Anayasa Mahkemesi (AYM) kararına rağmen serbest bırakılmayan MS hastası şehir plancısı Tayfun Kahraman ve tutukluluk sürecinde hastalıkla mücadele eden Beylikdüzü Belediye Başkanı Mehmet Murat Çalık'ın durumu İstanbul Barosu'nda düzenlenen bir toplantıda ele alındı.

Eski baro başkanlarının da katıldığı toplantıda konuşan İstanbul Barosu Başkanı İbrahim Kaboğlu, hukuk dışı tutuklamaların bir tutuklama değil, tutsaklık olduğunu söyledi. Hasta tutuklulara ilişkin "Göz göre göre bilimsel verilere karşın ölümlerine, yaşam haklarının sona ermesine seyirci kalmaktır. Buna hiç kimsenin hak ve yetkisi bulunmamaktadır." diyen Kaboğlu, AYM kararlarının uygulanmamasına ilişkin de "Anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs eğilimleri açıktır. Bu anayasal düzeni ortadan kaldırma yönündeki resmi eğilimlere, eylemlere, işlemlere son verilmesini özellikle talep ediyoruz." ifadelerini kullandı.

İstanbul Barosu Başkanı Av. Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu ve önceki dönem başkanları, önceki dönem başkanlarından Av. Turgut Kazan’ın davetiyle bir araya geldi. Haklarında verilen cezalar kesinleşmemiş olmasına ve Anayasa Mahkemesi kararlarına rağmen adli kontrol hükümleri uygulanmayan, sağlık sorunları bulunan tutuklular gündemiyle yapılan toplantıda özellikle Mehmet Murat Çalık ve Tayfun Kahraman başta olmak üzere, hasta tutukluların maruz kaldığı hukuka aykırı uygulamalar; kişi özgürlüğü, adil yargılanma hakkı ve insan onuruna saygı ilkeleri açısından oluşan 'ciddi ihlal alanı' ele alındı.

Gezi eylemleri hükümlüsü MS hastası Tayfun Kahraman'ın eşi Meriç Demir Kahraman ile İstanbul Tabip Odası Başkanı Osman Küçükosmanoğlu'nun da katıldığı toplantı açılışında konuşan Kaboğlu, "Gerek anayasamız, gerek İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi, Avrupa Mahkemesi kararları, Anayasa Mahkemesi kararları ve ilgili mevzuat kişilerin nasıl yakalanacağı, tutuklanacağı, hangi ortam ve koşullarda yaptırıma tabi tutulacağı ve ne zaman serbest bırakılacağına dair açık kurallar öngörmüş bulunuyor. Bu açıdan anayasanın özellikle on dokuzuncu maddesi kişi güvenliği ve özgürlüğü maddesi dokuz fıkradan oluşuyor ve devletin varlık nedeniyle örtüşen bir hükümdür bu. On dokuzuncu madde hem yakalamayı hem tutuklanmayı hem de serbest bırakılmayı düzenleyen somut, ayrıntılı bir maddedir. Bununla birlikte bu madde tutuklama öncesi, tutuklama esnası ve tutuklama sonrası en çok ihlal edilen bir maddedir." dedi. Kaboğlu şöyle devam etti:

"Kişilerin özel yaşamı, konum dokunulmazlığı, haberleşme özgürlüğü ihlal edilerek çoğu zaman tutuklama işlemi gerçekleştirilmekte"

İbrahim Tatlıses'in korumasından görüntü alanlara sert uyarı! 'O görüntüyü sil!'
İbrahim Tatlıses'in korumasından görüntü alanlara sert uyarı! 'O görüntüyü sil!'
İçeriği Görüntüle

