İBB Davası'nın 59'uncu gününde söz alan Ekrem İmamoğlu, yargılama takvimine ilişkin mahkeme heyetine değerlendirmelerde bulundu. Mahkeme Başkanı ise ilk celsenin 9 Temmuz'da tamamlanmasının hedeflendiğini açıkladı. Duruşma, Medya AŞ Yönetim Kurulu Başkanı Murat Ongun'un savunmasıyla devam ediyor.
CHP'nin cumhurbaşkanı adayı ve İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu'nun da arasında bulunduğu 59'u tutuklu, 414 sanıklı İBB Davası'nın duruşması, 59'uncu gününde, İstanbul 40. Ağır Ceza Mahkemesi'nce Silivri'deki Marmara Kapalı Cezaevi'nin 1 No'lu Duruşma Salonu'nda devam ediyor.
Tutuklu sanıklar saat 11.00 itibarıyla alkışlarla salona girdi. Savunma sırası gelen Murat Ongun, izleyici sıralarından 'Murat Ongun oley' tezahüratı ve alkışlarla karşılandı. Ongün da izleyicilere el sallayarak 'Hepiniz hoş geldiniz, bugün çok güzel bir gün olacak' dedi.
Ekrem İmamoğlu salona giriş yaptığı sırada izleyiciler tarafından 'Cumhurbaşkanı İmamoğlu' ve 'Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz' sloganlarıyla karşılandı.
Tutuklu sanıklar, avukatları, gazeteciler, izleyiciler ve mahkeme heyeti yerlerini aldı. Duruşma saat 11.10'da başladı.
Duruşmada bugün ilk olarak, Medya AŞ Yönetim Kurulu Başkanı Murat Ongun savunma yapacak .Ongun, savunmasına geçmeden İmamoğlu söz aldı.
İmamoğlu, mahkeme heyeti ile avukatlar arasında bir gün önce yapılan takvim değerlendirmelerine değinerek, savunma sürecinin planlanan sürede tamamlanmasının önemine dikkati çekti.
İmamoğlu, hedeflenen sürenin görüldüğünü ancak gelinen aşamada kalan sanıkların kapsamlı savunmalarının bulunduğunu belirterek, takvimin buna göre değerlendirilmesi gerektiğini söyledi.
'CUMA GÜNLERİ CEZAEVİNDEKİ TEK MESAI GÜNÜMÜZ'
Savunmaların cuma günlerine denk gelmemesi gerektiğini vurgulayan İmamoğlu, cezaevindeki iş ve işlemler açısından cuma günlerinin tek aktif mesai günü olduğunu ifade etti.
Bunun üzerine Mahkeme Başkanı, 'Cumayı eklemeyeceğiz zaten' diyerek bu konuda heyetin kararını açıkladı.
'EN SON SAVUNMA HAKKIMI KULLANMAK İSTİYORUM'
İmamoğlu, yargılamanın niteliği ve iddianamenin kapsamı nedeniyle savunmasını en son yapmak istediğini hatırlatarak, bu talebini yineledi. İlk savunma aşamasında da benzer bir uygulama yapıldığını kaydeden İmamoğlu, aynı yöntemin sürdürülmesini talep etti.
Mahkeme Başkanı ise bu konuda herhangi bir sakınca görmediklerini belirterek, 'En son savunma yapmanız konusunda bizim açımızdan mahsur yok' dedi.
'DÖRT AYRI DOSYAM DAHA VAR'
İmamoğlu ayrıca farklı mahkemelerde görülen dört ayrı dosyasının bulunduğunu belirterek, olası duruşma çakışmalarında heyetten kolaylık talep edebileceklerini ifade etti ve bu süreçte amaçlarının davanın hızlı ve verimli tamamlanması olduğunu vurguladı.
Mahkeme Başkanı ise yargılamanın başlangıçta nisan sonunda tamamlanmasının planlandığını, ancak takvimin yaklaşık 2,5 ay sarktığını söyledi.
Başkan, ilk celsenin üzerinden 9 Temmuz itibarıyla dört ay geçmiş olacağını belirterek, 'Bir celse için dört aylık süre oldukça uzun' değerlendirmesinde bulundu.
KALAN SAVUNMALAR İÇİN TAKVİM AÇIKLANDI
Mahkeme heyeti, kalan savunmalar için de planlamayı açıkladı. Buna göre, bugün ve yarın Murat Ongun'un, perşembe günü ise Tuncay Yılmaz ve İnan Güney'in savunmaları alınacak.
Fatih Keleş'in savunmasına ise 6 Temmuz Pazartesi ve 7 Temmuz Salı günlerinin, 8 Temmuz Çarşamba ve 9 Temmuz perşembe günlerinin ise Ekrem İmamoğlu'nun savunmasına ayrılması planlandı.
Mahkeme Başkanı, savunmaların esas çerçevesinde tutulması halinde ilk celsenin bu takvim içinde tamamlanabileceğini söyledi.
MURAT ONGUN'UN SAVUNMASININ TAM METNİ
Duruşma, Murat Ongun'un savunmasıyla devam etti. Murat Ongun'un savunmasının tam metni şöyle:
"Kendi avukatlarım nezdinde bütün savunma avukatlarına şükranlarımı sunuyorum. Basın mensuplarımıza "Hoş geldiniz" diyor, saygılar sunuyorum. İzleyici sıralarında, umarım bu arada sesim geliyordur, bana güç ve moral olmaya gelen mesai arkadaşlarıma, akrabalarıma, dostlarıma şükranlarımı sunuyor; babalarını oradan izlemek zorunda bırakılan evlatlarımı da kucaklıyorum hasretle. Saygıdeğer başkan, sayın hakim üyeler; sizleri ve heyeti saygıyla selamlıyorum. Sayın duruşma savcım, sizi de saygıyla selamlıyorum.
9 Mart asrın davası başladı. Usul, esas tartışmaları, içtihat olmuş kararlara atıflar, tenis maçı izler gibi başımız bir savunma avukatlarına dönüyor, bir heyetinize. Kendi kendime "Hukuk ne acayip bir şeymiş?" diyorum. Aynı metin farklı ağızlarda başka yorumlanıyor. TCK'lar, CMK'lar, PTK'lar, Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi kararları havada uçuşuyor. Hukuki hissetmekten çok mutluyum; ne olsa hukuksuzluğun dibinden geliyorum. Avukatlar sayesinde ilk günlerde bir cümle dilimize pelesenk oluyor: "CMK 100 çok açık." Savunma avukatları heyetinize "CMK 100 çok açık" diye sesleniyor. Ben de size bakıyorum, belli ki o kadar da açık değil. Hukuk diyorum, ne acayip bir şeymiş. Sonra anlıyorum ki hakim ve savcıların her tartışmayı aniden sonlandıran sihirli bir cümlesi var; 2 kelimelik ama sihirli: "İtiraz edersiniz!" Bu sihirli cümleyi benim savcılık sorgumda tanıdım. Müthiş etkili. "İtiraz edersiniz" cümlesi hemen ardından derin bir sessizlik getiriyor. Bitirici bir etkisi var. Sayın Başkan, sizler kolayca söyleseniz de bizim memlekette itiraz etmek öyle kolay değil. Arkamda Avrupa'nın en büyük kentinin Belediye Başkanı, Türkiye Belediyeler Birliği Başkanı, Türkiye'nin 1. partisinin cumhurbaşkanı oturuyor; o da birine itiraz etmiş, sonuç malum, huzurdayız. Bu coğrafyada itiraz pek popüler değildir, pek tasvip edilmez. Onun yerine itaat tercih edilir. Sözü bile var: "İtaat et, rahat et." Konforlu bir alan yani, rahat ettiriyor. Bizler, itirazın sonu, huzurunuzdayız değerli Başkanım.
Ben, duruşmanın ilk günlerinde aslında boşa şaşırmadım. Neye? Hukukun enteresanlığına, itirazın anlamsızlığına. Mesela Anayasa Mahkemesi de bir karar alıyor ve bir mahkeme kararını yanlış buluyor, düzelt diyor. Bu net bir itirazdır. Peki ne oluyor? Anayasa Mahkemesi'ne –egzajere derek söylüyorum-, Çemişgezek Asliye Ceza dudak büküyor veya burada beraber yaşadık, özel vasfa haiz üye diye bir kavramla yargılanıyor 9 kişi ama “özel vasfa haiz örgüt üyesi” diye bir kavram, şu an yargılandığımız Türk Ceza Kanunu'nda yokmuş. Yürürlükten kalkan eski Türk Ceza Kanunu'nda varmış, avukatlar öyle dedi, itiraz etti ama her yanlış yerli yerinde duruyor. Şaşırıyorum, sonra devamlı da şaşırdığıma şaşırıyorum ama bitmiyor. Bize burada haklı olarak delil diye HTS baz soruyorsunuz sizler savcı bey. Haklısınız, savcılarımız delil listesine koymuş ama benim aklıma da Gaziantep Şehitkamil Belediyesi soruşturması geliyor. Geçen eylülde savcı bey oradaki soruşturmayı kapattı belediye başkanı ile ilgili. "HTS baz delil mi olur ya?" dedi ama gördük ki o savcı bey de bir süre şaşırmış. Şehitkamil Belediye Başkanı Cumhuriyet Halk Partisi'ndeyken delil olabilir diye koyduğu HTS ve bazları, sayın başkan, AK Parti'ye transfer olunca "Hangi delil?" haline çevirmiş. Olabilir, o da şaşırmıştır. CHP'ye delil olan AK Parti'ye olmayabilir, olmadı itiraz ederiz.
