir bank bulduk, üstünden Gaziantep'in inancını, Gaziantep'in kararlılığını hep birlikte paylaştık.
Eyüp Sultan Mahallesi'nde bir kamyonet kasasının üstünde ya da ev kadınlarının yer sofrasında çaylarını içtik, sohbet ettik. Nerede durduğunu dosta düşmana gösteren Gaziantep'in yiğit insanlarına da yürekten teşekkür ediyorum.
"SANA OTOBÜS DE ALACAĞIZ DİYEN TEYZEM..."
Dün günlerden İzmir'di. İzmir'de Küçük Menderes havzasındaydık. Bir günde 6 ilçemizi ziyaret ettik. Bayındır'da çiçek üreten kadınlarla sabah kahvaltısı sofrasında buluştuk. 'Üzüntüden 4 kilo verdim' diyen, 'Üzülme, sana otobüs de alacağız, bina da yapacağız' diyen teyzemin gözyaşlarında, ülke için hem hüzünlü ama bir o kadar da inançlı insanlarımızın kararlılığında gücümüze güç, inancımıza inanç kattık.
Ödemiş'te rahmetli Ecevit ile aynı meydanda bir römork kasasının üzerindeydik. Kiraz'da aşure dağıtırken, Beydağ'da keşkek döverken, Tire'de sokaklara sığmazken binlerle, on binlerle birlikteydik.
Kordon'a... Son olarak Konak'a, Kordon'a gittik. Zira, bir sokak arkasındaki babaevimize, Sultan-Butlan ittifakından sonra bir gece yarısı, bir Babalar Günü'nde oranın iyice boş olduğundan istifade yapılan işgalden sonra çok çok ısrarla çağırmalarına rağmen 'Siz o gerilimi sürdürmeyin' dediğimizde zaten yakında bir yeri bize bürolarını, iş yerlerini bir partilimiz yeni il binamız olarak, seçilmişlerin il binası olarak verdiler demişlerdi. Geçtiler orada çalışmaya başladılar. Dün 6. ilçe Konak'a gidip il binasında seçilmiş il başkanını görelim dedik, ne de görelim? Önünde 10 binleri gördük, 10 binlerle birlikte İzmir'de bir kez daha kucaklaştık.
Bir yanda, bir yanda bir mahkeme kararıyla mutlak sultanın mutlak butlandan partiyi bölme umutlarıyla ve onun teklif ettiği görevi kabul eden bir avucun yalnızlığı, bir avucun yalnızlığı bir yerde; İzmir'de yüz binlerin kararlılığına yürekten teşekkür ediyorum.
ROJİN'İN AİLESİNİN MESAJINI İLETTİLER: HALA İNTİHAR ETTİ DİYENLER VAR
Biraz önce söyledim, Diyarbakır'da iki ziyaret. İki anneye, kardeşlere borcum var, sözüm var. Rojin Kabaiş'in ailesinin yanındaydık. Soruşturmanın başlangıcından adli tıp aşamasına kadar şüpheler ve ailenin kaygılarının, ailenin şüphelerinin, ailelerin sorularının yanıtlanmadığı bir süreç yaşanıyor. Israrla söylediler, ısrarla söylediler. Dediler ki annesi, babası, kız kardeşi... Baba Diyarbakır'da oturuyor, Iğdır'da bir minare inşaatında elleriyle taş taşıyor, izin günlerinde Van'a koşup evladı için adalet arayışını sürdürüyor.
Ve aile diyor ki, 'Rojin'in vücudunda iki tane erkek DNA'sı bulundu. Halen daha bize suyun içindeki 15 günden sonra bile bulunan bu iki erkek DNA'sı için hiçbir şey demeyip ısrarla Rojin intihar etti, bunu kabul edin diyenler var. Bunu böyle söyler misiniz?' Ben dedim ki, 'Biz bunları okuduk ama bunu böyle söyleyeyim mi?' Annesi dedi ki 'Söyle', kız kardeşi dedi ki 'Söyle'. Babalarını aradılar, babaları dedi ki 'Allah aşkına söyle. Bunları konuşun ki millet bilsin'. Rojin Kabaiş'in ailesinin adalet arayışından hepimizin haberinin olması, onların hiç olmazsa bir miktar daha umutlanmasına, toplumun bu noktada kendilerine sahip çıkacağına olan inançlarına katkı sağlayacak.
"GÜLİSTAN DOKU'NUN ANNESİ İLK GÜN GİBİ İKİ GÖZÜ İKİ ÇEŞME"
Gülistan Doku'nun annesi ilk gün nasıl, söyle... Gördünüz diyor ki, 'İlk günden beri yanımızdaydınız' diyor. Olmaya devam edeceğiz. İlk gün iki gözü iki çeşmeydi, yine iki gözü iki çeşme.
Tabii büyük bir mücadele verdi. Sadece Cumhuriyet Halk Partisi kadın kollarımız, hukukçu milletvekillerimiz, tüm milletvekillerimizin yanında, parlamentodaki muhalefet partileri sahip çıktılar. O dönemde, o dönemde hiç unutulmasın, şehrin bürokrasisi... Ve orada şüpheli sözler söylediğimizde 'Devletin valisine ne diyorsun?', 'Emniyet müdürüne ne diyorsun?', 'Polise mi bunu söylüyorsun?' diyen dönemin İçişleri Bakanı...