"Bu madde gerçekten 19. madde 3. fıkrasında belli koşullar bulunsa dahi tutuklanabilir diyor. Yoksa tutuklama ne savcı için ne hakim için bağlayıcı bir hüküm değildir. Çünkü gerek 7. fıkrada öngörülen adli kontrol seçeneği gerekse anayasa madde 13'ün öngördüğü ölçülük ilkesi tutuklamayı son derece istisnai bir yaptırıma dönüştürmektedir. Zira tutuklama bir özgürlük sınırlaması değil anayasanın da ifadesiyle özgürlükten alıkoymadır. Bir kişiyi özgürlükten yoksun kılmaktır. Bu nedenle aynı madde yedinci fıkrada ve sekizinci fıkrasında hem makul sürede yargılanmayı hem de ivedi bir biçimde serbest bırakılmayı gerekli kılan koşulları ortaya koymaktadır. Bu açıdan tutuklamaya itiraz ise tutuklama koşullarının var olup olmadığının teyit edilmesi. Bunun avukat nezdinde ve duruşmalı olarak yapılması, bireysel olarak yapılması ve aynı zamanda gerekçeli bir biçimde karar verilmesi anayasanın açık hükümlerinin bir gereğidir. Bu hükümlere karşı görüyoruz ki anayasa madde 19 uygulanmadan önce anayasa madde 20, 21, 22 ihlal edilerek, yani kişilerin özel yaşamı, konum dokunulmazlığı, haberleşme özgürlüğü ihlal edilerek çoğu zaman tutuklama işlemi gerçekleştirilmekte ve sıkça 19. maddenin koşulları bulunmadığı halde kişiler tutuklanmakta ve yedinci ve sekizinci fıkraların açık hükümlerine karşın serbest bırakılmamakta tutuklu işlemi yaptırımı devam edilmektedir.

Bu açıdan anayasanın özellikle kişi özgürlüğü ve güvenliğine ilişkin hükmün bir tür sistematik ve sürekli ihlaline tanık olmaktayız. Ama bununla bitmiyor, zira bu infaz aşamasında da devam eden bir yaptırıma dönüşmektedir. Çünkü mahpus, özgürlüğünden alıkonulmuştur ama haklarından yoksun kılınmış değildir. Mahpusluk statüsüyle bağdaşan bütün haklar mahpusların yararlandığı haklardır. İster hükümlü olsun ister tutuklu olsun. Bu bakımdan bizim mevzuatımızda açıkça Türkiye Cumhuriyeti'nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelerde hangi haklardan yararlanacağı belirtilmiş bulunuyor. Bunların başında sağlık hakkı ve ayrımcılık yasağı gelmektedir. Ve bu sağlık hakkı ve ayrımcılık yasağı ise mahpusların haysiyeti değerine temellendirilmiş bulunuyor. Haysiyet hakkı mahpuslarında bütün diğer insanlar gibi yararlanacağı temel haklardır. Bu da hukuk devletinin bir gereğidir.

"Kimseye işkence ve eziyet yapılamaz. Kimse insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir cezaya veya muameleye tabir tutulamaz"

Şu halde sorun, infaz öncesi, tutuklama öncesi, tutuklama sırası ve tutuklama sonrası olmak üzere üç aşamada anayasamıza aykırı Türkiye Cumhuriyeti'nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelere aykırı bir biçimde cereyan ettiğini gözlemekteyiz. Bu açıdan mahpusların sağlık hakkına erişimlerin engellenmesi, mahpusların hiçbir gerekçe yokken ilden ile dağıtılması gece yaralarında, gece yaraları sorguya çağrılması, anayasanın özellikle 17. maddesinin 2. fıkrasının 3. fıkrasının ihlali sonucunu doğurmakta. Kimseye işkence ve eziyet yapılamaz. Kimse insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir cezaya veya muameleye tabir tutulamaz... Türkiye Cumhuriyeti savaş ortamında bile olsaydı, insan haklarının sert çekirdeği olarak bu maddi ve manevi bütünlüğe dokunma yasağı o sırada da geçerli olacaktı"

"İhlaller sıradan bir anayasa ihlali değil, ciddi ve üzerinde durulması gereken bir sistematik ihlal haline, kitlesel ihlal uygulamasına dönüşmüş bulunuyor"

İhlallerin çok ciddi bir hale geldiğini de vurgulayan Kaboğlu şöyle devam etti:

"Bu itibarla bu sıradan bir anayasa ihlali değil, ciddi ve üzerinde durulması gereken bir sistematik ihlal haline, kitlesel ihlal uygulamasına dönüşmüş bulunuyor. Bu tutuklu kişilerin, hükümlü kişilerin yani mahpusların haklarının sistematik olarak ihlallerinin ötesinde aslında mahkeme kararlarına uymama biçiminde tanık olduğumuz uygulamalar belirtilmeye değer uygulamalardır. Zira bu son günlerde Murat Çalık sağlık açısından olayı kamuoyuna mal olmuş bulunuyor... Aslında birçok mahpusun karşı karşıya bulunduğu sorundur. Ama o simge isim haline gelmiş bulunuyor. Onun şahsında hapishanelerde sağlık uygulamalarını özellikle masaya yatırmak, incelemek gerekiyor. Ve bu konuda ceza ve güvenlik tedbirlerinin infazı hakkındaki kanun hükümlerine bu uygulamaların açıkça aykırı olduğunu ve bir de ceza infaz kurumları ve tutuk evleri izleme kurullarının bu görevi ne ölçüde yaptığını sorgulamamız gerekir. Zira her ikisi de yasal düzenleme ile mahpuslara uygulanması gereken işlemleri, eylemleri düzenlemektedir.

"Tutuklu ve hükümlülerin sağlık hakkının ilanına karşı devletin seyirci kalması mümkün değil"

İkinci akut sorun ise mahkeme kararlarına uyulmamasıdır. Bu da aslında Tayfun Kahraman vakasında somutlaşmaktadır. Çünkü anayasanın emredici, yasaklayıcı hükümleri karşısında mahkeme kararlarına uyulmaması aslında hukuk devletinde gündeme gelmemesi gereken bir seçenek olduğu halde Tayfun Kahraman'ın durumu hem bir anayasa mahkemesi var, hem bir ihlal kararı söz konusu, hem de hasta. Şimdi demek ki bir mahkeme kararına uyma hükümlünün yerini getirilmemesi, bir de yaşamı tehlikede olan bir mahpusun, hükümlünün bu tehlikesine karşı devletin seyirci kalması. Şimdi burada her iki durumda belki ortak payda bütün mahpusların tabi tutulduğu işlemler sağlık hakkı bakımından insan haysiyetiyle bağdaşırlık ölçütü bakımından devletin kendi yetki alanında egemenliğin tam da doğrudan mahpusla ilişkisinde somutlaştığı bir alanda, sağlık hakkı konusunda pozitif hükümlülüğünün maksimize olduğu bir alanda sağlık hakkına karşı, sağlık hakkının ilanına karşı devletin seyirci kalması mümkün değil. Murat Çalık ve benzerlerinin durumu karşısında hele hele Anayasaya aykırı tutuklama söz konusu olduğunu dile getirirsek, o zaman bu tür benzeri hastaların derhal serbest bırakılması gereğini bir kez daha uygulamak gerekir. Ama Tayfun Kahraman'ın durumuna gelince, Tayfun Kahraman bir hükümlüdür fakat Tayfun Kahraman hakkında anayasa mahkemesi kararı vardır. Anayasa madde 153 son emredici bir hüküm öngörmektedir. Anayasa madde 6 son cümle hiçbir kurum ve organ kaynağını anayasadan almayan devlet yetkisi kullanamaz. Bu yasağı öngörüyor. Peki kullanmaya kalkıştıysa ne olur? Egemenlik hakkını, milletin hakkını gasp etmiş olur.

Bu durumda yaptırım için Hakimler ve Savcılar Kurulunu madde 159, fıkra 9 gereği göreve çağırmak gerekiyor. Eğer bu Hakimler ve Savcılar Kurulu, onun başkanı olan Adalet Bakanı görevini yerine getirmezse bugüne kadar ihmal konumda olduklarını, görevlerini ihmal ettiklerine tanık oluyoruz. Nasıl ki mahkeme kararını uygulamakla yükünü olan hakim, görev, yetki ve sorumluluk ağıyla kuşatılmış bulunuyor ise Adalet Bakanı ve Hakimler ve Savcılar Kurulu da benzeri görev yetki ve sorumluluk ağıyla kuşatılmış bulunuyorlar. Peki burada aslında mahkeme kararı olan bir hükümlü Tayfun Kahraman örneğindeki onun gibiler çok mahkemede... Hapishanede Can Atalay, Osman Kavala, Selahattin Demirtaş gibi ama burada Tayfun Kahraman'ın bir de ölümcül bir yaşam riski bulunan ve bir sağlık sorunu bulunmaktadır. Bu durumda sorgulanan anayasa madde 2'dir. Çünkü madde 2 cumhuriyetin temel nitelikleri adalet anlayışı üzerine inşa edilen bir maddedir."