Ben yine "Hukuk ne acayip bir şey?" diye düşünürken anladım ki Türkiye'de hukuk sadece bir “şeymiş”, o kadar; bir şey. Evrensel formu yitip sadece bir şeye dönmüş; tanımlayamıyoruz, açıklayamıyoruz. UFO var ya başkanım, uzaylılar; Unidentified Flying Object, yani tanımlanamayan uçan nesne. Nesne dediğimiz şey. Bizde de hukuk tanımlanamayan şey, zaten uçmuyor da. Resmi adı iddianame olan bu kurgu esere çeşitli isimler verildi. "İftiraname" dendi, doğru tanım. Ekrem Başkan "Terfiiname" dedi, haklı, üstelik delili de var. Sırası gelince ben de kendi tanımlamamı yapacağım. Madem bu çorbayı pişirdiler, kötü de olsa içecekler. Sayın heyet, benim savunmamın adı “şüphe savunması”. Şüphe, sadece savcılarımızın mesleki çıpası değil, asıl gazetecilerin mesleki çıpasıdır, yani benim öz mesleğimin. Burada CV'mi de anlatmayacağım çünkü herhalde Ekrem Başkan'dan sonra hayatı en çok didik didik edilen, yaptığı her işte fener tutulan birisi benim. Tanıyanların tanıması yeterli, değil mi?
27 Mart 1996'da stajyer muhabir olarak Ankara'da başladığım mesleğimde, adına merkez medya dediğimiz en büyük kurullarda, kurumlarda muhabirlikten yöneticiliğe kadar görev aldım. O yüzden medyada çevrem çok geniştir. Bugün 2 ayrı mahalle gibi görünen medyanın her iki mahallesinden de çok sayıda tanıdığım, sevdiğim, dostum gazeteci vardır. Hepsi kendini kabul ettirmiş isimlerdir. Benden çok daha genç, çok daha başarılı olan genç gazeteci kardeşlerimle de İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ndeki görevim sırasında tanıştım. Diyebilirim ki medyada eskiyle çok dostluğum vardır. İddianamede eylem 19 var Sayın Başkanım. Benim ta Ankara'dan tanıdığım gazeteci abilerim de yargılanıyor o eylemde. Güya benim talimatımla halkı yanıltıcı yayınlar yapmışlar, üstelik utanarak söylüyorum, benden para alarak. Bizim mesleği bilmiyor bu iddianameyi yazanlar. Belli ki havuz medyasındaki gazetecileri, aldıkları gazeteci sanıyorlar. Bilseler benim meslek büyüğüm olan Soner Yalçın'a, Ruşen Çakır'a, Şaban Sevinç'e, Yavuz Oğhan'a talimat veremeyeceğimi öğrenirlerdi. Ancak onların benim kulağımı çekme, bana fırça atma, bana talimat verme hakları olduğunu da bilirlerdi. Hele ki onlara para karşılığı haber yaptırmayı teklif etsem önce sinkaflı bir küfür ederler, ardından beni yanlarından defederler; hırsları, öfkeleri geçmez Ekrem İmamoğlu aleyhine haberler yaparlar.
Mesleki kıdem, onların benim gazeteci ağabeyim olması biraz evvel anlattığım kulak çınlamaları, onlara bana karşı yer arttırır, ben onlara talimat veremem. Konumlar değişse de bizim gazetecilikte şimdi değiştirildi o kavramlar da. Biz öyle yetiştik. Bizim gazetecilikte mesleki kıdem önemlidir. Konumun ne olursa olsun. O yüzden demem o ki iddianamede ima edildiği gibi, benim Yavuz Oğhan’la Barbaros Bulvarı’ndaki 11 farklı elektrik direğinin altında gizemli gizemli buluşmalar yapmama gerek yok. Adam arkadaşım, ocak başı seviyor. İstanbul ocak başı dolu. İki gazeteci buluşacaksa veya bir basın danışmanı, bir gazeteci otururuz Zübeyir’de, iki kadeh de rakı içeriz, her şeyi konuşuruz. Daha önce yaptık, yine yapacağız inşallah. Şüphe gibi bizi hakikate ulaştıracak bir diğer kavram doğru sorulardır Sayın Başkan. Doğru soru, yanıttan daha önemlidir. Bu iddianamede güya bazı yanıtlar var. Onların yanıt değil, iftira ya da saptırma olduğunu ancak doğru soruyu sorarak anlıyoruz, sizlere de kanıtlayacağım.
Şüphe artı doğru sol şüphe artı doğru sorular ekseninde iddianameyi okudum. Ne yazık ki iddianame tepeden tırnağa sakat. Daha rahatsız edici olan şu: İddianame, Türkiye’de ikili hukuk olduğunu ispat ediyor. İddianame bu ülkede seçkin ve özel insanların biz fanilerle kanun önünde eşit olmadığımızı kanıtlıyor. Ülkemize örtülü bir kast sistemi gelmiş ama henüz haberimiz yok. Ayrıca iddianame bağıra bağıra siyaset yapıyor. Ben bu son paragrafı yazdığımda, yazar ekibinin lideri olan Sayın Başsavcı henüz Adalet Bakanı olarak atanmamıştı. O atanınca bu dava siyasi bir söylemini terk etsek mi diye düşündüm çünkü İmamoğlu davasının göbekten siyasi dava olduğunu gösterecek daha kuvvetli bir delilim yoktu. Zaten bakanlık performansında da Sayın Gürlek ne içten bir AK Partili olduğunu ortaya serdi. Hem tweetlerinde hem ziyaretlerinde. Sayın Başkanım ben şimdi ne yapmalıyım, ne düşünmeliyim? Yani şubat ayının 11’ine kadar Sayın Bakan Başsavcıyken bağımsız, siyasete mesafeli, önyargısız bir hukukçuydu da bize de önyargısız yaklaştı, tamam mı inanacağım ben? Yani sadece bir günde AK Parti’yi bu kadar içselleştirdi, bu kadar siyasi oldu diye mi düşüneceğim? Hayatın olağan akışına uyuyor mu?
Değerli Başkanım, iddianameye “sakat” derken şunu kastediyorum: Ruhu arızalı. İçine konan beyan ya da sözde delilleri de iddianamenin uzuvları olarak görürsek bedeni de sakat. 19 Mart sabahı 7’de beni en küçük bütçeli şirketi, Medya A.Ş. odağında başlayan bu soruşturma eğri sudan çıktığında içinde casusluk iddialarını barındıracak kadar absürtleşmiştir. Davalar değil ancak siyasi mühendislikler içinde absürtlükler barındırır. Çünkü bir dayanağı vardır. Kitleler en kötüsüne, tuhafına inanmaya hazırdır. Ertesi gün kanıtlarıyla yalan ortaya çıksa dahi yalana inananlar kendini kandırılmış hissetmez. Bu yalanı, siyasi liderin taktik zekası olarak görür. Casusluk palavrasını sırrına vurur. Propagandada bir kural vardır; olmayan şeyler olanlardan daha güçlüdür. Buna “gizemin gücü” de denir. Örneğin; on milyonlarca insan açlık sınırında kazanç edinirken, sanayi dahil sektörler tarihinin en kötü günlerini yaşarken, vatandan umudunu kesmiş, yetişmiş insan gücü Batı ülkelerine göç ederken ne diyoruz? “Türkiye Yüzyılı.” Olmayan şey, olandan daha güçlü göründüğü için. Ne diyorlar? Yüzyılın soruşturması, asrın iddianamesi. İşte bu iddialı tanımın da nedeni bu. Olmayanı satıyorlar. Olmayan, yani büyük yalan, olandan daha güçlüdür diye.
İddianamenin 72. sayfasında, yazarların Necati Özkan anlatımı var. Okuyorum Sayın Başkan: “Kültür ve Medya A.Ş. yapılanmasında Ekrem İmamoğlu'nun Beylikdüzü Belediye Başkanlığı'ndan beri irtibat halinde olduğu, çok güvendiği, aynı zamanda siyasal danışmanlığını yapan örgüt üyesi Necati Özkan, örgütün akıl hocası konumundadır. Suç örgütünün illegal faaliyetlerinde çıkan ihtilaflara çözüm bulmuş, örgüt üyeleri ve yöneticileriyle Akmerkez'de bulunan ofisinde gizli toplantılar yapmış, yasadışı işlerin kime verileceğini organize etmiştir.” Eğer iddia makamı bu tespitinde doğruysa, haklıysa, bu betimlemeden şu sonuçlar çıkar: 1. Necati Özkan örgütün Kültür ve Medya A.Ş. yapılanmasında yer alıyor. Peki, öyle mi? Hayır. Yazar iddiasını yalanlamış. 88. sayfada "Murat Ongun tarafından organize edilen, Necati Özkan tarafından planlanan eylemler" diyor ama Necati Bey, Kültür Medya'da değil. 2. Necati Özkan örgütün akıl hocasıdır demiş. Peki, öyle mi? Hayır. Çünkü ne idüğü belirsiz birinin elemanı olarak yazılmış bu iddianamede. Yazar, kendisini yine yalanlamış. 3. “Necati Özkan, sadece Kültür Medya A.Ş. ekseninde değil örgütün tüm ihtilaflarına, anlaşmazlıklarına çözüm bulan biridir” demişler.