Şimdi karşılaştığımız durum: Heyetimiz gidip rapor ettiğinde ilk tebrik edenlerden biriydim. Orada Tunceli'de bir kadın Cumhuriyet Başsavcısı, adındaki o 'Cumhuriyet' unvanını bugünlerde en çok hak edenlerden bir tanesi. Her şeye rağmen 1,5 yıldır, öyle 1 aydır 2 aydır değil, göreve atandığı günden beri kararlılıkla bu işin üstüne gidiyor. Gülistan'ın annesi ona bir Kürtçe 'Allah ondan razı olsun' diyor, dönüyor bir de Türkçe 'Allah ondan razı olsun' diyor.
"BÜROKRASİYE LAF EDİNCE VATAN HAİNİ İLAN EDİLİYORDUK"
Ve o kadın Cumhuriyet savcısının yürüttüğü soruşturmayla, bizim arkadaşlarımız basın toplantısında oradaki bürokrasiye laf söyleyince neredeyse vatan haini, devlet düşmanı ilan ediliyorduk. Dönemin İl Emniyet Müdürü tutuklu, dönemin Valisi tutuklu, Valinin oğlu tutuklu. İşaret edilen kişi Amerika'da tutuklu, ümit ediyoruz en kısa zamanda Türkiye'ye teslim edilecek.
Ancak annenin ve kardeşlerin yine de bir feryadı var ve diyorlar ki, 'Biz bir an önce bir mezarımız olsun istiyoruz.' Bir de emniyet aşamasına gelindi. Bize dediler ki 'Emniyet sürecinde de 24 tane ağır şüpheli var, sanki iş orada durdu' diyor. 'Aman gidip bunu söyleyin, siz konuşursanız bu işler ilerliyor' diyor. Bir bunu söylüyor, bir dönüyor kadın Cumhuriyet savcısına dua ediyor.
Biz de Gülistan'ın annesinin hiç olmazsa mezarına kavuşması için ve artık o gözyaşlarının bir yerde durup, yasın tutulup, artık onun da hayatının bundan sonrasını, elbette evladının yasını tutan ama hiç olmazsa evladının mezarını bilen (ki bu en önemli insan haklarından bir tanesi), bir annemiz olarak hayatını sürdürmesini ümit ediyoruz. Bu konudaki kararlılığımızı bir kez daha vurguluyorum.
Değerli arkadaşlar, biz Ankara'da binalardan çıkıp gidince...
NATO TUTUKLAMALARINA TEPKİ
Biz yerlerdeki heyecanı, desteği, enerjiyi görünce, daha önce görmediğimiz bir öfkenin bir enerjiye, o enerjinin bir kararlılığa dönüştüğünü görünce zaman zaman diyoruz ki 'Bir şeyler oluyor'. Bıraktığımız Ankara'da da bir şeyler oluyor. Öyle Ankara'ya değil ama Erdoğan'a yakışan, bugünkü iktidarın yönetim anlayışına yakışan ama hepimizi utandıran bir şeyler oluyor.
NATO zirvesi olacak, yabancı liderler gelecek diye kendi insanına çile tasarlayan, güvenlik önlemlerini artık akıl almaz boyutlara taşıyan, Meclis'i kapatan, bakanlıkları kapatan, kamu kurumlarını kapatan, sokakları kapatan bir acayip olağanüstü hal var, bu ayrı. Bir de NATO zirvesi sırasında protesto gösterileri olabilir şüphesiyle yapılan operasyonlar, gözaltına alınan 225 kişi ve bunların 178'inin tutuklanması var.
Bunu, bunu kimse, kimse böyle cümlede kullanıp, tweette atıp, işte bir tepki gösterip, sonra da sakın normalleştirmesin. Burada yapılan meselenin, burada yapılan meselenin bırakın Türkiye'de hani yaşananlar açısından, aileler açısından, eş, dost, çocuklar açısından, demokrasi açısından yaşanan her şey bir yana, her şey bir yana; bu ülkede 2014 yılının kasım ayında bu Meclis'e, Meclis ya, Türkiye kanun devleti ya, kanunlar Anayasa'ya uygun çıkacak ya, bu Meclis'e o dönemin Adalet ve Kalkınma Partisi, Adalet Bakanlığı'ndan, İçişleri Bakanlığı'nın da görüşleri alınarak o dönemde Bakanlar Kurulu'ndan bir kanun tasarısı sevk ettiler. O zaman tasarı vardı.
O kanun tasarısıda iki başlık vardı, iç güvenlik paketinin içinde yer alan. Bunlardan bir tanesi önleyici gözaltıydı. Diğeri koruyucu gözaltıydı. Kasımda sevk edildi ve 2015'in martında kanunlaşana kadar dünya kadar kar tartışıldı. Meclis'te, komisyonda savunurlarken dün gibi hatırlıyorum, 'Alman hukukunda var' dediler. Açtık Alman hukukundaki kısmı okuduk. Bir kanun nasıl uygulanmalı diye Alman hukukunda kanun çıkmış ama uygulamacıya yön gösteren katalogları okuduk. Tercüme ettik, getirdik.
