Bilindiği gibi, yalan ve iftiraya dayalı bir kumpas girişimi olan “casusluk davası” iddianamesi açıklandı. Ortada tam bir fiyasko var. Öyle ki, “casusluk için yabancı bir ülkeye çalışmak gerekmiyor” diyecek kadar yasanın hem lafzına hem de ruhuna aykırı ifadelerin bulunduğu iddianame, tam anlamıyla yumurtasız omlet yapma girişiminde bulunuyor. Hukuku bir yana bırakan savcılık ve iktidar yargısı, casussuz bir casusluk davası açmak gibi bir işlemle, şapkadan fil çıkarmaya kalkışıyor.

İddianamede ortaya tek bir maddi kanıt ve gerçek anlamda bir tanık da koymuyor. Yorum, vehim ve varsayıma dayalı şekilde suç icat etmeye, “casusluk” fiilini yeniden tanımlayarak, bu ülkenin cumhuriyetçilerinin, yurtseverlerinin ve toplumcularının özgürlüklerini gasp etme fiilini örtmeye yelteniyor. Ortada ağır bir “hürriyeti ihlal” suçu var; hem de devlet gücünü kötüye kullanarak işlenmiş bir “suç” bu.

Peki, neden? İktidar yargısı ne yapmaya çalışıyor? Bu sorunun yanıtı açık; bu davalar üzerinden oluşturulacak içtihat ile adeta bir dikta hukuku oluşturulmak isteniyor. Kurmaya çalıştıkları, ama 23 yıldır bir türlü başaramadıkları; şimdi tarih, toplum ve hayat sıkışınca, panik halinde, hukuku zorladıkları bir rejim girişimi ile karşı karşıyayız.

AKP iktidarı, kurmaya çalıştığı İslamcı faşist bir rejimin yolunu açmaya çabalıyor. Anayasayı çiğneyerek, hukuku askıya alarak bu davalar üzerinden fiili bir durum yaratmaya çalışıyorlar. Yeni bir içtihat oluşturarak paralel bir hukuk kurmayı hedefliyorlar.

Bu bağlamda, benim de tutuklusu olduğum “casusluk” davası iddianamesi özel bir önem taşıyor. Çünkü hiçbir davada niyet bu açıklık ve pervasızlıkla ortaya konulmamıştı. Öyle ki, açıklanan 160 sayfalık iddianame ile demokratik bir hak olan siyaset yapmak, daha net bir ifadeyle, iktidar dışı siyasal ve felsefi bir tercih doğrultusunda faaliyet yürütmek yasaklanmak isteniyor. Erdoğan – AKP iktidarına muhalefet etmek “suç” sayılmaya kalkışılıyor. Devletin “güvenliği, iç ve dış siyasi yararları” ve “askeri çıkarları” ile AKP iktidarının çıkarlarını bir ve aynı şeymiş gibi sunuluyor. Adeta bir alt “ceza yasası” metni oluşturmaya çalışılıyor.

Ancak, davanın temelini oluşturan Hüseyin Gün isimli iş insanı, verdiği “etkin pişmanlıktan yararlanma” ifadesinde bile ne kendisinin “casus” olduğunu kabul ediyor ne de beni, Ekrem İmamoğlu ve Necati Özkan’ı suçluyor. Böyle olduğu halde, sanki ortada bir “itiraf” varmış gibi davranılıyor. Oysa böyle bir şey yok. Hüseyin Gün, “itirafçılık” diye nitelendirilen ifadesinde kimseyi suçlamıyor. Ancak yandaş medya, sanki tersi söz konusuymuş gibi yayın yapıyor. Sonuçta ortada, daha ilk adımda çöken bir kumpas bulunuyor. Bu net!
İşte bu kumpas davası ile adeta demokrasi askıya alınmaya, İslamcı faşist bir dikta rejiminin zemini oluşturulmaya kalkışılıyor. Amaç bu! İnanılır gibi değil ama, iddianamede aynen şöyle yazıyor:

“Tüm bilgi, belge ve açıklamalar ışığında siyasal casusluk suçunun, özellikle 2019 yerel seçimlerini manipüle etme suretiyle desteklenen Ekrem İmamoğlu’nun seçimi kazanması sağlanarak başta İstanbul olmak üzere, ülkemiz siyasetinde söz sahibi olmasının amaçlandığı ve bu amaç doğrultusunda faaliyetlerin gerçekleştirildiği anlaşılmıştır.” (İddianame, sayfa 159)
Şaka gibi değil mi? Siyaset yapmak, Erdoğan ve AKP’ye karşı seçimi kazanmak, ülke siyasetinde “söz sahibi”, yani iktidar olmayı istemek “suç” gibi sunuluyor. Erdoğan ve AKP için hak olan her şey, muhalefet için yasaklanmak isteniyor. Bu niyet hiç bu kadar açık ve pervasız şekilde ortaya konulmamıştı. Demokratik hak ve özgürlükler askıya alınmak ve adeta bir diktatörlük içtihadı oluşturmak isteniyor.

İddianamede ne hesabına çalışılan bir devlet ne de bir istihbarat örgütü var. İkisi de yok. Yani insanlar spor olsun diye, hobi niyetine, heyecanlı bir şeylerle ilgilenmek için “durun biraz casusluk yapalım” demişler sanki! Öyle ki, iddianamenin girişinde uzun uzun casusluk tanımı yapılmaya çalışılarak “yabancı devlet” ve “yabancı istihbarat örgütü” olmasa bile casusluk yapılabileceği anlatılmaya çalışılmış. Ama olmamış, kendilerini bile ikna edememiş olacaklar ki, döne döne aynı konuyu işlemeye çalışmışlar.

Özetle; kanıt yok, tanık yok, suçlama ve itiraf yok, yabancı devlet yok, yabancı istihbarat örgütü yok, ele geçirilen gizli bir askeri veya siyasi sır niteliğinde belge yok, dahası herhangi bir belge de yok, ama ortada casus var, iyi mi!

İKTİDARIN TELE1 KORKUSU

İktidar, siyasal İslamcı hareket fena halde Tele1’den korkuyordu. Hiçbir güç odağına, sermaye grubuna ve siyasal oluşuma bağlı değildi. Ancak, net felsefi ve entelektüel tercihleri vardı. Nitelikli ve ülkenin aydınlanmacı birikimini içeren bir yayın grubu, bir referans kanalıydı. Bu özelliğiyle oyun kurucuydu, muhalif medya alanında yön gösterici bir işlevi vardı. Tele1, bir okuldu. Neredeyse sektörde nitelikli kadro yetiştiren tek kuruluştu. Her alanda, kurum içi eğitim verilirdi. Arkadaşlarımız bilir, neredeyse “zorla” kitap okutur, mesleki ve teknik desteklerin yanında ve esas olarak siyaset, tarif, dış politika, ekonomi vs. dersler verirdik. Kadrolarımızın önemli bir bölümü (teknik dahil) Tele1’de yetişti. Tümü sektörde çok başarılı olacak, göreceksiniz.

Tele1’in asıl başarısı, o güne kadar yapılamayanı yapmaktı. İlk kez 'sol’da yer alan bir televizyon kuruluşu, çok pahalı olan bu sektörde, büyük medya ligine girerek medya kartelleriyle rekabet edecek bir başarıyı yakalamıştı. Tele1’e el konulduğunda, haber kanalları kategorisinde ilk beş içinde yer alan, 144 kişinin çalıştığı, İstanbul’daki merkez büro ve stüdyoların yanı sıra Ankara ve İzmir’de de güçlü büro/temsilcilik ve stüdyoları bulunan, YouTube kanalı olan, web sitesine her gün yüzbinlerce giriş yapılan, bütün sosyal medya alanlarında yayınları olan, ciddi bir piyasa borcu bulunmayan (vergi, RTÜK vb. dışında) büyük bir medya grubu haline gelmişti. Cumhuriyetçi, yurtsever, halktan yana, solda duran bir yayın çizgisi ile Tele1’in bu özelliklerinin yan yana gelmesi, saldırının asıl gerekçesini oluşturuyordu. Kurmak istedikleri rejimin önünde beni ve Tele1’i engel olarak gördükleri anlaşılıyordu.