Yani yazar burada Necati Özkan'a “örgüt ombudsmanı” diyor. Bakın, bütün anlaşmazlıklara çözüm buluyor. Yani örgüt ombudsmanı. Bu durumda Necati Bey'in buradaki kendi ifadesiyle söylediği gibi en azından yönetici pozisyonunda olması gerekmez miydi? Gördüğünüz gibi yazarlar, iddialarını yine yalanlamış. Açıkçası bize Real Madrid'i anlatıp sahaya Silivriköyspor'u çıkarmışlar. Bu sakatlık, bu derin çelişki ne sizin Sayın Başkanım ne de Savcı Bey'in ilgisini hiç cezbetmedi mi? Sormaya değer görmediniz bu ithamları Necati Bey'e. Necati Bey'e satın aldığı 1+1 evi soruyorsunuz da bunları sormuyorsunuz. Öyle olunca bu bağlılık bende şu şüpheyi uyandırıyor: Keza Necati Bey casusluk soruşturmasında 24 Ekim 2025 tarihinde ifade verdi. İddianame, bundan 18 gün sonra, 11 Kasım'da çıktı. Yine de onun hakkında önceden yazılanlar bu iddianamede değiştirilememiş. Acaba dedim, bu iddianame farklı farklı ellerde kaleme alınarak mı yazıldı? İçinde harmoni taşımayan bu metne, başka bilmediğimiz birilerinin katkı verdiğini düşünmedim değil. Çünkü savcılarımız ortaklaşa kaleme almış olsa, son sayfada yazdığı gibi harmoni olurdu. Oysa kakofoniden ibaret. İnanmayan eylem eline geçmiş olsun.
Sayın Heyet, casusluk davası bu davadan ayrı bir dava değildir. Bizim davamıza göbekten bağlıdır. Çünkü Hüseyin Gün, bana atfedilen isnat gibi, örgüt yöneticisi pozisyonunda gösterilmiştir bu iddianamede. Soğuk Savaş döneminin meşhur ajan grubu “Cambridge Beşlisi” gibi “İstanbul Dörtlüsü” yaratılmıştır. Ne var ki bu deve dişi gibi iddia, ne sizi ne savcı beyi cezbetmedi. Bunu da sormadınız. Hal böyle olunca akla iki olasılık geliyor. Benim aklıma geliyor. Mahkeme heyeti ve Savcı Bey iddiaların uydurma olduğuna inanmış casusluk iddialarının. O yüzden deve dişi gibi dahi olsa bu iddiaları hiç merak etmiyor. Ya da iki, Necati Bey'in hükmü verilmiş Sayın Başkan önündeki deftere gerekçeli karara yazacağı notları alıyor. İşin aslı çok net. Necati Özkan'a suç atfedecek bahane bile bulamayanlar, retorik tariflerle kendisini cezaevinde tutamayacaklarını bildikleri için, yeni bir suç icat etmişler Necati Bey'i salmamak için. İddianamenin girişindeki Necati Özkan'la çıkışındaki bambaşka Necati Özkan'ın sebebi budur. Çünkü kurgu eserler, hayali bir tema üzerine inşa edilir. Benim romanım var Sayın Başkanım, kurgu eser yazmayı bilirim. “Hayali tema” dediğimiz şey, uydurma bir hikâyedir; yani yalan. Yalan da sinsi olduğu için kendini çabuk unutturur. Bu kurgu eserin yazarları da yargılandığımız hikâyede çok sayıda hayal mahsulü tema yaratmıştır. Necati Özkan o temalardan sadece biridir. Yalan da sinsi olduğu için girişteki Necati ile çıkıştaki Necati bambaşka.
Sayın Başkan, bu iddianameyi son altı sayfadaki altı savcımız ortaklaşa yazdıysa diyebileceğim tek şey; herhalde birbirleriyle hiç iletişim kurmamışlar. Çünkü tek gariplik Necati Özkan'da da değil. Yiğit Oğuz Duman'ı da iddianame, özel vasfa haiz örgüt üyeleri listesine almış ve velhasıl adamcağızı orada unutmuşlar. Hakkında hiçbir suçlama olmayan biri bu iddianameye nasıl oldu da özel üye statüsüyle atandı anlamakta zorlanıyorum. Bu tuhaflığı siz de fark ettiniz ki 10 Mart günü burada iddianame özetini okuturken, tüm özel vasfa haiz üyelerin ismini okuttunuz, Yiğit'in ismini okutmadınız. Hâlbuki kabul ettiğiniz iddianamede adı yazıyor. O yüzden diyorum ki yüzyılın soruşturmasında son okuyucu kimse işini iyi yapmamış. Kolay değil bunca kurguyu düzene koymak.
Sayın Başkan, kurgu hikâye deyince aklıma geldi nedense bu hafta da gündem oldu. Yaklaşık 200 yıldır tüm dünyanın bildiği bir hikâye var. Bu hikâyede kibrinin esiri olmuş biri kendisini Yaradan’la kıyaslayacak kadar cüretkarlaşmıştır. Bir gün sadece Tanrı'ya mahsus olan bir şeyi yapmaya kalkar, bir yaşam formu yaratmaya karar verir. İşinde çok başarılı olsa da etik ve ahlak sınırlarını çok aştığı için yaratmak istediği canlı bir yaratık, bir ucube olarak ortaya çıkar. Ucubeye toplum kötü davranır, toplumdan dışlanır, taşlanır. Bu dışlanmışlık yaratığı acımasızlığa ve saldırganlığa sürükler. Yarattığı ucubeden tiksinen kişi ise onu terk eder. Anlattığım hikâye Mary Shelley'nin Dr. Frankenstein isimli korku hikâyesi. Evet, Dr. Frankenstein etiği ve ahlakın özünü unutup çıktığı yolda, kibriyle bir ucube yaratmıştır. Bu ucubenin saldırganlaşmasına sebep olmuş ve doktor yarattığı ucubeden onu terk ederek kaçmıştır. Sayın Başkan, bu iddianame Dr. Frankenstein'ın eseri gibidir. Onun gibi saldırgan ve acımasızdır. Üstelik onu ortaya çıkaran kişi de eserinden tiksindiği için olsa gerek onu terk edip Ankara'ya gitmiştir. Ankara'ya giderken de bu yaratığı sizin kollarınıza terk etmiştir. Sizden beklenen, adını iddianame diye okuduğumuz bu ucubeyi üzerimize salıp bize zarar vermesini sağlamanızdır. Siz de şimdi kollarınıza atılan bu canavarla ne yapacağınıza karar vereceksiniz. Ya üstümüze salacak ya da etiğin, ahlakın ama daha yücesi hakkaniyetin gereğini yapıp bu ucubeyi yok edeceksiniz.
Bizim için tüm bu zaman zarfı ise şu soruyu sorarak geçti: Asıl canavar kim? İddianameyi okurken aklıma hep bu eser geldi. İddianamenin içinde barındırdığı kinin, nefretin, öfkenin kaynağını merak ettim. Bu iddianameyi yaratanların duygu dünyasına akmaya çalıştım. Onları anlayabilmek için anlayayım ki savunmamı o hisle yapayım, daha güçlü olsun. Beceremedim. O duygu neyin mertebesiyse ben o kata çıkamadım. Sonra bir kitapta bir şey okudum. Görseli getirebilir miyiz lütfen? O cümleyi okuyunca dedim ki; işte bu. Yani bulamadığım, aradığım bu. O sözü ekrana verirsek herkes de okuma şansına erişir: “Hayatta hiçbir şey bir kurban seçmenin, özel de bir intikam tasarlamanın, onu gerçekleştirmenin, sonra da gidip yapmanın verdiği zevkin yerini tutamaz.” İşte bu bana hissettirdi bu iddianame. Ve daha da şaşırdım. Çünkü bu duygu, Anadolu'nun, yani ortak evimizin duygusu değil. Bu kin ve öfke, başka coğrafyaların duygusu olabilir ama Anadolu'dan bu kaynak çıkmazdı. Çıkmamalıydı. Ne yüce insanları sayabiliriz ama ben sadece 2 özel isimle size Anadolu'yu özetlemek istedim. Sayın Başkan, biri sizin memleketinizden, Nevşehir'den Hacı Bektaş-ı Veli. Sözleri hala doğru hala gerçek. Öğretisi aradan geçen 1000 yıla rağmen hala el üstünde tutuluyor. Her yıl yerlisi yabancısı binlerce insan ağustos ayında Hacı Bektaş'ı anmaya koşuyor. Ne diyor Hacı Bektaş? “Hırslar kinler yok olur aşkla meydanımızda. Çağdaş, ikinci isim, memleketiniz Nevşehir'den bir kol uzaklıkta Konya'dan; Hazreti Mevlana. Hoşgörü öğretisi insan sevgisi dünyayı sarmış. Anadolu'nun tam ortasında yetişen aşkın meyvesi Mesnevi bugün 50 farklı dilde okunuyor, yazılıyor. Her aralıkta “Vuslat” diyerek binlerce insan yine yerlisi yabancısı hoşgörünün merkezi Anadolu'ya akın ediyor.