Diyorlar ki Alman hukukunda; kişi elinde bir benzin bidonu, bir çakmakla kendini yakmak üzereyken yapılabilecek tutuklamaya koruyucu gözaltı, koruyucu gözaltı denir. Süresi şu süreyle sınırlıdır, derhal ilgili işte psikiyatristlere, psikologlara ve hakimin karşısına gidilip bu konudaki somut gerekçe ve haklı gerekçeler izah edilir, aksi durumda derhal sonlandırılır.
Önleyici gözaltı; elinde bir silahla birlikte suç işlemeye gittiği görülen kişinin suçu işlediğinde ortaya çıkabilecek toplumsal zarar görüldüğünde, kısa süreli hakime derhal izah edilene kadar yapılacak gözaltıya önleyici gözaltı denir. Tartışıldı. Türkiye'de kötü ellerde ne olabileceği konuşuldu ve ardından, ardından kanun tasarısından çıkarıldı ve bu yasalaşmadı. Yasalaşmayan iş de, geçirselerdi süre 48 saatti.
Yani diyorlardık ki, birinin suç işleyeceğine, NATO zirvesinde protesto gösterisi yapmak neyin ne suçudur, ayrı tartışma, velev ki Türk Ceza Kanunu'nda tanımlı bir suçu işleyeceğine kesine yakın kanaat varsa, bu suçun önlenmesi için yapılacak gözaltıya önleyici gözaltı diyeceğiz, süre maksimum 48 saat.
"PİKNİĞE GİDEN GÖNÜLLÜLERİ TUTUKLUYORLAR"
Bundan 10 yıl sonra buradayız. Bu kanunun geçtiği değil, geçmediği Meclis'in çatısı altındayız. Ve beyler gidiyorlar, NATO zirvesinden önce pikniğe giden tema gönüllülerini tutukluyorlar, gazetecileri, akademisyenleri, sivil toplum temsilcilerini tutukluyorlar 'NATO zirvesinde eylem yapacaklar' diye. 30 yıl öncesinde, 40 yıl öncesinde kalmış örgütlerin isimlerini söyleyip bu örgütlere üyelikle suçluyorlar. Ve diyorlar ki, bunlar gelir burada eylem yaparlar.
Konuşulan iki isim; 75 yaşındaki emekli öğretmen Ayten Yakut. Emine Hanım'ın sıfır atık projesinde yer almış Ayten Hanım'a, ailesine çok geçmiş olsun. Ama bu sıfır atık projesinde yer alması da şaşılacak büyük bir şey olarak anlatılıyor. Proje de değerlidir, Ayten Hanım'ın katkısı da değerlidir, velev ki AK Parti'nin kadın kollarında görev almış olsun, ne fark eder? Meselenin büyüklüğü bundan çok daha büyük.
Diğer tarafta... Emel Memiş, Eski Genelkurmay İstihbarat Daire Başkanı Alaattin Parmaksız'ın gelini, Mülkiye'de akademisyen kürsüsü var. Evet, büyük utanç. Hocaya çok ayıp, öğrencilerine ayıp, aileye ayıp. Ama yapılan kim olursa olsun, önleyici gözaltıyı 10 yıl önce yanlış uygulanır diye 48 saatliğine uygulanacak gözaltıyı reddeden Meclis'te, 10 yıl sonra bırakın önleyici gözaltıyı, önleyici tutuklama yapıyor adamlar.
"CÜMLE ALEM BİLİYOR HİÇBİR SUÇLARI YOK"
Cümle alem biliyor ki hiçbir suçları yok, cümle alem biliyor ki Trump gittikten sonra, Ankara boşaldıktan sonra hepsine 'pardon' deyip bırakacaklar. Cümle alem biliyor ki bu tutuklamanın haksız olduğuna hükmedilecek ileride. Haklı olduğuna hükmetse cümle alem biliyor ki Anayasa Mahkemesi hak ihlali kararı verecek, o vermese AİHM verecek. Bu kadar açık, net bir hukuksuzluk var ve gürültünün içinde kaynayıp gitmeye çalışıyor.
Buradan soruyorum, buradan soruyorum; Erdemliler Hareketi diye AK Parti kurulduğunda, 'yasaklarla mücadele edeceğiz' diye AK Parti kurulduğunda onu köpür köpür köpürtenlere soruyorum. Soruyorum; demokrasi deyince, yok vesayet deyince, yok bilmem ne deyince köşe köşe yazıp kalıp kalıp maaşları alanlara soruyorum, ne yapıyorsunuz şimdi, ne yapıyorsunuz?