Ayrıca, Kürt sorununa ilişkin yeni çözüm sürecinde dostça ve fakat sol ve cumhuriyetçi bir perspektiften eleştirel etkide bulunarak, yaygın erişime sahip bir medya kuruluşunu da susturmayı amaçlıyorlardı.

DEMOKRATİK BİR FİNANS MODELİ

İddianamede asıl kişi ve “casus” olduğu ileri sürülen Hüseyin Gün’ün bana (Tele1 için) para verdiği (10 bin Euro) ileri sürülüyor. Bu iddia kesinlikle doğru değil. Bırakın casusluğu, sözü edilen miktar Tele1’in aylık giderinin yüzde 3’ünü bile zor karşılayacak düzeyde. Kaldı ki zaten kuruma bağış yaptığını söylüyor.

Tele1 yola çıktığı zaman büyük mali zorluklarla boğuşarak ilerledi. Çünkü üzerinde iktidarın ağır bir mali baskısı ve kuşatması vardı. Televizyonların iki gelir kalemi vardır: biri reklam, ikincisi ise sponsorluktur. Bu durum sizi piyasa ve iktidara bağımlı hale getirir. Eğer arkanızda güçlü bir sermaye desteği yoksa, yola devam etmeniz imkansızdır. Güçlü sermaye grupları bile, başarısızlık halinde sürdürmekte zorlanır, hatta bir süre sonra çekilirler. Bu durumun birçok örneği vardır. Dipsiz bir kuyu gibidir.

İşte Tele1 bu açmazı ve zorluğu, geliştirdiği “izleyici sponsorluğu” modeli ile aştı. Biz izleyicilere çağrı yaparak, takip ettikleri kanala destek olmalarını, yani sponsor olmalarını istedik. Hesap numaralarımızı verip, açıklama kısmına “izleyici desteği” ya da “izleyici sponsorluğu ödemesi” yazılmasını istedik. Kanala gelip ödeme yapanlara da aynı yöntemle makbuzlar keserek kayıt altına alıp muhasebeleştirdik. Gelir vergilerini de ödedik. Maliye de bu modeli kabul etti çünkü yasal bakımdan firmalar sponsor olabildiği gibi, kişilerin olmasının önünde bir engel yoktu. Tümüyle yasal bir yöntemdi.

Biz mali kuşatmayı böyle aştık. Geniş bir izleyici kesimiyle buluşunca da reklam ambargosunu, özel sektörde kırdık. Bu yanıyla Tele1, dünyanın en demokratik ve halkçı finansman modeline sahip medya kuruluşlarından biridir. Belki de alanında tektir. Okurları tarafından finanse edilen gazeteler batıda var. Bunlar genellikle solda duran yayınlar. Sendikalar, okurlarını destekliyor, sol partiler sahip çıkıyor. Ancak bildiğim kadarıyla, aracısız şekilde izleyicileri ve dostları tarafından desteklenen bir TV yok. Biz belli bir miktarın üzerine çıkan bağışlarda ise kaynak araştırması yapmadan desteği kabul etmiyorduk. Teşekkür ederek geri çevirdiklerimiz oluyordu.
Daha sonra reklam ve sponsorluk gelirlerimizi profesyonel düzlemde artırınca izleyici sponsorluğu ikinci planda kaldı. Ancak, bu demokratik ve halkçı – toplumcu finansman modeli hep devam etti. Başarmıştık! Mali ambargoyu kırmış, reklam ablukasını aşmış, yeni bir izleyici kesimine ulaşmıştık. Tele1’i hem toplumun seçkin kesimleri (AB ve A+) hem de emekçileri izliyordu. Karar vericilerin referans kanalı haline gelmiştik. Tümüne teşekkür ediyorum.
Bu sırada Tele1 bağışçıları arasına Seher Alaçam adlı, yaşlıca bir iş insanı da katıldı. Yani, casusluk soruşturmasına temel oluşturan Hüseyin Gün’ün manevi annesi olan kişi. Ben gerçek annesi sanıyordum. Seher Hanım, 3-4 ay arayla kelimenin gerçek anlamıyla “ufak-tefek” destekler veriyor, arada bir kanalı ziyaret ediyordu. Atatürkçü – cumhuriyetçi bir iş kadınıydı. Ben Hüseyin Gün’ü 5-6 kez Seher Hanım’ın yanında görüp tanıştım. Ayaküstü gündeme ilişkin sohbetler yaptık ve aynı çerçevede 8-10 kez de mesajlaşmamız oldu. Bütün bunlar 4-5 yıllık bir sürede gerçekleşti. Mesajların tümü yayıncı – izleyici, gazeteci – okur/seyirci diyaloğunu aşmayan nitelikteydi. Hüseyin Gün genellikle iktidar ve CHP’den yakınıyor, ben de kısa nezaket yanıtları veriyordum, o kadar.