O yüzden çok şaşkınım. “Anadolu'dan çıkmaz” dediğim az evvelki sözün sahibi zaten bir yabancı. İnsanlık katili Stalin. Orada bu duygu yetişebilir ama bizde olmamalıydı. Ne yazık ki bu ülkede zehirli sarmaşık beslenmiş, büyütülmüş. Örnekleyeyim Başkanım. Gece A Haber'i izliyorum. Cengiz Barlas diye bir zat var televizyonda. Böyle ağzının kenarından has sular akarak şöyle dedi: “Ekrem İmamoğlu hapislerde çürüyecek.” Bu nedir? Bir insan, tanımadığı bir insandan bu denli nefret edebilir mi? Bir insanın mahvolmasının olmasının, başka bir insana zevk vermesi sadece şeytanidir. “Hayatta daha kötüsü var” dedim sonra. “İyi ki kötülüğün cephesinde” değilim dedim. Böyle bir canlı olacağıma, insan olarak hücrede kalmak çok daha iyi hissettirdi. Hücredeydim belki ama yanımda insanlık onuruyla insandım. Sıradan ama insan; yeterli.
Sayın Başkan, insanların yaşam öykülerine yaklaşırsanız, politik düşüncelerinin mantık çerçevesinde belirleneceği görüşünün çöktüğünü görürsünüz. Her konuda çocukluk travmaları, çocukluk psikolojisi ciddi belirleyicidir. Biraz evvel şeytani haz cümlesini gösterdiğim Stalin için Rus kaynaklar çocukken babasının onu sık sık dövdüğünü, çocukluğunda maruz kaldığı şiddetin daha sonra başkalarına uygulanacağı şiddeti açıkladığını belirttiler. Bize yönelik ağır saldırıların müsebbiplerini merak ediyorum. Nerenin suyunu içtiler, nasıl bu kadar acımasızlaştılar? Sizin halis çabalarınız bu iddianamedeki sakatlıkları, zaman sıçramalarını, ikili hukukun nezih örneklerini, kayırmacılığı ve absürtlükleri gizlemeye yetmez yetmeyecek de. Bu metnin sahipleri sizden bize ceza yağmuru yağdırmanızı istiyor. Buna rağmen size tutunacak tek dal vermediklerinin de bence çok farkındasınız.
Çünkü, belli ki son derece zeki ve dikkatli insanlarsınız. Öyle ki hangi avukat 1 gün önce duruşma salonundaydı, 1 gün sonra yok, o bile dikkatinizden kaçmıyor Sayın Başkan. Yaşadık, birlikte gördük. Geçen haftalarda, günlerce öncesinden savunmasını veren Alper Aydın'ın savunmasındaki çok küçük detayları bile günler sonra hatırladığınızı dillendirdiniz burada. Yani karşımızda sıradan bir yargıç yok. Siyasal iktidar, kendi beka meselesi olarak gördüğü bu önemli davayı, sıradan insanlara emanet edecek değildi. Heyetinizin kıdem bakımından bu dava için uygun olmadığı söylendi burada avukatlarca. “Bir hakimin tecrübesi, hayatın olağan akışına uygunluğa karar vermede önemlidir “dedi genç hakim üyelerimize atıfla. Belki bu da bilinçli. Aşikar ki hakim üyelerimiz de son derece parlak insanlar. Dikkatlerine de saygı duyuyorum ayrıca. Fakat biz de fena değiliz efendim. 3 aydır biz size bakıyoruz, siz bize. İster istemez intibalar oluşuyor. Sosyal zekanız yüksek, hatta Ekrem Başkan kadar olmasa da iyi bir hazır cevap üstadısınız. Bunu da ince ve zeki esprilerle sunuyorsunuz. Böylece zirve yapan tansiyon bir cümlenizle sönümlenebiliyor ya da tam tersi oluyor. Siyasetçiler için hazır cevaplılık büyük bir artıdır, birkaç basamak yükseltir insanı siyasette. Yargıda da işe yarıyormuş yaşayarak öğrendik.
Dava siyasi olunca, laf bir şekilde siyasete geliyor. Değerli heyet, burada karşınızda Avrupa kıtasının en büyük kentinin belediye başkanı, üst yönetiminin neredeyse tamamı, çalışanları ve bu dev belediyeyle iş yapan bazı iş insanları bulunuyor. Belediye kavramının tarihsel kökenine bakarsak, bu davanın boyutunu daha iyi analiz ederiz. İlk belediye, 6. Daire. Yani Beyoğlu Belediyesi de burada bizimle yargılanıyor. Ne talih! Belediyeler, Avrupa'da özünde aristokrasiye, saraylara alternatif olarak doğmuş yapılardır. Tarihsel olarak sarayla yani merkezi yönetimle belediyeler, yerel yönetim rekabet halindedir yüzyıllardır. Dediğim gibi sadece bugün değil tarihte de sarayla ayrışmış. Avrupa'da yerel yönetimlerden önemli isimler merkezi yönetimi de seçimle kazanmıştır Sayın Başkan. İngiltere başbakanı seçilen Boris Johnson, Londra belediye başkanıydı. Bükreş belediye başkanı Romanya cumhurbaşkanı oldu. 2 önemli örnek vereyim, biri malum ülkemizden, şimdiki Sayın Cumhurbaşkanı, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı'ndan cumhurbaşkanlığına geldi. Ondan daha kıdemli bir lider var. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin. 2000'den beri Rusya'nın başında. Türkiye'de daha çok Putin, KGB ajanlığı veya selefi Boris Yeltsin'in özel kalem müdürlüğüyle tanınır ama Putin St. Petersburg Belediyesi başkan yardımcısıydı. Ruhsattan sorumlu, işletme ruhsatlarını veriyordu başkan yardımcısıyken. Bu akım, Avrupa'da da Türkiye'de de devam edecek sayın başkan. Yıllardır devam ediyor yine devam edecek. Öyle de olsa edecek böyle de olsa edecek. Tam yeri gelmişken Sayın Başkan, bunu özellikle de medya mensupları için söylemek isterim aflarına sığınarak. Bu davanın adı “İBB davası” değildir. Bu davanın adı “İmamoğlu davasıdır”. Bu dava da A'dan Z'ye siyasidir. Bunu siz de biz de cümle alem de biliyor. O yüzden ben burada bir prosedürü tamamlamak için ifade verdiğimin bilincinde olan biriyim. Tıpkı neden tutuklandığımı bildiğim gibi. Bu davada benim gibi bir kısım sanıklar ve avukatları şapkalarından 1 değil, 10 tavşan çıkarsa da nafiledir.
Şimdi, Sayın Başkan, ben haftalık 10 dakikalık telefon görüşmemi Giresun'da yaşayan 86 yaşındaki annemi arayarak kullanırım. Bu pazar da kendisini aradım, yanında teyzem de vardı. İşte bugün huzurunuza çıkacağımı söyledim. O da dedi ki: "Sular seller gibi geçsin inşallah, Allah zihin açıklığı versin." Ama bana bunu en son üniversite sınavına girerken söylemişti. Bu kez söyleyince şaşırdım. Ama Anadolu'nun bu naifliği hoşuma da gidiyor bir yandan. Ama annemin bilmediği şu: Ben bir sınavda değilim. Sınava girsem ben bu sınavı kazanırım, ben mülakattayım. Bu ülkede mülakat sonuçları malum. Siz kanaatinizce ağzımıza çokça ceza deklare edeceksiniz ve umarım ki iddianame sahipleri gibi nicelik sarmalıyla sayfalarca uzayan bir gerekçeli karar görmeyiz. Çünkü sizin ceza kararınızın ikna edeceği bir halk yok. Kararı Türk milleti adına alacaksınız ama millet bu karara karşı çıkacak. Çünkü millet kararını verdi. Vazife olarak Atatürk'ün bir sözünü hatırlatmak isterim: "Milli egemenlik öyle bir nurdur ki, onun karşısında zincirler erir, taç ve tahtlar yok olur."
Tarih: 30 Ağustos 1924. 600 yıllık padişahlık bitmiş, Cumhuriyet'in daha 10. yılında söylüyor. İmamoğlu davasıyla Ekrem İmamoğlu'nun, tırnak içinde söylüyorum -sözün sahibi bellidir- özür dilerim, "telef olacağını" düşünenler için bu dava, “ahmak ateşinden” başka bir şey değildir. Ahmak ateşi, aldatıcı umut demektir. Ahmak ifadesi bizim tarafta kullanılınca, yargı dinamiği negatif bir şey dediği için açıklamasını mecburen yaptım. Sayın Başkan, bir yalan vatanına bırakılmış bizler, ister istemez kendimize steril bir alan arıyoruz. Mahkemenize dair yorumum şimdi bile yetersiz. İleri gitmiş olsam da bu vatan kollarında steril olmasını doğal olarak beklediğimiz tek yer sizler ve yargı mercileridir. Sizden beklentilerim var benim. Aslında beklentimi 300 yıl önce Thomas Hobbes, Leviathan eserinde anlatmış. Sizler çok daha iyi biliyorsunuzdur da şu 4 maddeyi bir sıralayayım ben: Thomas Hobbes diyor ki, kişiyi iyi bir yargıç yapan ilk unsur hakkaniyettir. İkincisi, zenginliklere, imtiyazlara değer vermemek. Üçüncüsü, yargılarında duygularından kopabilmesi. Dördüncüsü, dinleme sabrı; dinlerken özen gösterme ve anlatılanı sindireni belli etmektir diyor. Dediğim gibi, siz bunları çok iyi biliyorsunuz. Ben beklentimi buraya bıraktım.