Türkiye'de böyle bir, böyle bir önleyici tutuklama... Yahu Manisa'da esprisini yapan emniyet müdürüne karşı çıkıyoruz biz. Diyor ki, 'Başkan' diyor, 'dikkat et' diyor, 'Mesir günü, eller havada ya Mesir'de, cepler boşta, 80 vilayetten' diyor, '80 vilayetten yankesici var Manisa'da' diyor. 'Hangisinden gelmemiş?' dedim. 'Bizimkileri dün akşamdan topladık' diyor. Biz Manisa'da, Mesir'den bir gün önce, kendi bildikleri yankesicileri toplamalarına, 'Yahu kanunda olmayan bir şeyi nasıl yapıyorsunuz, ne malum adamın bunu yapacağı?' deyince emniyet müdürü 'Sen de haklısın vekilim falan' diyordu.
Şimdi geldiğimiz yerde, dünya liderleri gelecek diye bu kadar utanç verici bir işi yapıp sonra da çıkıp insanların karşısına... Örneğin AK Parti'nin sözcüsü çıkıp konuşuyor. Grup başkan vekilleri şimdi çıkacak konuşacaklar burada Meclis'te.
O yüzden ne kadar ağır hukuksuzlukların, saldırıların altında olursak olalım, kanunda olmayan işleri, hatta kanunda olmamasına hep beraber karar verdiğimiz işleri yapmalarına asla ve asla müsamaha göstermediğimiz gibi, tepki gösterdiğimiz gibi, hak ettiği boyutta itiraz etmek, bu işi yapan utanmazları utandırmak boynumuzun borcudur.
Değerli arkadaşlar, değerli konuklar; kendi insanından korkan bir rejim ve düşünceye, fikre, espriye, şakaya tahammül edemeyen aciz bir haldeki bir rejimin tükeniş dönemini hep beraber yaşıyoruz.
DENİZ GÖKTAŞ'A AÇILAN SORUŞTURMAYA TEPKİ
Komedyen Deniz Göktaş... Ülkemizde uzun zaman sonra siyasi mizah yapan, buna cesaret eden genç bir kardeşimiz. Çıkmış bir gösteri yapmış. Ben de tavsiye edildi, daha doğrusu üzerine konuşulmaya başlayınca açtım tamamını izledim.
Gösterisini izledim. İktidarı da eleştiriyor, bizi de eleştiriyor. Saraçhane ile ilgili bizim mitinglerle ilgili bir kısımdan da dalga geçiyor. Ekrem Başkanı eleştiriyor, okuduğu kitaplarla dönüp gelip eleştiriyor, şaka yapıyor. Güzel de reaksiyon alıyor, hepimiz de güldük.
O sırada Erdoğan'ı da eleştiriyor ama 'Ben onun terapistliğine talibim' diyor 'ama beni tutmazlar' diyor, 'aileden para içeride kalsın diye aileden tutarlar' falan diyor. Bu kadar Erdoğan'a dediği. Bu kadar!
Efendim, Kur'an-ı Kerim'e, inanca bilmem ne... Bilmeyene söyleyeyim. Diyor ki, 'Ya 600'lü yıllarda da' diyor, 'dördüncü kitaba son kitap demişler, çok iddialı değil mi?' diyor. Ama sonra da dönüyor diyor ki, 'Ben olsam korkarım' diyor, 'daha sonra yenisi çıkar' diyor. Sonra 'çıkmadı' diyor, başka da bir şey yok. Efendim, dini değerlerle alay, bilmem ne falan.
Bunun üzerinden iktidara yakın kalemler hedef tahtasına aldılar gencecik bir insanı. Sonra gösteri videosunu bir gece içinde engelleyip hakkında soruşturma açtılar. Ve şimdi, efendim, yurt dışına kaçtı mı, orada mı, dönecek mi, gelecek mi, alınacak mı... Sanata saygısı olmayan, şakadan espriden anlamayan, ifade özgürlüğüne tahammül edemeyen bir anlayış var karşımızda.
Şimdi gençlere sesleniyorum. Zaman zaman 'yasaksız Türkiye, vizesiz Avrupa' deyince ilgi gösteren gençlere sesleniyorum. Bir yandan da öyle bir şey var ki Tayyip Erdoğan'ı, onun rejimini, onun sertliğini, onun nobranlığını, onun yasaklarını kutsayan ve halen daha onun partisinde işte 'Ak Gençlik'. Yahu gençlikle bunların bir ilgisi olabilir mi? Halen daha milleti konsere diye götürüp Tayyip Erdoğan'ı gençlere dayatan, sonra bu işi savunmaya çalışanlara falan söylüyorum. Yahu siz bunu kendinize, kardeşinize, ailenize izah edebiliyor musunuz?
Ne demiş? Ekrem İmamoğlu'na 5 katını söylemiş, dönmüş Erdoğan'a da iki satır bir şey demiş. İki değil 20 dese ne olur? 200 satır eleştirse bunu hoş karşılayan siyasetçinin madalyası olur bu.
1968 yılında bu memlekette İnönü'yü, Demirel'i, Türkeş'i, rahmetlileri aynı şeyde güzellik yarışmasında gösteren seçmenin karşısında gösteren karikatür yayınlanabiliyor bundan 70 yıl önce, 65 yıl önce.
