Türkiye’de gerçeğin bedelinin baskı, sürgün ve ölümle ödendiği; gazetecilerin, öğrencilerin ve aydınların sistematik biçimde hedef alındığı bir dönemde Uğur Mumcu, yalnızca bir gazeteci değil, karanlığa karşı kalemiyle direnen bir aydın olarak öne çıktı. Darbelerle biçimlenen siyasal yapı, devlet içindeki çeteleşmeler ve emperyalist müdahaleler karşısında, tüm baskılara rağmen gerçeğin izini sürmekten vazgeçmedi. Basın tarihinde müstesna bir yere sahip olan Mumcu, halkın haber alma hakkını merkeze alan yaklaşımıyla uzun yıllar boyunca kamuoyuna nitelikli ve cesur katkılar sundu.
ÇGD, gazeteci Uğur Mumcu’nun katledilişinin 33. yılı dolayısıyla sosyal medya hesabından açıklama yaptı. Açıklamada, Uğur Mumcu’nun derneğin ilk üyelerinden biri olduğu vurgulanarak, Mumcu’nun gazetecilik anlayışına ve mücadelesine vurgu yapıldı.
Açıklamada, "Derneğimizin ilk üyelerinden, örgütlü mücadeleye inanan meslektaşımız Uğur Mumcu’nun katledilmesi üzerinden 33 yıl geçti" denildi. Mumcu’nun mesleki mirasının aradan geçen yıllara rağmen önemini koruduğu belirtilen açıklamada, "Mumcu'nun korkusuz kalemi on yıllar geçmesine karşın hala bizi aydınlatmaya devam ediyor" ifadesi kullanıldı.
ÇGD açıklamasında, "Günümüzde onun gazetecilik anlayışına her zamankinden daha çok ihtiyaç duyuyoruz. Hukuksuzluk, sömürü ve mafyatik ilişkilere karşı aydın sorumluluğu ile korkmadan yazan ve bu yüzden hedef olan gazeteci Uğur Mumcu'yu özlem ve saygıyla anıyoruz" ifadelerine yer verildi.
Uğur Mumcu kimdir?
Uğur Mumcu, 22 Ağustos 1942’de Kırşehir’de doğdu. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden 1965’te mezun oldu. Üniversite yılları, Türkiye’de gençliğin politikleştiği, sosyalist düşüncenin yaygınlaştığı bir döneme denk geldi. Öğrencilik yıllarında yazdığı “Türk Sosyalizmi” başlıklı yazıyla Yunus Nadi Ödülü’nü kazandı ve genç yaşta düşünsel üretimiyle dikkat çekti. Bu dönem, onun halktan ve emekten yana duruşunun da şekillendiği yıllar oldu.
12 Mart 1971 askerî darbesiyle birlikte ülkede baskı rejimi kuruldu. Gazeteler kapatıldı, sendikalar susturuldu, binlerce genç ve aydın cezaevlerine konuldu. Mumcu da bu dönemde yazıları nedeniyle gözaltına alındı ve yaklaşık bir yıl Mamak Askerî Cezaevi’nde tutuklu kaldı. Yedi yıl hapis cezasına çarptırılsa da bu karar daha sonra Yargıtay tarafından bozuldu. Bu süreç, Türkiye’de düşünceyi ifade etmenin nasıl ağır bedellerle karşılandığını gösteren örneklerden biri oldu. Daha sonra askerlik görevini Ağrı Patnos’ta tamamladı.
1970’li yıllar, siyasal cinayetlerin, ekonomik krizlerin ve derin devlet ilişkilerinin giderek görünür hale geldiği yıllardı. Mumcu bu dönemde araştırmacı gazeteciliğiyle öne çıktı. 1975’te Cumhuriyet gazetesinde “Gözlem” köşesinde yazmaya başladı. Aynı yıl yayımlanan “Suçlular ve Güçlüler” kitabı ile Altan Öymen’le birlikte hazırladığı “Mobilya Dosyası”, sermaye ile siyaset arasındaki kirli ilişkileri açığa çıkardı. Süleyman Demirel’in yeğeni Yahya Demirel’in adının karıştığı hayalî mobilya ihracatı dosyasıyla “hayalî ihracat” kavramı siyasi literatüre girdi.
1977’de yayımlanan “Sakıncalı Piyade” ve “Bir Pulsuz Dilekçe”, Mumcu’nun yalnızca gazeteci değil, güçlü bir edebiyatçı ve tiyatro yazarı olduğunu da gösterdi. “Sakıncalı Piyade”, Ankara Sanat Tiyatrosu’nda yüzlerce kez sahnelendi. Bu eserler, darbe dönemlerinde sıradan insanların yaşadığı baskıyı ve adaletsizliği görünür kıldı.
12 Eylül 1980 darbesiyle birlikte baskılar daha da ağırlaştı. Sendikalar kapatıldı, siyasi faaliyetler yasaklandı, basın yoğun sansür altına alındı. Mumcu bu dönemde de yazmayı sürdürdü. 1979 tarihli “Çıkmaz Sokak” kitabında silahlı mücadelenin bir çıkış yolu olmadığını savundu. “Ağca Dosyası”, “Papa–Mafya–Ağca” ve “Rabıta” gibi çalışmalarıyla devlet, mafya ve istihbarat örgütleri arasındaki ilişkileri ayrıntılarıyla ortaya koydu. Şiddete, darbeye ve karanlık ilişkilere karşı tutarlı bir çizgi izledi.
1984’te, darbe rejiminin sürdüğü koşullarda hazırlanan Aydınlar Dilekçesi’ne katkı sundu. Mumcu’nun da aralarında bulunduğu imzacılar “vatana ihanet” suçlamasıyla yargılandı. Bu dava, Türkiye’de vicdanın ve düşüncenin nasıl suç haline getirildiğinin simgelerinden biri oldu.
1990’lı yıllara gelindiğinde Mumcu, özellikle emperyalist güçlerin Ortadoğu’daki politikaları, istihbarat örgütlerinin faaliyetleri ve Kürt meselesi üzerine yoğunlaştı. 7 Ocak 1993’te yayımlanan “Mossad ve Barzani” yazısında CIA ve Mossad gibi örgütlerin bölgedeki rolünü sorguladı. 8 Ocak’ta yayımlanan “Ültimatom” yazısında ise bu ilişkileri ele alacağı kitabı duyurdu.
24 Ocak 1993’te Ankara Karlı Sokak’taki evinin önünde, otomobiline yerleştirilen bombanın patlatılmasıyla katledildi. Suikast, Mumcu’nun günlük rutinleri gözetilerek hazırlanmış, profesyonel bir planlamanın ürünüydü. Olayın ardından yürütülen soruşturmalar yıllar boyunca sonuçsuz kaldı. Bazı kişiler yargılansa da, cinayetin arkasındaki gerçek failler ve bağlantılar ortaya çıkarılmadı. Uğur Mumcu suikastı, Türkiye’deki siyasi cinayetlerde hüküm süren cezasızlık kültürünün en acı örneklerinden biri olarak hafızalara kazındı.