"Siyasal farklılıklar, hukukun katliamına ve hukuk yoluyla insan yaşamının sonlandırılmasına yol açılmamalı"

İbrahim Kaboğlu, toplantı bitiminde de katılımcılara teşekkür ederek "Bütün başkanlar hukuk ortak paydasında buluştular. Hukuk yoluyla insan yaşamının katledilmesine karşı öfkelerini, isyanlarını ortaya koydular. Burada şu gerçeklik Türkiye'de yaşamakta olduğumuz gerçek bir kez daha somutlaşmış bulunuyor. Hukuk birdir ama siyaset farklaşmaları barındırır. O nedenle demokrasi için de hukuk yoluyla demokrasi deriz. Hukuk tektir. Anayasa madde 3 bunu öngörür zaten. Ama demokrasi için çeşitlik içerisinde birlik tanımı yapılır. Kişiler farklı düşünebilir. Farklı siyasal partilere, farklı gruplara, siyasal gruplara mensup olabilir. Farklı eğilimlere sahip olabilir. Ama sırf bu farklılıklar, hukukun katliamına ve hukuk yoluyla insan yaşamının sonlandırılmasına yol açılmamalı." dedi. Kaboğlu sözlerini şöyle noktaladı:

"Hukuksuzluğa olan isyanımızı, öfkemizi dillendirdik"

"Burada bütün şu anda yaşamda olan İstanbul Barosu'nun bütün başkanları ve İstanbul Tabip Odası Başkanı hepimiz bu hukuksuzluğa olan isyanımızı, öfkemizi dillendirdik. Tabii ki hepimizin ortak amacı hukuka asgari ölçüde saygı gösterilmesi ve hukukun, hukuk var diye, hukuk kirletilerek, anayasa kirletilerek insanların yaşamlarına son verilmemesi buna dur demek. Zira yine hepsi hukuk dışı kavramlarda mecburen buluştular. Bu bir tutuklama değildir, tutuklu değildir, bu bir hükümlülük değildir. Bu bir tutsaklıktır. Bu insanları esir almaktır. Göz göre göre bilimsel verilere karşın ölümlerine, yaşam haklarının sona ermesine seyirci kalmaktır. Buna hiç kimsenin hak ve yetkisi bulunmamaktadır. Bu vesileyle burada bütün başkanların beyanlarından ortaya çıkan çağrı, belki yasama, yürütme ve yargı organlarını bir yargı kararlarına, anayasaya ve hukuka saygıya çağırmak, bu aynı zamanda birlikte yaşamın bir talebidir, bir beyanıdır. Bu bakımdan biz barış içerisinde, hukukta birlik kaydı altında yaşamak istiyorsak, hukukun temel kurallarına herkesin ve en başta yöneticilerin uyması gerekiyor. Bir yargıcın insanları keyfi olarak tutuklamaya hak ve yetkisi bulunmuyor.

Bir yargıcın bir başka mahkemenin kararına uymama seçeneği bulunmuyor. Sevgili Ümit Hoca böyle bir suç üzerine düşünüyoruz dedi ama bugünkü durum itibariyle aslında yasama yürütme yargı ekseninde anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs eğilimleri açıktır. Bu anayasal düzeni ortadan kaldırma yönündeki resmi eğilimlere, eylemlere, işlemlere son verilmesini özellikle talep ediyoruz. Baro başkanları olarak, İstanbul Tabip Odası Başkanı olarak hepinize bütün basın mensuplarına hepinize sayın başkanlar teşekkür ederim. Saygıya değil sadece bağlı olmaya ve tabii ki saygı olmak, bağlı olmak ve gereklerini yerine getirmeye anayasanın emredici ve yasaklayıcı hükümlerin gereklerini yorumlayıcı hükümleri ise insan leyine, özgürlük leyine yorumlamaya davet ediyoruz."