"ÖZAL'IN KARİKATÜRLER SERGİLEMİŞLİĞİ VAR"
Yahu bu olana kadar Özal'ın Çankaya Köşkü'nün merdivenlerinde kendisiyle en çok alay eden, en ağır karikatürleri çerçeveletip sergilemişliği var. Her gün merdivenden çıkarken yukarı konutuna onlara bakarak çıkıyordu Özal. Demirel en ağır eleştirildiği Demirel Plastik Şov'un yılbaşı eğlencesine katılıyordu, kendi kuklasıyla konuşuyordu. Neler neler söyleniyordu ona.
Değil ki Erdal İnönü'nün mizaha tahammülünü ya da hakkında bu kadar bu kadar başbakanken kitap yazılan, hakkında fıkralar üretilen başbakanların o kıymetli tahammülünü.
Şimdi ne oluyor ya? Onlar da milletten oy alıp geliyordu, siz de milletten oy aldınız geldiniz. Ne oluyordu da bu millete efendi oldunuz, ceberrut oldunuz, cellat oldunuz, başlarına bela oldunuz ya? Böyle bir şey olabilir mi?
"BÜTÜN GENÇLERE SESLENİYORUM, SANMAYIN Kİ..."
Bütün gençlere sesleniyorum, bütün gençlere! Sanmayın ki böyledir. Sanmayın ki Cumhurbaşkanı, Başbakan, Bakan ya da parti genel başkanları böyle bir dokunulmazlığı vardır. Mizah karşısında, eleştiri karşısında kimsenin böyle bir dokunulmazlığı yoktur. Bu özgüvensizliktir. Bunlardan öncekiler bunların 50 katına tahammül ettiler, tahammül etmeyi bırakın takdir ettiler.
Bir ülkede mizah varsa yönetende özgüven vardır. Bir ülkede eleştiri varsa o hükümette kendine güven vardır. Bugün yaşananlar acziyettir. Bugün yaşananlar bir şakadan korkmaktır. Bugün yaşanan öyle güçlü lider falan değildir. Güçlü lider karikatürden dizi titremez. Güçlü liderin şakadan, espriden, fıkradan ödü kopmaz, güçlü lider bunlarla güçlenir. Bunun için buradan söz veriyorum; hani diyor ya '30 yıllık yolculuğum var benim Erdoğan'la' diyor, ben Deniz Göktaş'ın Erdoğan'la olan 30 yıllık yolculuğunu hep birlikte sonlandıracağımıza Deniz kardeşime söz veriyorum.
"AK PARTİ'NİN TÜKENİŞ DÖNEMİ"
Tam, tam böyle AK Parti'nin, geçmişte diyorlardı ya 'ustalık dönemi', tam böyle AK Parti'nin tükeniş dönemi... Ne uygun? Üçüncü bir kısım. Bunlar geldiğinde 3Y ile mücadele için gelmişti: Yasakları, yoksulluğu ve yolsuzluğu ortadan kaldırmak için. Yolsuzlukta geldikleri nokta ortada. Yasakları gençlerle birlikte konuştuk. Ve bir yandan insanları yoksullaştıran bu kara düzen. Maalesef gelir ve servet adaletsizliği öyle bir boyuta ulaştı ki ülkenin %80'i Afrika standartlarında, %20'si ise Lüksemburg standartlarında yaşıyor. Böyle bir ayrılık var. Artık ne orta direk kaldı, ne orta gelir seviyesi kaldı. Eskinin orta direği fakir, eskinin fakirleri derin yoksulluğun pençesindeler. %32,6'lık enflasyonla Avrupa'da birinciyiz, dünyada beşinci sıradayız.
Avrupa Birliği'nin enflasyon ortalaması %3,3. Hani diyorlar ya 'Enflasyon herkesin başının belası'. Avrupa Birliği ortalaması 3,3, Türkiye'ninki 33, tam 10 katı! Yani Türkiye'deki hayat pahalılığı hızı, Avrupa'dakinin tam 10 katı ve her seferinde bir zam, bir önceki zammın üstüne binerek ilerliyor.
Tarımda kendi kendine yeten ülkelerden biri diye sayılıyorduk, şimdi gıda enflasyonunda yine Avrupa'da birinciyiz, dünyada beşinci sıradayız. Dünyayı düşünün, dünyadaki bütün ülkeleri düşünün, dünyadaki ülkelerin tamamında enflasyonu gıda enflasyonu bizden kötü olan 4 tane ülke var sadece. Gerisinde gıda enflasyonunda çok daha ileri durumdayız. Gıda enflasyonumuz %35, dünya ortalaması %2. Türkiye'deki gıda enflasyonu bütün dünyanın ortalamasının tam 17 katı! Ekonomide tarihin en kötü dönemini yaşıyoruz. Bitmeyen, sonu görünmeyen bir ekonomik krizin içindeyiz ve bunun en yakıcı tarafı gıda enflasyonu, çünkü herkesin evladının kursağından geçecek lokmanın, meyvenin, proteinin her birisinin hesabı kitabı burada tıkanıyor.