Sayın Başkan, öncelikle bir durum tespiti yaparak başlayacağım. Çünkü bu 460 mı oldu, 70 mi, neyse işte bilmiyorum. Bugün bu kadar günün durum tespitini doğru yapmazsak, yani doğru teşhisi koymazsak iddianamenin bizi çekmek istediği kör kuyuya kuzu kuzu gideriz. Ne kuzu ne kurt olmak isterim. Durum tespitimin 1. bölümünün adı: Başlangıç. Daha geçmişi de var ama önce sadece 18 Mart - 23 Mart arasındaki 5 günün anlamını çok iyi tespit etmemiz lazım çünkü tüm sır o 5 günün içinde. 18 Mart saat 18.00, 2025. İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü Yönetim Kurulu, görev ve yetkisinde olmadığı halde, Ekrem İmamoğlu'nun diplomasını iptal etti. O gece uyuduk, bismillah 12 saat geçti, sabah 19 Mart saat 06.00'da İmamoğlu operasyonu yapıldı. Operasyon öncesi Başsavcılık, 2 ayrı tehditvari yazıyla üniversiteden ısrarla diploma iptalini istedi. Yakın tarihte bir cumhurbaşkanlığı seçimi yoktu. Diploma, her nedense Başsavcılık metninde de yazdığı gibi, ancak o dönemde lazımdı. Bu durumda Başsavcılık, polis operasyonu öncesi neden ısrarla diploma iptalini talep etti? Evet, 23 Mart'ta bir ön seçim vardı ama o Cumhuriyet Halk Partisi'nin kendi içi; devleti, Yüksek Seçim Kurulu'nu bağlayan hiçbir şey yok. Peki neden illa diploma iptali beklendi ve iptal gelir gelmez sabahına bu iş yapıldı? Öyle ya, zaten Ekrem Başkan tutuklanacaksa cezaevindeyken 2 ay sonra, 3 ay sonra, 5 ay sonra diploması iptal edilebilirdi. Oysa ısrarla operasyon için diploma iptali beklendi. Her şeyin sırrı işte bu kurguda.
Bu iptal, yorumlandığı gibi, cumhurbaşkanlığı adaylığını, adaylığı iptalini garantiye almak için yapılmadı Sayın Başkan. Diploma iptaliyle operasyonun ilgisi, anayasal suç kavramında saklı. Üniversite diploması varken Ekrem İmamoğlu tutuklansa, Cumhuriyet Halk Partisi'nin resmi Cumhurbaşkanı adayı tutuklanmış olacaktı. Bu, demokratik sisteme bir darbe sayılacaktı. Hareketlilik ilkesi ihlal edilmiş, seçimlere müdahale edilmiş olunacaktı. Haksız, hukuksuz operasyonu yaparsanız, haksızlık, hukuksuzluk, bir kötülük yaptığınızı bilirseniz bundan endişe edersiniz ve bundan doğabilecek riskleri bertaraf etmek istersiniz. Diploma iptali bu yüzden istenmişti. Yarın işler değişip bu dava sorgulandığında savunma argümanları şu olacak, inanın: "Biz seçimlere, yani demokratik sisteme darbe yapmadık. Operasyondan önce Ekrem İmamoğlu'nun üniversite diploması iptal edildi. E bu iptali Savcılık değil, üniversite yaptı. Bir lise mezunu cumhurbaşkanı adayı olmayacağına göre, birine sıradan bir belediye başkanı yolsuzluk operasyonu yaptık savunma argümanını yapacaklardı. Diploma iptali o yüzden ısrarla istendi. Zavallı rektör, düştüğü durumun farkında değil, kabak onun başına patlayacak.
Sayın Başkan, 51 yaşındayım ben. Biraz da kafam çalışır, kusura bakmayın da 17 Mart'ta gizli tanıkların 2. kez ifadesini almak, 18 Mart'ta diplomayı iptal etmek, 19 Mart'ta da operasyonu yapmak... Güzel bir plan. Ve fakat bu plan öngörüsü boşa çıktı. Çünkü Atatürk'ün dediği gibi, milli egemenlik öyle bir nurdur ki, karşısında zincirler erir, taç ve tahtlar yok olurdu; öyle de oldu.
23 Mart 2025 günü, 500.000 CHP üyesi getirmeyi hedeflerken, 15,5 milyon insan, Ekrem İmamoğlu'nu seçti. Kurnaz planları çöktü. O argüman tarih oldu. Size anlattığım bu sarih gerçek Sayın Başkan, bize sadece işi gösteriyor. Yanlış bir şey yaptığının bilincinde olan insanların yaşadığı korkuyu ve bu korkuyu sindirmek için aldıkları önlemi anlatıyor. İddianame işte bu endişeyle tarif ediliyor. Haksız olan korkar.
Şimdi örgüt bölümünde bir daha geniş kapsamlı savunma yapacağım ama Görsel 2'yi verebilir miyiz? 14 yıl öncesinden bir Ekrem İmamoğlu paylaşımı sunmak isterim. “Kader mi tesadüf mü?” sorusunu da soralım peşine. Bu meşhur tweet'in tarihi 19 Mart 2012. Ne enteresan değil mi? Operasyon tarihinden 13 yıl önce, Cumhuriyet Halk Partisi'nin sadece Beylikdüzü İlçe Başkanı’yken, daha Beylikdüzü Belediye Başkanı bile seçilmemişken, Ekrem İmamoğlu'nun… Şurada 19 Mart 2012 tarihli tweet. Ne diyor CHP'nin Beylikdüzü İlçe Başkanı? "Beylikdüzü'nde iktidar olmadan bize uyku yok. Bilin ki ardından İstanbul'da, Türkiye'de iktidarız." Sayın Başkan, şu cümle bizim iddianamemizde örgütün amacı olarak anlatılan cümledir. İddianamede, örgütümüzün 2015 yılında kurulduğu iddia ediliyor, Beylikdüzü Belediye Başkanı’yken. Yani size kanıt sunuyorum. Bilgi Teknolojileri Kurumu var mı hala, bilmiyorum, Siber Güvenlik Başkanlığı falan yaptılar orasını da. Sorun lütfen ya, bu tweet doğruysa, Ekrem İmamoğlu hedefini 2012'de koymuş. O zaman rahmetli Nazım Amca’yı, öğretmen emeklisi Ulviye Abla’yı, şu an izleyici sıralarında mı bilmiyorum, Mülayim Abi’yi falan da bizim şeye katmak lazım, örgüte. Sayın Başkan bakın, seçim, 2014 seçimine iki yıl var. İlçe Başkanı hedef koymuş. Demiş ki; "Ben Beylikdüzü'nü kazanmak istiyorum." Doğal olarak da ilçe belediye başkan adayı olmak istiyor, daha adaylığı bile yok. Aynı zamanda hatırlatmak isterim ki o yıl İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adayı Mustafa Sarıgül, CHP'den. CHP-MHP ittifakının cumhurbaşkanı adayı da Ekmeleddin Bey'di. Sayın Başkan, ama şu cümleler, birazdan göreceksiniz, aynı şekilde iddianamede örgütün kuruluş amacı olarak yazıyor. Daha ne gösterebilirim? Hani şu bile, ya ilginç olan, şu bile bizim örgütün çatısını ortaya koyan bir şey, sözde örgütün.
Sayın Başkan, sonra 19 Mart oldu. Başsavcılık uzunca bir açıklama yaptı. Hepimizin ismi geçiyor. İşte İmamoğlu suç örgütü oldu, listeyle beraber. Böyle geniş geniş suçlamalar, geniş geniş isimler, bir sürü insan birbirini tanıyan tanımayan, bir anda örgüt olduk. Çünkü bunun da bir amacı var. Boşa yapmadılar. Örgüt safsatası da en büyük yalanın inşası ama asıl korkunun ikinci katıdır. Cezası ağır ve net olan örgüt suçlaması gayya kuyusu kadar belirsiz bir boşluk. Kimileri de bu suçlamanın yok İçişleri Bakanlığı engeline takılmayalım, yok Danıştay engeline takılmayalım diye yapıldığını söyledi. Hayır, örgüt saçmalığının burada kullanılmasının amacı net. Ellerinde tek bir delil dahi yoktu Sayın Başkan, tek bir delil yoktu. Beyan da yoktu. Böyle dev bir işe delilsiz kalktıklarını bildikleri için tedirgindiler ve yol haritalarına itirafçı yaratabilmek için örgüt isnadını eklediler. Ne de olsa insan baskıyla, zorlamayla, tehditle çözülürdü.
