Almanya’nın doğu eyaletlerinden Saksonya-Anhalt’ta geçtiğimiz pazar günü yapılan eyalet parlamentosu seçimleri, yalnızca Almanya’yı değil, Avrupa’yı da yakından ilgilendiren bir sonuç ortaya çıkardı. Seçimin kazananı, ancak tek başına iktidar olma şansı bulunmayan aşırı sağcı AfD oldu.
Ulrich Siegmund liderliğindeki Almanya İçin Alternatif (AfD), 83 sandalyeli eyalet meclisinde 39 milletvekili çıkararak yüzde 43,8 oy oranına ulaştı ve seçimden açık ara birinci parti olarak çıktı.
Kamuoyu yoklamalarında da işaret edilen sonuç gerçekleşti. AfD, Almanya siyasetinde yükselişini bir kez daha ortaya koyarken, seçimleri kaybeden CDU açısından da ciddi bir tablo oluştu.
CDU’nun yaşadığı bu yenilgi, federal düzeyde Başbakan Friedrich Merz açısından da yeni tartışmaların kapısını araladı. Merz hükümetinin bu sonuçlara nasıl yanıt vereceği ve AfD’nin yükselişini durdurmak için nasıl bir politika izleyeceği önümüzdeki dönemin önemli başlıklarından biri olacak.
AFD NE İSTİYOR?
Peki AfD’nin yükselişinin arkasında ne var? Parti hangi politikaları savunuyor ve toplumun önemli bir bölümünden neden bu kadar yüksek oy alıyor?
Başbakan Friedrich Merz, bugün parlamentoda yaptığı konuşmada AfD’nin savunduğu “remigration” yani “tersine göç” kavramına dikkat çekti. Merz, AfD’nin yaklaşımını eleştirerek bunun ten rengi ve kökene dayalı bir “etnik temizlik” anlayışına dayandığını savundu.
AfD’nin önde gelen isimlerinden Björn Höcke’nin de geçmişte göçmenler ve özellikle Türkiye kökenliler hakkında tartışmalı açıklamaları gündeme gelmişti. Höcke, göçmenlerin Almanya’ya uyum sağlayamadığını savunan ve geri gönderilmelerini isteyen açıklamalarıyla biliniyor.
AfD, Almanya’daki ekonomik, sosyal ve siyasal sorunların önemli bir bölümünün sorumluluğunu göçmenlere ve kendi ifadeleriyle “yabancılara” yüklüyor.
ESKİ PARTİLERİN YARATTIĞI BOŞLUK
AfD’nin seçim başarısının arkasındaki nedenlerden biri de Almanya’nın geleneksel büyük partilerinin mevcut sorunlara çözüm üretmekte zorlanması.
Bu partilerin çözemediği sorunların yarattığı boşluğu AfD, popülist söylemler, duygusal seçim kampanyaları ve gerçekleştirilmesi tartışmalı vaatlerle dolduruyor.
Ancak bunu yaparken toplumu daha fazla kutuplaştırıyor ve sosyal barışı tehdit eden bir siyasal dil kullanıyor.
Almanya’da ekonomik refahın geleceğine ilişkin kaygılar giderek artıyor. Tanınmış şirketler kapanıyor veya binlerce çalışanını işten çıkarıyor. Sosyal devlet mekanizmaları hâlâ güçlü olsa da gelir dağılımındaki eşitsizlik ve gelecek kaygısı toplumun geniş kesimlerini etkiliyor.
Bu tablo, AfD’nin korkular ve öfke üzerinden siyaset yapmasına uygun bir zemin yaratıyor.
GÖÇMENLER ÜZERİNDEN KORKU SİYASETİ
AfD’ye oy verenlerin önemli bir bölümünde, ülkenin ekonomik ve sosyal kaynaklarını kendi kültürlerine benzemeyen gruplarla paylaşmak istemeyen bir yaklaşım görülüyor.
Araplar, Afganlar, Türkler ve diğer göçmen toplulukları bu siyasetin hedefindeki gruplar arasında yer alıyor.
Göçmenlere yönelik suç, güvenlik ve sosyal yardım tartışmaları da bu söylemi besliyor. Genç ve sağlıklı olduğu halde çalışmadığı, sosyal yardımlardan yararlandığı veya suça karıştığı öne sürülen göçmenler üzerinden bütün bir topluma yönelik önyargılar güçlendiriliyor.
Oysa gerçek çok daha karmaşık.
Bugün Almanya’daki göçmenlerin tamamının aynı sosyal ve ekonomik koşullara sahip olduğunu söylemek mümkün değil. Almanya’ya uyum sağlamış, Almanca konuşan, yasalara ve Anayasa’ya saygılı iş insanları, emekçiler, sanatçılar, siyasetçiler, hukukçular ve kamu çalışanları olduğu gibi sosyal yardımlarla yaşayan ve çalışma hayatının dışında kalan insanlar da bulunuyor.
Dolayısıyla milyonlarca insanı tek bir kategori altında değerlendirmek, hem gerçekleri çarpıtıyor hem de popülist ve ırkçı siyasete hizmet ediyor.
ALMANYA GÖÇMENSİZ YAPABİLİR Mİ?