"MİLLETİN VERGİLERİ FAİZE HARCANIYOR"
Milletin vergileri maaşlara değil maalesef israfa ve faize harcanıyor. Bu yılın ilk 5 ayında toplanan büyük rakamlar söylemeyeceğim, toplanan her 100 liralık verginin 24 lirasını faize ödediler, 24 lirasını! Bu tutar bundan 10 yıl önce 100 liralık verginin 11 lirasıydı. O gün de her toplanan verginin %11'i faize gidiyordu, çoktu. 10 yıl boyunca Erdoğan yönetiyor. 2018'den beri 'Verin yetkiyi, görün etkiyi' diyerek yönetiyor. 'Verin yetkiyi, nasıl enflasyonun beli kırılacak' diye yönetiyor. Her kürsüye çıktığında 'Tek haneli, tek haneli enflasyona nasıl ulaşacağız' diye yönetiyor. Bu dediğini bizim dünya lideri değil, dünyanın diğer liderleri başardı. Dünyadaki 200 ülkenin lideri ortalama gıda enflasyonunu %2'ye, ortalama enflasyonu %3,3'e düşürmeyi başardı, bir tek dünya lideri diye yalandan parlattıkları enflasyonu dünyanın 17 katında tutmayı başardı.
Şimdi 10 yıl öncesine göre %11 olan faizde toplanan vergilerin faize gitme payı %24'e. Yani 4 lira vergi veriyorsun, 1 lirasını sadece faize ödüyorlar. Böyle bir noktaya geldi Türkiye.
75 - 80 bin lira net maaş alan, bakın, beyaz yakalılar, mühendisler ya da mavi yakalı kıdemli teknisyenler, 75 bin lira maaş alıyor, aldığı 12 maaşın 3 tanesini vergiye veriyor. Şaka gibi! O artan vergi oranları var, ocak ayında bir maaş, şubatla birlikte martta kesinti başlıyor, mayısta daha düşük, temmuzda daha düşük derken 12 maaşın 3 tanesini 75 bin maaş alan vergiye veriyor. Ve bu yüzden bu vergi dilimlerini bilerek güncellemedikleri için, bazı yıllar enflasyonun altında, bazı yıllar hiç güncellemedikleri için öyle bir noktaya geldi ki sadece iki yıl öncesine göre çalışanların ödedikleri gelir vergisi tam iki kat artmış. Maaşların ne kadar arttığını düşünün ama ödedikleri vergi tam iki kat artmış.
Maaşı yetmeyen çalışan kredi kartına yükleniyor. Kredi kartından nakit avans çeken, yani gidip nakit avans tanımlanan nakit avansı çeken ya da kredi kartının borcunu ödeyemeyen kişi yıllık bileşik %94 faiz ödüyor, %94! Artık borç borç ile çevrilemeyecek durumda. Parası olan bankaya koyduğunda banka %40 veriyor, parası olmayan bankadan borç aldığında bileşik yıllık %94 ödüyor. Aradaki farka, bu farkın nasıl oluştuğuna ve en çok da şuna bakın; bu %94'ün içinde ödenmeyen kredi kartına ödenen faize, yani çıkan faize %30 vergi ödendiğini unutmayın. Oradan %30 alıyor. Parası olan bankaya para koyuyor, kazandığı faize %18 ödüyor, parası olmayan bankaya faiz öderken üstüne %30 da devlete vergi ödüyor. Devlete vergi ödüyor. Hani bu kazanandan alınacakmış, kazanandan almak varken kaybedenden, tükenenden, iflasa sürüklenenden, buhranda olandan alıyorlar. Ve %94 ödenemeyen kredi kartının tahsil edilen parasındaki faiz %94. Nakit avansa uygulanan bileşik faiz %94. Her gün iğneden ipliğe her şeye zam geliyor, bir tek maaşlar artmıyor.
"ARA ZAM YAPMAYI DÜŞÜNMEYEN BİR İKTİDAR VAR"
Seçimden önce biz söylediğimizde enflasyon çift haneliyse, yani %9'dan yüksek, %10 ve üzerinde enflasyon varsa yılda dört kez ayarlarız asgari ücreti demişti Erdoğan. O günden bugüne enflasyon %80'i gördü, 65'i gördü, 33'leri gördü, yılda 4 değil, sadece kanun gereği verilen ve enflasyonun altında kalan zammı verdiler asgari ücretliye. Bugün gelinen noktada asgari ücret verildiği günkü alım gücüyle 24 bin liraya gerilemiş durumda. 28.500 ocaktaydı, o 28.500'ü bugünkü 28.500 ile karşılaştırırsan o günün 24 bin lirası artık. Ve asgari ücrete 5 ayda bu erime yaşandı, ara zam yapmayı aklının ucundan geçirmeyen, asla ve asla dile getirmeyen bir iktidar var. Oysa hatırlayalım ki bu milletten seçimde oy isterken 'İki seçim arasında asgari ücrete yılda dört sefer düzenleme yapacağız' diyordu.
Diyarbakır'daydık, sanayicilerle birlikteydik. Gaziantep'deydik...