"Tek delil yok" dedim, ben dediğimi ispat ederim. 22 Mart akşamı polise ifade verme sırası bende. Ne soruyor polis bana? Bir ay önce bizim Medya A.Ş.'den teslim ettiğimiz resmi evrakları. Bunlar zaten resmi evrak, biz verdik. Ya satıcı bir evrak bulmuş gibi bana sormalarına gerek yok ki. Yasal dosyaların yasal evrakları. Suç delili değil. Başka? Gizli tanık ifadeleri; Çınar, Meşe, Doğan. Peki bugün iddianamenizde hiçbir gizli tanıktan yani yalandan oraya bir cümle koyulmuş falan, üç tane gizli tanıktan, millet iki sayfa ifadesi konarken. E kimse de burada siz de sormadınız, Sayın Savcım da sormadı bir tane gizli tanık ifadesi. Neden? Çünkü gizli tanıkların yalanlarını iddianameye yazanlar bile koymamış yani, onlar bile pes etmiş. Bunun dışında ne var? Gizli tanıkların anlamsız genel cümleleri. Örneğin; "İhaleleri Murat Ongun organize ederdi." E ne demek bu Sayın Başkanım? Yani nasıl organize ederdi, kimle ederdi, hangi ihale? Böyle bir şey denmesi lazım bir suç isnadı için. "İhaleleri Murat Ongun organize ederdi." Suç delili mi, değil mi Sayın Başkanım ya? Başka? İş arkadaşlarımızla telefonla aramak, aynı iş yerinde olmaktan mütevellit baz vermek. Başka? Adını ilk kez duyduğum birkaç açık hava reklamcısının serzenişi, şikayeti. Ne diyorlar? "Kültür ve Medya A.Ş. bize haksız fatura kesip paramızı alıyor." Değerli Başkanım, parayı alan belediye iştiraki, parayı veren özel sektör. Hani tersi olsa ben burada bir yolsuzluğu anlayacağım da anlayamıyorum ama burada bir yanlış dahi olsa yani medya belediye iştirakinin özel sektörden parayı alıp kendi kasasına koymasını yani kamunun para kazanması yolsuzluksa bu suçsa, efendim bu yine de polisin, savcıların hatta bakanlık müfettişinin bile vazifesi değil. Burada bir yanlış varsa bu olayı incelemesi gereken İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin müfettişleri, o kadar, o kadar, iç denetim.
Sayın Başkanım başka delil var mı? 22 Mart'ta. Var, bizi şok eden delil, onu açıklayacağım size. İddia makamının şoför tutkusunun ilk kaynağı, Kültür A.Ş. eski Genel Müdürü Serdal Taşkın'ın şoförü Orhan Cevahiroğlu'nun ifadesi var. Değerli Başkanım, polis sorgusunda daha bu ifadenin yalan olduğunu kanıtladık. Bakın, belki atlamışsınızdır iddianame kalabalık, anlatayım. Bu adam Kültür A.Ş. Genel Müdürü Serdal Taşkın'ın yanından Mart 2020'de ayrılıyor. İfadesinde dile getirdiği sözde çuval çuval para MADO'dan bize gelen paralar, paralar var ya; "Serdal, ben taşıyoruz onları." O ihaleyi alan Advertst yani Murat Kapki'ler Ağustos'un ortasında ihaleyi alıyorlar. Sözleşme Ağustos sonu imzalanıyor. Üst geçitleri o aparatı yapıyorlar, 3-4 ay sürüyor. Sonra reklamlarını satıyorlar. Sordum, 3 ayda 4 ayda giriyormuş reklam paraları buradaki reklamcıların. Para o zaman kazanılıyor. Peki nasıl oluyor da 2020'nin Mart'ında Serdal'ın yanından ayrılmış olan şoför bizi o yaz çuval çuval para taşırken görüyor? Ama ihale yapılmamış dediği tarihte, daha ihale yok. Adam, hani para kazanılması mümkün değil ki bize versin, ihale yok. Artı ne var? İşte, şunda baz verdiniz, Beylikdüzü MADO'da Hüseyin Köksal'ın fabrikasında baz verdiniz. E çıkardı, polis sorgusunda dedim ki; "E ben yokum bu bazlarda, ne yapacağız şimdi? Başpolis. Dedim ya, "Bir dakika, " dedi. "Işıklı odadan telefon etti, bir iki dakikaya döndü. Dedi ki, 'Neyse, devam edelim. Ben beyanınızı yazdım.'" Sayın Başkanım, daha o gün, 22 Mart'ta emniyette yalan olduğunu ispat ettiğimiz bir iftiracının yalanıyla, Türkiye'nin cumhurbaşkanı adayı, Fatih Keleş, ben, Necati Özkan, Hüseyin Köksal ve Serdal Taşkın tutuklandık Sayın Başkanım. Ben örgüt yöneticisi olmak ve rüşvet almaktan tutuklandım. Örgüt işinin gerekçesini arz ettim şimdi. Rüşvet de bu yalan beyan. Başka da yok. Delilsiz tutuklandım sayın başkanım. Ben değil, biz delilsiz tutuklandık.
Sayın Başkanım; Allah var. “Örgüt projesi” tuttu iddia makamının. Hele ilk iki buçuk üç ay zaten bizim üzerimizde tepiniyorlardı. Bütün itirafçıların çoğu bizim taraftan, yani bizim taraftan derken, özel sektördeki arkadaşlar. Bazılarını itiraf yazmışlar ama hepsi “etkin pişmanlıktan yararlanmak istiyorum” diye ifade veren insanlar 60-70 tane var. Yaklaşık 40 tanesi de beni sorumlu tuttukları alanda. Sayın Başkanım, ben şimdi gençlerin tabiriyle challenge yapmak istiyorum. Bakın. Cezaevinden çıkmak için ya da cezaevine girmemek için ağzına gelen her yalanı söyleyen, her iftirayı atan, beni sorumlu tutulduğum alanla ilgili kırktan fazla itirafçının kaç tane de ek ifade vermişlerse üç veren var, beş veren var, bunların hepsine lütfen bakın. Savcı Bey de baksın. Ve desinler ki bunlardan bir tanesi Murat Ongun'a şu yüzden, şurada, şu sebeple şu kadar rüşvet verdi. 1100 yıl değil, ben başkanlığı 2500 yıla yapayım. Bakın bir tane örnek gösterin. Sayın Başkanım, itirafçı diyorum ya. Her şeyi itiraf eden, yalan uyduran adamlar bile benim hakkımda bu itiraf beyanlarının hiçbirinde bir tane rüşvet iddiasında bulunamıyor ya. Ya bu sıra dışı bir şeydir yani. Bu kadar büyük bir suçlamayla bir insanın cezaevine atılıp, bu kadar itirafçı yaratılıp, kimsenin biz Murat Ongun'a şu yüzden, şu sebeple, şurada, şu tarihte şunu verdik dememesi. Eyüp Subaşı demiş Ayhan Yıldız'la ilgili. Yazıyor, adam adres lokasyon atıyor yani. Tarih veriyor, para veriyor. Bende var mı öyle bir şey 40 kişiden? Yok. Ama hakim beni rüşvet almaktan tutukladı hakim hanım. Yani varsa lütfen hakim hanıma da söyleyin. Onun da bir rahatsızlığı varsa, olduğunu düşünmüyorum ama vicdanı bir rahatlar yani.
Başkanım, bakın gerçekten yani o sulh cezalar, yani ağır sulh cezalar, yani gerçekten hakimler, yetkilerini savcılara devretmişler yani. Özür dilerim ama bunu hep beraber yaşadık, gördük. Yukarıda söylüyor zaten, "Seni tutuklayacağız, seni bırakacağız" diyor. İniyoruz aynısı oluyor yani. Başkanım, rüşvet yok. 40 itirafçı bir tane Orhan etmemiş. Bir tane Orhan, koca İstanbul'u tutuklatmış. Tebrik ediyorum Orhan Cevahiroğlu'yu. Tek başına yaptı bu operasyonu. Burada Sedat Kapıdağ bir şeyler anlatıyor da o hikaye. Orhan Cevahiroğlu oldu ya. Şu kadar insanı buraya toplayan Orhan Cevahiroğlu oldu. Değerli Başkanım, bakın bu bir akıl tutulmasıdır. 4.000 değil 40.000 sayfa da yazsalar o yüzden bunlara kimse inanmıyor. Ne oldu biliyor musunuz? Cezaevine girdik değerli Başkanım. Çorlu'ya götürdüler beni. Üç hafta kaldım. Sonra Silivri'de, burada mektuplar birikmiş. Çorlu'ya gidince de oraya geldi bana Türkiye'nin her yerindeki cezaevinden mahkum mektupları geliyor. “Kiramı öde” diyen mi dersin, “borç ver” diyen mi dersin, “çocuğumu okula gönderemiyorum” diyen mi dersin. Adam da haklı, mahkum. Ya yapmışlar bizi büyük rüşvetçi, yolsuz, vurguncu. Adam da diyor ki "Ulan parayı bulmuş bunlar biz de çökelim buna." Ne oldu? Saklıyorum o mektupları. Eskişehir, Diyarbakır, Samsun her cezaevinden. Gönderemedim, kusura bakmasınlar yani. Yapamadığımız işin işte. Ve 23 Mart… Yallah Silivri'ye. Sayın Başkanım, bakın benim bu yaptığım durum tespiti son derece objektif ve nettir. Bize yapılanların kurgusu, ikinci bir “hiçbir şey olmadıysa dahi mutlaka bir şeyler oldu” kurgusudur. Bakın o zaman da “çaldılar” dediler, “bunlar oldu” dediler, “seçim sandık görevlileri FETÖ'cüydü” dediler. Hepsi yalan çıktı, bir kişi bile ceza almadı. Bugün yalanın çok şiddetli ikinci perdesi sergileniyor. Seçim iptaliyle oyunu değiştiremeyen zihniyet, oyuncuyu değiştiriyor.