Bugün Almanya’daki göçmen nüfusunun tamamının ülkeden ayrılması durumunda sağlık, hizmet, gastronomi, inşaat ve daha birçok sektörün ciddi biçimde etkileneceği açık.
Çünkü göçmenler Almanya’nın yalnızca sosyal hayatının değil, çalışma hayatının da önemli bir parçası.
Bu nedenle “göçmenlerin tamamının geri gönderilmesi” gibi sloganlar, yalnızca insani ve hukuki açıdan değil, ekonomik açıdan da ciddi sorular ortaya çıkarıyor.
AFD’NİN SEÇİM ZAFERİ TARAFTARLARINI CESARETLENDİRDİ
Saksonya-Anhalt’taki sonuç, AfD tabanında da ciddi bir özgüven yarattı.
Sosyal medyada bazı AfD destekçilerinin seçim sonuçlarını “Artık Almanların çoğunluğunun istediği şeyi yapmalıyız” şeklinde yorumladığı görülüyor.
Ancak bu yaklaşım, Almanya toplumunun tamamının AfD’yi desteklediği anlamına gelmiyor. Aksine AfD’nin yükselişine karşı ciddi bir toplumsal ve siyasal muhalefet de bulunuyor.
IRKÇILIĞI RAKAMLARLA DURDURMAK MÜMKÜN MÜ?
AfD çevrelerinde sıkça dile getirilen iddialardan biri de sosyal yardım alanların çoğunluğunun yabancılardan oluştuğu yönünde.
Oysa sosyal yardım alanların önemli bölümünün Alman vatandaşlarından oluştuğuna ilişkin resmi istatistikler bulunuyor.
Bu konuda sosyal medyada dolaşan bir örnekte, “Almanların çoğunluğu sadece sonradan vatandaşlığa kabul edilen kişiler” şeklindeki iddiaya karşı, Alman toplumunda yaygın isimler örnek gösteriliyor:
Michael, Andreas, Thomas, Daniel, Alexander...
Ardından “Ama yedinci sırada Ahmad var” deniliyor.
Bu örnek, rakamların ve gerçeklerin ırkçı önyargıları tek başına ortadan kaldırmaya yetmediğini gösteriyor.
ALMANYA’YI ZOR BİR DÖNEM BEKLİYOR
AfD’nin federal seçimlerde de benzer bir başarı göstermesi halinde Almanya daha sert bir siyasal kutuplaşmayla karşı karşıya kalabilir.
Göçmenlerin zorla geri gönderilmesi yönündeki politikaların hayata geçirilmesi, yalnızca hukuki ve insani tartışmaları değil, sokakta ve işyerlerinde ciddi toplumsal gerilimleri de beraberinde getirebilir.
Almanya’nın önündeki en büyük tehlikelerden biri, ekonomik ve sosyal sorunların çözümü yerine göçmenlerin günah keçisi haline getirilmesi.
Ben Alman toplumunun çoğunluğunun ırkçı olmadığına ve AfD’nin politikalarına mesafeli duran geniş bir kesimin bulunduğuna inanıyorum.
Ancak AfD’nin emekçilerin çıkarlarını savunan bir parti olmadığı da açık. Parti, savaş politikaları ve egemen sınıfların çıkarları açısından değerlendirilmesi gereken bir siyasal çizgiye sahip.
AFD’YE OY VERENLERE ÇAĞRI
Son olarak AfD’ye oy veren insanlara seslenmek istiyorum.
Bugün “Suriyelileri göndereceğiz, Türklere dokunmayacağız” deniliyor olabilir. Buna güvenilmemesi gerektiğini düşünüyorum.
Çünkü ırkçı siyaset yalnızca belirli bir grubu hedef almakla kalmaz. Ayrımcılık bir kez meşrulaştırıldığında hedefin nerede duracağını kestirmek mümkün değildir.
Almanya’da yıllardır yaşayan, çalışan, vergi ödeyen, çocuklarını büyüten ve topluma katkı sunan göçmenlerin de hedef haline gelmesi kaçınılmaz bir sonuç olabilir.
Ben bunları, Almanya’da yerel yönetimin sosyal hizmetler, göç ve uyum biriminde 16 yıl sosyal danışman olarak çalışmış ve bu alanda deneyim kazanmış bir gazeteci olarak söylüyorum.
DEMOKRASİ Mİ, AŞIRI SAĞIN YÜKSELİŞİ Mİ?
Saksonya-Anhalt seçimlerinden çıkan tablo elbette demokratik bir seçimin sonucudur. Ancak demokratik seçimlerle ortaya çıkan her siyasi sonuç, o siyasetin demokratik değerlerle uyumlu olduğu anlamına gelmez.
AfD’yi, Alman tarihinin en karanlık dönemleriyle rahatsız edici ilişkiler kuran, aşırıcı söylemlerden ve aşırıcı kadrolardan çekinmeyen bir parti olarak değerlendirmek gerekiyor.
Irkçı önyargıları yalnızca rakamlarla ve istatistiklerle ortadan kaldırmak mümkün olmayabilir.
Bunun yolu, demokratik değerlere sahip Almanlarla birlikte kararlı, örgütlü ve demokratik bir mücadeleden geçiyor.
Çünkü tarih bize gösteriyor: Irkçılık yalnızca hedef aldığı insanların değil, sonun