Orada asgari ücretle ilgili söylediğim, 'Diyorum ki' dedim, 'alan için çok düşük, veren için çok yüksek.' Hepsi hak verdi. Burada ne yapacağız? Yani ne yapacağız? Asgari ücretli perişan mı olacak? Kira verirse aç mı kalacak çocukları? Çocuğu doyurursa sokakta mı kalacaklar? Hayır, devlet devletliğini yapacak.
Çıkardım, izah ettim, gösterdim, arkadaşlarımızın çalışmalarını söyledim. Bizim asgari ücretteki önerimiz şudur; o gün için anlatıyorum, o günkü rakamlarla anlatıyorum, o zaman sevgili Volkan Demir, ekonomist arkadaşlarla çalışmışlardı hep beraber ve açıklamıştık. Asgari ücret 28 bin değil, 39 bin lira olursa alınan toplamda SGK primlerindeki artış bu kadar, bunu kasaya almayın, bunu desteklemeye ayırın. 1 ile 5 arası çalışan, 5 ile 10 arası çalışan, özellikle tekstil, deri sanayinde çalışanlar, KOBİ'ler buralara 10.500 liraya kadar desteklemeler açıklayalım.
Yani asgari ücret küçük bir işletmede ya da tekstil gibi, deri sanayi gibi Mısır'ın asgari ücretiyle rekabet etmek zorunda olan alanlarda teşvik mekanizmasıyla, yoksa sektörel asgari ücretten bahsetmiyoruz ya da bölgesel, teşvik mekanizmasıyla alan için 39, veren için 28.500 lira olsun dedik. Bugün bu hesabı duyan sanayici, o gün de izah etmişti ekonomi komisyonumuzdaki ekonomi masasındaki arkadaşlarımız, yeni ismiyle ekonomi eş güdüm konseyindeki arkadaşlarımız, bunu duyduklarında hak verdiler, doğru proje dediler. Ama bunu düşünmek gibi bir derdi olmayanlar asgari ücreti arttırmayarak işin içinden sıyrılmaya çalışıyorlar.
Emekliye zam yapılacak, kanuna muhtaç kök maaşlardan dolayı. Orada yine grubumuz mücadele verecek ama TÜİK'in maskelenmiş, yanlış hesap, hem yanlış sepetten hesaplanan hem de yöntemsel olarak yanlış olan... Emekliyi milli gelir artışında var görmediği için, büyümeden pay vermeyen, bu yüzden bağıl olarak küçülten anlayışla yine Meclis'te hem ilgili komisyonda hem de Meclis Genel Kurulu'nda mücadele etmeye devam edeceğiz.
Bütün emeklilere ve bütün emekçilere söylüyoruz ki; bu yaşananların tamamı bir zaruret falan değildir. Bu yaşananların hiçbir tanesi küresel bir sorundan kaynaklanmamaktadır. Bu yaşanların her birisi tercih meselesidir. Erdoğan ve arkadaşları parayı bulmakta ve kaynağı kullanmakta zengini, yandaşı ve özel tercih ettikleri bir grubu, biz ise emekliyi ve emekçiyi tercih etmekteyiz. Emeklinin ve emekçinin iktidarı kurulmadan bu işler düzelmeyecektir.
"BU ÜLKEDE BİR VERGİ DÜZENİ YOK"
Vergiden bahsettim. Bu ülkede bir vergi düzeni yok. Bu ülkede vergi adı altında halkın soyulması var. Toplanan her 100 liralık verginin yarıdan fazlası ÖTV ve KDV. Net söyleyelim, hep söyleyelim, hep anlatalım. Bir ülkede dolaylı vergi %65 ise o ülke yoksulu sömüren, emekliyi, emekçiyi sömüren, zengini kayıran bir vergi düzeni içindedir. Çünkü vergi kazanandan alınur, çok kazanandan çok alınır, çok serveti olandan çok alınır, az olandan daha az alınır, kazanmayandan vergi alınmaz. Vergi kazananın ödeyeceği bir şeydir.
Türkiye'de, Türkiye'de 100 lira vergi toplanıyor; 65 lirası dolaylı, 24 lirası gelir vergisi yani maaşlardan ve diğer gelirlerden, 11 lirası kurumlar vergisi. Yani o çok konuşulan, hakkında çok konuşulan çok kazananlar verginin %11'ini, geri kalan sizler verginin %89'unu... Yani 10 liralık verginin 9 lirasını ya hiç vergi vermemesi ya da çok azını vermesi gerekenler, 10 liralık verginin 1 lirasını gerçekte vergi vermesi gerekenler ödüyor.
Dolaylı vergi zengin fakir ayırmayan vergidir. Dolaylı vergi elektrikten, sudan, telefondan, her türlü tüketimden alınan vergidir. Türkiye'nin en zengin adamı torununa ayakkabı alıyor, Türkiye'nin en fakir insanı torununa ayakkabı alıyor, aynı vergiyi alıyorlar ikisinden. Yaktığı elektrikten aynı vergiyi alıyorlar. Çocuğun sütünden, bezinden aynı vergiyi alıyorlar. Dolaylı vergi toplamak, bütün herkesten eşit vergi almak, milyarderle asgari ücretliyi, hatta hiçbir geliri olmayanı aynı düzeyde vergi mükellefi görmektir.