18-23 Mart tarihlerinin fotoğrafını çektim. Soruşturmanın ikinci perdesine gelelim, zorbalama dönemine. Sayın Başkan, bu soruşturmada çok ciddi insan hakları ihlalleri var. Murat Kapki, etkin pişmanlık ifadesi verirken, yan odada eşiyle tehdit edildiğini söyledi. Eşi olmasa da benzer bir uygulama itirafçı Yakup Öner için de yaşanmış. Ailelerin içine bu kadar çekildiği başka bir soruşturma tarihte var mı ben bilmiyorum. Ekrem Başkan babası, oğlu, kayınbiraderiyle; Fatih Keleş evladı, abisi, yeğeniyle; ben eşimle, bacanağımla; Tuncay Yılmaz eşiyle; Alper Aydın oğluyla; Murat Kapki kardeşi ve çalışanlarıyla; itirafçı Eyüp Subaşı eşi ve engelli oğluyla; iftiracı fabrikatörü Muhittin Palazoğlu kardeşi, ama kardeşinden bile çok sevdiği servetiyle; iş insanı Murat İlbak kardeşleriyle ve servetleriyle bu soruşturmaya dahil edildi. Bu hamlelerin masum ve soruşturmanın doğal işleyişi olarak göremeyiz. Zaten sonuçları itibarıyla iddia makamının hayal ettiği o beyanlar geldi. İtirafçı yaratma sistematiği kuruldu. Bu zorbalığa biz erkeklerden çok daha fazla maruz kalıp, boyun eğmeyen şu onurlu kadınların önünde saygıyla eğiliyorum. Zavallı ve güçsüz erkeklerin, vicdanlarına uydurduğu bahanelerle sözde delikanlılığın kitabını yazdılar ama tersten.
Haysiyet cellatları. Yani iddia makamının kurduğu sistem tıkır tıkır işledi, ayrıntısını anlatacağım örnekleriyle. Zaten örgüt isnadının sebebi de dediğim gibi buydu. Sayın Başkanım, hukuk ve siyaset tarihi okuyan hemen herkes, bu tip siyasi davalarda, tasfiyelerde ailelerin, yakınların ve yakın arkadaşların hedef alınmasına aşinadır. Onlardan itirafçı üretilmesi de bilindik taktiklerdendir. Felsefeci Hannah Arendt'in 52 yıl önce yazdığı Totalitarizmin Kaynakları eserindeki o cümleyi burada yayınlayayım. Lütfen görsel iki bu arada, görsel üç özür dilerim, hep beraber okuyalım. Tasfiyeler, tüm toplumsal ve ailevi bağları yıkmak için bu operasyonlar tanıdıklardan en yakın arkadaş ve akrabalara kadar sanığın olağan ilişkilerinin sanıkla aynı kaderi paylaşacağı korkusunun salınmasıyla yürütülüyor. Basit ve ustaca kurulmuş suç ortaklığı tekniğinin sonucu şudur: Biri suçlanır suçlanmaz paçayı kurtarmak isteyen eski arkadaşları bilgi vermeye can atarak ona karşı olmayan kanıtları teyit ederek en acımasız düşman haline gelir. Bunu yapmak, açıkça kendini kurtarmanın biricik yoludur. Felsefeci bunu totaliter rejimleri anlatırken söylemiş. Türkiye'de ileri demokrasi var, öyle diyorlar. Ama yine de kulağa ne kadar tanıdık geliyor değil mi Değerli Başkanım? Onlarca itirafçısı cezaevinden kurtulan bir dava, inanın şu paragraftan daha güzel analiz edilemezdi.
Bu süreçte cezaevinden çıkmak için de girmemek için de profesyonelce yollar tarif edildi. Zanlıların çoğu bizi tanımıyordu ama hakkımızda ne anlatmaları gerektiğini öğrendiler. Daha doğrusu öğretildi. Gizli tanıkların ifadelerle açtığı patika medyanın belirlenmiş isimleri hedefleştirmesi ve soslu hikâyelerle asfalt yol oldu. İçeri düşen herkes o asfalt yoldan ne diyerek dışarı çıkacağını öğrendi, öğretildi. Formül basit: Ekrem İmamoğlu, Fatih Keleş, Murat Ongun'la ilgili bir şeyler anlat. Onlara da yakın bir iki kişiyi kat çevresinden. Haydi, eyvallah özgürsün. Süreç aynen böyle işledi. Aynen böyle işledi. 1 aylık medya yönlendirmesinin ardından bakabilirsiniz tarihlerine değerli Başkanım. Nisan ayı sonundan başlayarak, mayıs ve haziranda pik yapacak şekilde, basmakalıp itirafçı ifadelerini okumaya başladık. Art arda benzer cümleler kuranlar, art arda tahliye edilmeye başlandı. Her çıkan, geride bir yalancı tanığın daha doğmasına yol açıyordu. Hayatımda adını ilk kez duyduğum iftiracılar kendimin dahi bilmediğim yönlerimi anlatıyordu. Ben de bu huylarımı gazetelerden okuyarak öğrendim. İsmini bilmediğim ağızlarda, çeşitli tariflerde dolaştı. Bu furya öyle bir hale geldi ki bir yalan hikâye uydurup tahliye olan şüphelinin avukatı da bir anda gözde avukat oluyor ve yeni müşteriler ediniyor. Yoksa bu dosyada 5 itirafçı, 6 sanığın sonradan aynı avukata sahip olmasını tesadüf olarak niteleyemeyiz.
Sayın Başkan, madem planlı bir eylem sistematiği anlatıyorum, ete kemiğe büründüreyim. Medya dedim. Avukat dedim. Ülkedeki herkesii Sayın Cumhurbaşkanı hariç, herkesi korkudan tir tir titreten İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, bazı avukatların yarattığı ve medyada tartışma konusu olan borsayı izlemekle yetindi. Mehmet Yıldırım dendi, Selcen Akar dendi, Mücahit Birinci dendi. Bazıları dava konusu bile oldu demek ki bir gerçeklik payı da var. Ben biraz buralarda değinildi ama bu sistematiğe bir ekleme yapacağım. Malum soruşturmalar basit şüpheyle başlıyor Sayın Savcım. Benimki de sadece basit şüphe ama içinde medya var, avukat var, itirafçılar var. İster istemez böyle olunca iddia makamı da dâhil oluyor pek tabii. Şimdi görsel 4'ü lütfen verelim. Değerli Başkanım, burada da İstanbul'da Avukat İsmail Mirsat Albayrak diye kıymetli bir hukuk insanı var. Şimdi buraya koyduğum şeyler tabii bu fluluğu hala devam ediyor, o yüzden şey yapalım. Efendim, bu Mirsat Albayrak daha önce de müvekkillerini tartışmaları ile ilgili çeşitli açıklamalar yapınca medyaya düşmüş. Mesela orada bizim İbrahim tweet atmış açıklamasını. Orada anlıyoruz ki Türk devletimiz illegal ya da legal hiç kimsenin elini sürmek istemeyeceği, prestij kaybına uğramasın diye, Rasim Ozan Kütahyalı isimli arkadaşı 8 yıldır devletimiz polisle koruyormuş. Avukatı olarak o açıklamış, onu öğreniyoruz.
Ondan sonra diyor ki burada da… Bu da Gazete Pencere'den, Gazete Pencere'den Tolga Balcı’nın haberi. Daha yeni bir haber şu sağdaki. Yine Mirsat Albayrak veriyor bir demeçte, diyor ki: "Ben AK Partiliyim, uzun yıllardır o partiye oy veririm. Ben bu davaya bu yüzden girmedim." Girmedim derken daha ne kadar girecek? Herkesin avukatı. Çünkü ben, onu yanlış yazmış yazan, "Çünkü ben hırsızlık yapıldığına inanmıyorum, ideolojik olarak karşılarındayım, siyasi bir tarafı da var bu davanın." diyor. Şimdi avukat "AK Partiliyim." diyor. "Dava siyasi." diyor. "İdeolojik olarak karşılarındayım." diyor. Geçelim o zaman bir sonraki görsele. Bu avukatımızın medyadaki savunduğu insanlar kim onu görelim. Biraz küçültelim lütfen. Değerli Başkan ve izleyicilerimiz, ekran kirliliği için özür dilerim ama mecbur kaldım. Şimdi bu İsmail Mirsat Albayrak'ın iki tane müvekkili var. Biri bu yasa dışı bahisçi öbürü de Sabah Gazetesi yazarı Hilal Kaplan. Hilal Abla diye bilinir. Şimdi avukat kendini anlattı: "Ben siyasiyim, AK Partiliyim, bu dava siyasi, ideolojik olarak karşıtlarındayım." dedi. Müvekkilleri de aylar boyunca İmamoğlu davasıyla ve bizlerle ilgili bilinçli yalanlar ürettiler sistematik bir şekilde Sayın Başkanım. Bakın o en altta Dijital İstanbul'un Karanlık Dünyası diyor ya, onu yazan Hilal Abla, Sabah gazetesinde yazdı onu. Herhalde Necati Bey'le Melih hariç tutuklusu kalmadı, herkes gitti ama şurada bir, ya şu yazıyı okuyun bizi direkt asarsınız yani o kadar. Öyle başarılı bir yazı.