TELE1 VE BEN NASIL SUÇ İŞLEMİŞİM?

Seher Alaçam 2022’de bir kalp krizi sonucu vefat edince – ki ben Kovid olduğum için cenazesine gidememiştim – bir daha görüşemeyecektik, bağ da kesilecekti. Bütün ilişki bundan ibaretti. İktidar yargısı bundan bir “casusluk” davası icat etmeye çalışacaktı.
Güya ben Hüseyin Gün’ün talimatı ve Tele1 yayınları aracılığıyla 2019 23 Haziran seçimlerini manipüle ederek İmamoğlu’nun kazanmasını sağlamışım. Yine Tele1 yayınları aracılığıyla ve Gün’ün yönlendirmesiyle Kemal Kılıçdaroğlu’na karşı kampanya yürütüp algı operasyonu yaparak Özgür Özel’in seçilmesini de sağlamış oluyordum. Öyle ki, Kılıçdaroğlu ile yaptığımız canlı yayının bant çözümü bile iddianameye konulmuş. Yani bizim, İmamoğlu’nu seçimlerde desteklemiş ve bu yönde yayın yapmış olabileceğimiz, dahası, hangi nedenle olursa olsun böyle bir suçun bulunmadığı düşünlmemiş bile. Öyle ya, Erdoğan’a karşı muhalefet yapmak, seçim kazanmak, hatta siyaset ve demokrasi bile suç değil mi? Akıl dışı bir tablo söz konusu.
Peki diyelim ki böyle bir “suç” olsun, bu yönde kanıt var mı? Yok da yok. Yani talimat, ele geçen bir belge, kanıt ve tanık... Deli saçması gibi, ama yok!

Oysa, Türk Ceza Kanunu’nun casusluk suçunu düzenleyen 328. maddesi ve gerekçesi hiçbir yorum gerektirmeyecek kadar açık. Maddede şöyle deniyor:

“Madde 328, - (1) Devletin güvenliği, iç veya dış siyasal yararları bakımından, niteliği itibarıyla gizli kalması gereken bilgileri, siyasal veya askeri casusluk maksadıyla temin eden kimseye onbeş yıldan yirmi yıla kadar hapis cezası verilir.”
Bu maddenin gerekçesinde de bu bilgilerin yabancı bir devlet ve istihbarat örgütü adına ele geçirilmesinin, dahası “bu bilgi ve belgenin karşı tarafa aktarılmasının” arada “bir anlaşma” olmasa bile, şart olduğu belirtiliyor.

Peki, bu olayda ve dosyada bu yönde bir bulgu ya da bilgi var mı? Bu yönde bir kanıt söz konusu mu? Hayır, yok!

Ne var? Yeni düzenin, bir dikta rejimi girişiminin adeta hukuki yolunu ve zemini döşeme girişimi var.
Bu zulme Türkiye geçit vermeyecek!