Bu düzeni, bu haksız kara düzeni tepetaklak etmeden, AK Parti'nin bu kara düzenini bitirmeden Türkiye'de gerçekten kimsenin yüzü gülmeyecek.
"UYANIP MUSLUĞU AÇAN ÜÇ ADET VERGİ ÖDÜYOR"
Güne başlarken, yataktan kalktı, yüzünü yıkayacak, musluğu açan 3 adet vergi ödüyor: KDV, çevre temizlik vergisi, atık su bedeli. Telefon alıyorsun 4 çeşit vergi ödüyorsun, şarja takıyorsun 3 çeşit vergi ödüyorsun. Otomobil, telefon, tablet, bilgisayarda TRT bandrol ücreti var. Niye? Otomobilde giderken radyoyu açarsan ya TRT'ye denk gelirsen.
Telefon alıyorsun, telefonda TRT bandrol ücreti var. Ne bileyim, internete girersen radyodan TRT'yi açarsan ya da TRT televizyonuna bakarsan diye bandrol... Hani televizyon alıyorsun, arkasına bandrol yapışıyor ya, o bandrolü, artık o görünmeyen bandrolü gencecik yoksul çocuğun cep telefonuna TRT izleme ihtimaline karşı yapıştırıyorlar.
Mutfak tüpünde, tırnak makasında özel tüketim vergisi var; elmasta, pırlantada yok. Elmasta, pırlantada yok. Koymaya kalktılar, biz bunları söyleyince koyulmaya kalkıldı, geldiler lobi yaptılar, uğraştılar muğraştılar, tekliften çıkarttılar.
Binlerce avroluk lüks çanta alırken %10 KDV ödeniyor, bahçeye dökmek ya da kuzinede sobada yakmak için tezek alsan %20 KDV ödeniyor. Lüks çantanın %10, tezeğin %20 KDV ödediği düzen AK Parti'nin kara düzenidir. Bu düzeni mutlaka değiştireceğiz, AK Parti'nin kara düzenini mutlaka değiştireceğiz.
Biliyorsunuz AK Parti'nin adaletsiz vergi politikalarını anlatmak için bir site kurmuştuk, adı akpden.com'du. Birincisi sultancıların, ikincisi butlancılarının elinde kalmıştı. Allah'a şükür akpden.net'i kurduk, dimdik ayakta. akpden.net.
Bu 56 ekran, fazla özelliği olmayan, normal bir televizyon. Bugünkü fiyatı 50 bin lira. Bunu '50 bin lira mı? Aldım, cebime koydum, sepete ekledim' deyip de basınca sepete ekle, akpden.net'ten o net devreye de...
50 bin lira ama ya sen bu televizyondan TRT'yi açarsan? %16 TRT bandrol ücreti, 8 bin lira. Bunun üstüne ilave %6,7 bu zorunlu bir tüketim değil, özel tüketim vergisi, gözümde lükse giren bir tüketim harcaması, pırlantada sıfır ama televizyon izlemede %6,7, 3.886. Bununla bunun, bu üçünün toplamına bir de gel bakalım %20 KDV, 12.377. 50 bin liralık televizyon AK Parti'yi iktidarda tutma bedeli olarak 74.263 lira. AK Parti'yi göndermeden bu vergiden kurtulamazsınız. Herkesin dikkatine, incelemek isteyenler için akpden.net'te.
"RİZE'DE ÇAY MİTİNGİ YAPAN BİZ, ORDU GİRESUN'DA FINDIK İÇİN KONUŞAN BİZ..."
Biz ısrarla milletin gündemini, haksızlığı ve yoksulluğu anlatmak durumundayız. Zaten bunları anlata anlata Türkiye'nin birinci partisi olduk. Hatırlayın yerel seçimleri kazandıktan sonra Rize'de çay mitingi yapan biz, Ordu'da Giresun'da fındık için konuşan biz, Gaziantep'te fıstık mitingi yapan, Adana'da pamuk mitingi yapan, Manisa'da hepsi yetişiyor Allah'a şükür, tarım mitingi yapan, Trakya'da buğday mitingi yapan, tematik mitinglerle bunları konuşan biz. Bunları anlata anlata Türkiye'nin birinci partisi olduk.
"BUNLARI ANLATMAYALIM DİYE BİZE SALDIRIYORLAR"
Şimdi bunları anlatmayalım diye bize saldırıyorlar. Peki soruyorum; emeklinin halini biz konuşmazsak kim konuşacak? İşçinin derdini biz anlamazsak, biz anlatmazsak, biz onların yanına varmazsak kim varacak? Çiftçinin hatrını Cumhuriyet Halk Partisi sormazsa kim soracak? Biliyorlar ki biz susarsak millet susacak. Bize yönelik saldırılar Cumhuriyet Halk Partisi'ni sahipsiz bırakma operasyonu değildir. Allah'a şükür biz Cumhuriyet Halk Partisi'ni ve Cumhuriyet Halk Partilileri sahipsiz, yalnız bırakmayız. Ama...