Bir sonraki görseli verebilir misiniz? Şimdi geldik itirafçı şemasına efendim. Burası önemli, lütfen. Bakın, bu dosyada 5'i itirafçı 6 sanığa avukatlık yaptı. Bu 6 sanık da birden fazla ifade verdi. 22 Mart günü, yani bizim tutuklandığımız gün sadece şu sol başta gördüğünüz Hasan Üstsoy isimli şüphelinin resmi avukatıydı. Yalnızca onun avukatıymış. Ama sağda gördüğünüz diğer 5 kişinin avukatları farklı. Şimdi Hasan Özsoy, 30 Nisan 2025'te itirafçı oldu. Avukat çalışıyor. Hasan Özsoy itirafında, Eyüp Subaşı'yı suçladı, Kamil Taşçı'yı da işaret etti, faturalaşmaları var falan filan diye. 30 Nisan'dan sonra 9 Mayıs'ta da Hasan Üstsoy savcılıkça tahliye edildi. Mahkeme diyorlar ama savcılık çıkışında. Efendim, hafta sonu 2 günü atarsanız sadece 4 iş günü sonra Eyüp Subaşı'na gittiler. Eyüp Subaşı itirafçı oldu 15 Mayıs'ta. Ekrem İmamoğlu, Fatih Keleş, Serdal Taşkın, Murat Ongun ve Ertan Yıldız'ı suçladı. O alttaki davanın itirafçısından sonra sistem ifadesini kullanan ilk kişi oldu. Hasan Özsoy, tutuklu. Sahte faturacı arkadaşı Kabil Taşçı da 27 Mayıs’ta itirafçı oldu, 29’unda tahliye oldu. Bakın ilk avukatı farklı, ilk avukatı farklı, hepsi farklı. Sonra geliyor bu İsmail Mirsad. Kabil Taşçı 19 Haziran’da da bir ifade verdi. O da tahliye ifadesinde tahliye olmak için Vedat Şahin’i suçladı. Vedat Bey burada, tutuklu. O da hemen ardından 11 gün sonra ilk ifade metnini verdi itirafçı oldu. 30 Haziran’daki ifadesinde yanındaki avukat İsmail Mirsad Albayrak’tı. İlk avukatı farklıydı.
Tutuklu, burada huzurunuzda. Avukat Baran Kaya’nın sorusu üzerine… Şöyle sordu avukat Baran Kaya, “İsmail Mirsad Albayrak size şu suçlamaları yaparsanız çıkarsınız” dedi mi diye sordu Vedat Şahin’e. Vedat Şahin de burada sizin huzurunuzda “doğrudur” dedi. Efendim şuna bir dikkat etmenizi istedim, bir de Rauf Cem Istranca var. Bakın, 29 Mayıs’ta ifade veriyor, 19 Haziran’da. Kabil Taşçı da 29 Mayıs’ta ifade veriyor, 19 Haziran’da. Bu çıkmış, bu da cezaevinde, aynı avukat herhalde el ele tuttu götürdü ikisini birden. İlk ifadesinde çıkamamıştı Istranca. O da 2. bir ifade verdi aynı gün. Onun da avukatı İsmail Albayrak’tı, ilk avukatı başkaydı. Bu Rauf Cem Istranca da Serkan Öztürk’ü suçladı, o da burada tutuklu. Bunun üzerine baktığınızda görürsünüz, Serkan Öztürk, 2 kere avukatsız ifadeye davet edildi. Serkan Öztürk’ten istedikleri tek bir şey vardı. Beyoğlu Belediye Başkanı İnan Güney’i onlara vermelerini istediler. 8 Ağustos’ta 2. ifadesini verdi, ilk 2 ifadede avukat yoktu. Baktılar Serkan, İnan Güney hakkında iftira atmıyor, bu kez devreye yine bu uzman avukat Mirsad Albayrak çıktı. 11 Ağustos’ta Serkan Öztürk, Mirsad Albayrak’a vekalet çıkardı, onun da ilk avukatı başkaydı Sayın Başkan. Serkan Öztürk’ün avukatının mahkemenize 5 Mayıs’ta sunduğu dilekçe var, sizde vardır ama ben yine de şey isterseniz veririm, şunu da işaretledim.
Bakın Rauf Cem Istranca'nın itirafçı olmasına sebep olan İsmail Mirsad Albayrak için şöyle diyor: “27 Mayıs 2025 tarihinde bilahare 19 Haziran 2025 tarihinde soruşturma savcılığının istek talep ve beklentilerine uygun olarak diğer şüpheliler aleyhine ifade vermesi temin edilmiştir, bu yüzden de Rauf Cem Istranca'nın etkin pişmanlık hükümleri doğrultusunda tahliye edilmiştir” diyor savcılar. Ama bu, bir üstünde diyor ki Serkan Öztürk’ün avukatı verdiği beyanda, yazılı dilekçede, tutukluluğunu takip eden 2 3 ay sonrasında devreye soruşturmayı yürüten savcıların arkadaşı olduğu beyanı ile avukat İsmail Mirsad Albayrak adlı avukat girmiş, Rauf Cem Istranca da onun refakatinde ve yönlendirmesinde ifade vermiştir. Hani şey, akışına uygun gayet. Bir tane daha var, Duygu Fikirli vardı. Özür dilerim. Sayın Başkan, Duygu Fikirli de onun da gördüğünüz gibi ilk avukatı farklıydı yani şu kadar her şey tesadüfse ben tamam saygı duyuyorum. Duygu Fikirli’nin de ilk avukatı farklıydı. 3 Eylül’de İsmail Mirsad Albayrak’a vekalet verdi. 5 Eylül’de itirafçı oldu, 24 Eylül’de tahliye edildi. Nasıl? Ha bu Güldem Şık hanımefendiyi suçladı, %500 farkla fatura kesiyorlar dedi ve 4000 sayfalık iddianamede değil %500’lük faturayı bir tane bile faturayı göremedik.
Bunlar az buz sinir bozucu işler değil değerli Başkanım. Yani az buz işler değil. Nisan ayının 2. haftasının başıydı, eylem 13 yargılanan Emrah Yüksel benim olduğum bu kürsüye geldi ve siz ona aynen şu cümleyi kurdunuz: Şu 13 nolu eylemi şöyle güzel güzel anlat da Emrah, en zorlandığımız eylem. Sıralamayı da ona göre belirledik zaten dediniz. Açıkçası bu cümleniz beni hayal kırıklığına uğrattı, aynı zamanda büyük bir şüpheye de gark etti. Sadece bu eylemi anlamakta zorlanan heyet demek ki Şişli’nin dev imar itilafını, KİPTAŞ’ın işlerini, raylı sistem dairesine yönelik suçlamayı, asfalt ve kışla mücadele konusunu, daha net anlayanı görmediğim, ki ben bu cümleyi yazarken ama burada ben de anladım, hafriyat komisyonunu, reklam ihaleleri ile ilgili suçlamaları, 4 dairenin farklı etkinlik ihalelerini, hatta ve hatta kapasitenin depreme dayanıklı olup olmadığını bile anlamışsınız demektir. Sayın Başkan diyeceksiniz ki “orada kapasitenin dayanıklılığı söz konusu değil, rüşvet söz konuş”u diyeceksiniz ya… Bakın rüşvet de bu iddianın temeli de binanın temeliyle ilgili. Yani rüşvet iddiası da o binanın temeliyle ilgili. Sağlamsa başka, değilse başka. Ali Rıza Bey’in dediği gibi, Allah deprem yaşatmasın. Çünkü emin olun o top da burada zaten sizinle paylaştı, sizin kucağınıza bıraktı. Ben bugünden söylemiş olayım.
Eğer tüm bunları gerçekten zaten tam manasıyla kavradıysanız ki siz bunu nisan başında demiştiniz. İçimden dedim ki şu anda İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ni yönetebilecek en iyi isim, değerli Mahkeme Başkanımız, geçmiş ikisi ve bugün mevcut olan genel sekreter hepsini anladıysanız inanın sizin elinize su dökemez Sayın Başkanım. Ama değerli Başkanım, anlayamazsınız. Yani nisanda da anlayamazsınız, mayısta da anlayamazsınız, haziran yani umarım insanlar anlattıkça anlarsınız da siz tam nisanda ben anladım dediniz ama anlayamazsınız çünkü kaynağınız yanlış. Kaynağınız bu iddianame, bu kurgu. Bu kaynakla İBB’nin sırrını çözmeniz mümkün değil çünkü gerçeklerin hiçbiri orada yok. Sadece gizlenen gerçekler var, onları da ben sırayla mahkemenize arz edeceğim.
İddianamenin gerçek yüzünü o zaman görecek ve her şeyin doğrusunu da herkes anlayacak. Yine de değişen bir şey olur mu, onu bilemiyorum. Zaten siz de sık sık sizin suç duyurusu yapmanızla benim yapmam arasında bir fark diyerek bir hayal kırıklığına uğratıyorsunuz. Şimdi de 3. bölümü anlatayım. Burada bilgi vermem icap ediyor. Ben size sunduğum görsellerden 3 panelinin tarafınızca burada yayınlanmasının uygun olmadığını söylemişsiniz. Kararınızı tabii ki saygıyla karşılıyorum ama şu açıklamayı yapmam lazım, ben bir suç unsuru yayınlamadım. Buradaki bilgilerin hepsi alenileşmiş açık kaynaklardan elde edilmiş bilgilerdir değerli başkanım. Hani siz burada yayınlamayı uygun görmediniz, ben hani gerekçesini bilmiyorum ama burada asla ve kata bir hedef göstermiş, öyle bir şey düşündüyseniz olamaz çünkü zaten bunlar artık kamuoyunca tanınan, kamuoyunca alenen yazılmış unsurlardı. O yüzden de sizin, size ve makamınıza olan saygımdan ötürü bu bölümü anlatıp anlatmama konusunda siz ne derseniz onu yapacağım."




